Şimdi (Asena'dan)
Bugün izin günüm olduğu için poğaça ve açma yapıyordum. Kapı çalmıştı.
"Halaaaa, biz geldiiiik." dedi Burak elinde bir buket çiçekle.
"Hoşgeldiniiiz." dedim bende aynı enerjiyle.
"Geçin içeri, poğaça ve açma yaptım. Önce ellerinizi yıkayın ama," çocukların arkasından seslenirken yengemin içeri girmediğini gördüm. "Yengem, girsene."
"Yok canım, ben gideyim geç olmadan babam bekliyor." dedi hüzünle. Abim vefat edeli yıllar olmuştu ancak hala bizi görüyorken o geliyordu aklına ve üzülüyordu.
Defne de bir Albay kızıydı ancak babası emekli olmuştu. Babası 'benim kızım beni beklerken yeterince üzülüyor, şimdi bile isteye onu daha fazla üzemem' deyip vermemişti abime ve ona ya askerliği bırakmasını yada kızının peşini bırakmasını söylemişti. Abim de kapısına vurup kızını kaçırmaya geldim deyince Albay abimin ne kadar deli olduğunu anlayıp uğraştırmamıştı. Şimdi ise arkasından üzülenleri bırakıp isminin hakkını vermişti.
"İyi peki, ama konuşmak filan istersen çekinmeden gel. Hem daha Gül'le tanışmadın bile kaç ay oldu." Üstüne gitmiyordum çünkü onu daha da üzmek istemiyordum.
"Olur," dedi buruk bir tebessümle ve hemen arkasını döndü. Muhtemelen ağlayacaktı, ben görmeyeyim diye dönmüştü.
🐺
Çocuklarla televizyonun başında oturuyorduk. Burak çizgi filme bakıyordu, ben bulaşıkları yıkıyordum ve Aslı ise telefonuyla bir şeyler yapıyordu.
"Bir kaç saatliğine dışarı çıksam?"
"Çık ama nereye gideceksin ki, burası Ankara değil en fazla gezebileceğin yer aşağı sokaktaki çarşı."
"Yok ya öyle değil, hava almak için. Belki Gül yengeyi görmeye giderim hastaneye."
Birden Burak'ta ayaklandı, "abla, abla dedemin yanına gidelim miii?"
"Olmaz ablacım," dedi huzursuz bir şekilde.
"Neden olmaz, hem deden de sizi özlemişti."
"Şey için,"
"Ne için?"
"Gül yengeye gideceğim çünkü, onun yanında ne yapacak? Hem dışarısı tehlikeli benim gibi biri kendini koruyamıyorken onu mu koruyacak."
"Yanınıza birini ayarlayım mı?"
"Ben çıkıyorum bir kaç saate gelirim." dedi ve hızlı adımlarla çıktı. Burak'la arkasından baka kaldık.
Birden bir telefon geldi ve askeriyeye gitmem gerektiği söylendi, bende Burak'ı alıp çıktım.
Askeriyeye 5 dakika da varmıştım bile. Burak'ı diğerlerinin yanına bırakıp koridorda ilerliyordum hızlı hızlı. Köşeden dönerken birden karşıma dev bir şey çıktı ve o şeye çarpıp sarsıldım ardında kafamı yukarı bakıp ne olduğuna baktım. Sivil kıyafetli bir adam, o da askerdi ancak buradan değildi muhtemelen.
"Salak mısın? Dikkat etsene!" Ters ters çatık kaşlarla bana bakıyordu, aptal. Çatık kaşlarından doğru düzgün göremediğim gözlerini oyarım senin!
"Sen önüne bakmıyorsan benim suçum ne asker?" dedi tersler gibi. Askermiş ismimiz var herhalde.
"Ben önüme bakıyordum zaten, sen birden duvar gibi dikildin karşıma!" diye bende tersledim.
Asla çatık kaşlarını bozmamak suretiyle hiçbir şey olmamış gibi derin bir nefes çekip yanımdan geçerek ilerledi.
"Hey! Öylece karşıma dikilip ondan sonra beni tersleyip hiçbir şey olmamış gibi gidemezsin! Ben Asena komutanım tamam mı? Bir dahakine ona göre davran!" diye arkasından bağırdım, bağırdım da kime ne. Beyefendi hiçbir şey olmamış gibi devam etti.
Hızla toplantı odasına gittim. Herkes masanın etrafına toplanmış bir şeyler zırvalıyordu. Babam beni görünce, bu görüntüyü pek hoş karşılamadı. Ama dedem de vardı tabi, bir şey diyemedi. Kendisi yılların birikimiyle orgeneral olmuştu. Ercüment Akçay, dedem diye demiyorum ama isminde bile asalet vardı.
"Yerine geç asker," dedi babam ters bir şekilde, hala ayakta duran bana.
Yerime geçtim ve görevi anlattılar, bir gece kulübünde madde alışverişi yapılıyordu. Daha reşit olmayı bırak 10 yaşındaki çoçuklara veriyorlardı bu zıkkımları. Ve böyle basit bir görevi tabi babam yüzünden bize verilmişti.
"Üsteğmen Asena, bunca anlattıklarımdan sonra görevini anlamışsındır." dedi onca konuşmadan sonra dedem. Kimse bizim dede torun olduğumuzu bilmiyordu. Bizim tim hariçte kimse babamla, baba kız olduğumuzu bilmiyordu. Tuncay hariç tabi bizim bütün hayatımızı ezbere biliyordu.
"Emredersiniz komutanım." diyip ayağı kalkıp selamımı verip tam çıkıyordum ki, dedemin son sözleriyle durdum.
"Önce albayın odasına geç seninle konuşacaklarımız var." dedi sakin bir sesle. Bana böyle davranmaktan hoşlanmazdı ancak mecburdu. Eğer aile bağımız olduğu öğrenilirse torpilli olduğum düşünülürdü.
"Emredersiniz komutanım." dedim tekrar ve bu sefer çıktım odadan. Hemen babamın odasına gittim ve orada da Mert vardı.
"Senin ne işin var burada?" dedi çok sevdiğim abim!
"Asıl senin ne işin var? Beni dedem çağırdı."
"Time yeni biri gelicekmiş babamla bunu konuşacaktım."
"Akşama görev var sen niye toplantıya girmedin?"
"Biliyordum çünkü. Ama sen gitmiyorsun tabi!"
"Üf sus bi, sanki sen karar veriyormuşsun gibi konuşma. Dedem dedi ve üstelik bu sefer babam bile karışamaz!"
"Sana bu göreve gitmeyeceksin dedim Asena nokta."
"Bende gideceğim dedim Mert, sen benim hayatıma karışamazsın! Sen kimsin bana karışıyorsun? Kim olarak? Neyim olarak?" O sırada odanın kapısı açıldı ancak biz kavga ettiğimiz için dikkat etmedik.
"Abin olarak! Abin olarak karışıyorum ve karışmaya da devam edeceğim!"
"Ne abisi be? Ne abisi? Ne zaman abim oldun lan sen benim, ne zaman?" Resmen farkında olmadan bağırıyordum.
Tam sinirle çıkıp gidecektim ki arkamı döner dönmez dedem vardı. Bana şaşkınlıkla bakıyordu, onun tanıdığı balkızı değildi az önce gördüğü. O benim önceki halimi hatırlıyordu, her şeyin güzel olduğu zamanlardaki halimi.
Yanından geçtim ve oradan uzaklaştım. Arkamdan dedemin neden böyle olduğumu sorduğunu ve Mert ise sadece normal halim olduğunu söylediğini duydum. Evet kesin öyledir!