Asena'dan
Verdikleri şoktan dolayı vücudum halsiz düşmüştü ve yaralarım ağrımaya başlamıştı. Sonrasında beni tekrar yatağa almış ve düşük dozda ağrı kesici vermişlerdi.
"Eveeet! Turuncu kafa söyle bakalım sana ne yapmamı istersin?" diye bir soru yöneltti ancak gülüşünün altında yatan canavarın farkındaydım.
Az da olsa ağrı kesici ağrılarımı dindirmişti. Şu an yapabileceğim tek şey ise ters bakışlar atmaktı. Ellerim ve ayaklarım bağlanmış, bir sandalyeye oturtulmuştum.
"Ne istiyorsun benden manyak karı?!" Sorumla sadece küçümser bir bakış attı.
Sesimdeki nefret anlaşılmayacak gibi değildi. Şu bir kaç gündür çektiklerimin üzerinde bu bile az kalıyordu. Her boş vakit de kaçmaya çalışıyordum ve yakalanınca ise saldırmaya başlıyordum. Bana karşı gelemeyeceklerini anlayınca da iğneyle sakinleştirmeye çalışıyorlardı.
"Sevgilin hediyemi almıştır diye düşünüyorum. Bir arayalım mı?" diye sorup, toprak dolu pantolonundan tuşlu telefon çıkardı.
O sırada ise yanımda dikilen adama eliyle bir emir verdi. Ben daha başımı adama çevirip ne olduğunu anlamadan ayaklarımdaki düğümü yürümemi sağlayacak kadar açtı. Ardından beni kaldırıp, su dolu bir bidonun yanına getirdi. Başımı suyun içine sokacağını anladığımda ise karşı çıkmaya çalıştım ama zordu. Ağrı kesiciler beni halsiz bırakıyordu.
Ani bir şekilde daldırdı kafamı suya. Çıkmak için diretiyordum, ama onun ise hiç bırakmaya niyeti yoktu. Artık dayanamayacağımı anlayınca çıkardı kafamı. Bir kaç saniye sakinleşmemi bekleyip tekrar daldırdı. Bunu bir kaç kez daha yaparken, kadının telefonda konuştuğunu duydum. Sadece yüzümü sokuyordu ama sesler yine de hışırtılıydı.
"Pek kıymetli sevgilin...konuşacak halde değil ama..."
Başımı tekrar çıkartıp, bir havluyla yüzden sildi. Karşımdaki kadına nefret dolu bakışlar atarken, o bana telefonu uzattı.
Nefes nefese kalmıştım ama yine de Alp'e iyi olduğumu söylemem gerekiyordu. "A-Alp..."
"Asena! Güzelim! İyi misin bitanem?!" diyen sesinde hem endişe hemde korku vardı.
Ancak sonrasını ne duydum ne cevap verebildim. Tekrar kafamı daldırdı ve nefessiz kalana kadar öylece tuttu. Artık nefesimi tutamaz hale gelince, bıraktım. O an ciğerlerime kadar su dolduğunu hissettim. Burun deliklerim yanıyor ve boğazım ağrıyordu. Olduğum durumun farkında olmasına rağmen çıkarmadı ve gittikçe daha fazla su yutmaya başladım.
Saçımdan tutup geri çekti. Ben öksürüğümü dizginlemeye çalışırken, o da beni ellerimi çözüp ayrı ayrı yerlere bağladı.
Ayaklarım yere basmak ve basmamak arasındaydı. Bedenimi havada tutan ise bileklerime bağlı zincirler.
Ruh hastası kadın şeytani bir gülüşle karşıma dikildi. "Sevgilin aldığı hediyeden fazlasıyla memnun kalmış. Ayrıca sesimi duymak da ona iyi gelmiş."
Aramızdaki mesafe bir parmak kadardı, bende tüm gücümü toplayıp kafamla ona bir darbe indirdim. Burnuna denk gelmiş olacak ki elini hızla burnuna attı. Biraz tutup geri çektiğinde ise kan vardı.
Bu sefer ben, güçsüz de olsa bir kahkaha attım. O ise aniden dönüp eliyle en sertinden bir tokat attı. Yalan yok, acımıştı. Ama hayatımdaki acılara bakılırsa bu yanımdan sinek geçmesi gibi bir şeydi. Bu yüzden gülemeye devam ettim.
"Seni gebertirim! Anladın mı beni?!" dedi en tehditkar sesiyle. Şeytan diye boşa demiyordum!
Ani bir ruh değişimiyle kahkaha atmaya başladı. Ruh hastası! "Sevgilin bana istediğimi getirdiğinde ona küçük bir sürpriz bırakalım mı?"
Etrafımda dolanıp, arkama geçti ilk önce. Ardından üzerimdeki yeşil tişörtü ensemden iki eliyle tutarak yırttı. Bu boynumun acımasına neden olsada tepki vermemeye çalıştım.
Bir parmağının ucunu sırtımda gezdirmeye başladı. "Bir askere göre ne kadar da pürüzsüz! Sevgilin sana çok iyi bakmış desene!" diye saçma bir çıkarım da bulundu.
"Ne istiyordun benden manyak karı?!" diye sordum huylanıp kendimi öne iterek.
Birden saçımı kavrayıp kendine çekti. Nefesini kulağımın yanında hissediyordum. "Sevgilin, bana, benden sakınıp sana verdiği sevgiyi borçlu! Onun en zor zamanlarında yanında ben varken, ona destek olan benken, o tüm sevgisini sana veremez!"
Ne demeye çalıştığını anlamıyordum. Ama takıldığım tek yer onun zor zamanlarında ben varken, ona destek olan benken idi. Ne demek istiyordu? Bir geçmişleri mi vardı? Hoş, bizim Alp ile bunları konuşacak vaktimiz bile olmamıştı, neden şaşırıyorsam.
Adamlarından birine bir emir verdi. Asla sesli konuşmazdı onlara emir verirken. Elinde getirdiği kırbacı kadına verdi.
"Şimdiii, yapabileceğim en sert işkenceleri senin üzerinde denemekle başlayacağım! Hazır mısın şekerim?!" dedi ve ilk önce huzursuz olmamı sağlamak için kırbacı sakin bir şekilde sırtımda ilerletti.
Ardından sert bir darbe indirdiğinde acı bir çığlık attım, öne ittim kendimi ancak zordu. Ellerim havada asılı, kımıldayamıyordum. Bir tane daha indirdi diğerinin acısının geçmesini beklemeden. Her darbesinde sırtım yanıyordu ve engel olamıyordum.
İçimden sadece bir kaç kelime geçti. Çabuk gel.
Artık sırtım acıdan uyuşmaya başladığını hissettim. Ancak yanıklığı geçmiş değildi. Dayanamayordum ve bunun farkındaydı. Onun karşısında güçsüz durmayı istemiyordum ancak ona her saldırmaya çalıştığımda karşıma 10'a yakın adam saldığı için karşı gelemiyordum.
Artık kıvranmadığımı fark edince durdu. Etrafımdan dolaşıp tam karşıma geldi. Artık gücüm kalmadığı için başım öne düşmüştü. Zar zor kaldırıp iğrenç yüzüne baktım. Yanakları içine çökmüş, gözaltıları mosmor ve yüzü o kadar çökmüş ki yaşlanmış bir hali vardı.
"Bana ait olan sevgiyi çaldın sen! Ama merak etme, artık buna fırsatın olmayacak! Kendin topuklayarak kaçacaksın Alp'ten!"
Yüzüne dolu dolu tükürdüm. Bir kaç gündür sert ekmekten başka bir şey vermiyordu. Suyu ise kirlenmiş ve kıdem kıdemdi.
"Sen tam bir manyaksın!"
Bu sefer kenarda dikilmiş sopayı aldı. En sertinden bir darbe indirdi karnıma. Yaram olduğu için daha da acıdı. Bir darbe daha indirdiğinde dikişlerimin patladığını hissettim, öyle ki kanamaya başlamıştı. Hiç durmadan üst üste darbeler indirdi.
Ağzımdan da kan gelmeye başlamıştı. "Yet-yeter!" diyebildiğim tek şey buydu. Sesim kesik kesik çıkıyordu ama sertti.
Yine güldü, hem de en seslisinden. Ama umrumda değildi.
Ben türküm. Türk askeri. Korkacağım en son şey bile değildi bu insan bozuntuları. Onlar yara açarak canımızı yaktıklarını düşünseler de, biz o yaralara bakarak daha da güçleniyorduk.
Belki şu saniye şehit düşebilirim, ama en azından hayatım boyunca bu formayı taşımanın gururuyla gidecektim.
Diğer kültürler için asker olmak ve o formada bayrağını taşımak basit gelebilir. Ama Türk olmanın bile ayrı bir gururu vardı. Bir de o ülke için canını verecek olanlar biz için, güçten başka bir şey değildi bu.
Artık başım yavaş yavaş önüme düşüyordu. Tutamıyordum. Yavaş yavaş tükendiğini hissediyordum. Şu an beni kurtaracak tek kişi Alp idi.
Çabuk gel sevgilim, lütfen... Dayanamıyorum artık...
Başım artık önüme düşmüş, gözlerim kapanıyordu. Zorlayamıyordum bile. Gözlerimi açmaya çalışıyordum ancak nafile.
Tekrar geri çekildi. "Eveeet, gelelim ömrün boyunca unutamayacağın bir imza bırakmaya. Nasıl bir model istersin?" diyen sesi her zamanki gibi alaylıydı.
Arkama geçtiğini duydum. Gözlerim kapalı olduğu için sadece seslerle anlayabiliyordum. Sırtıma tekrar dokundu, ancak bu eli değildi. Soğuk ve keskin bir şeydi. Dokunduğu an vücudumun buz kestiği bir şey. Bıçak.
Aniden keskin bir acı hissetim. Asla tarif edemeyeceğim bir acı. Sırtımdan akan kanları hissedebiliyordum.
Kocaman kahkahasını duydum. "Çok güzel oldu! Bayıldım! Sevgilin de beğenecektir!"
Adım sesleri tekrar önüme geldiğinden yanaydı. Sert bir şekilde çenemi kavrayıp, kaldırdı. "O benim! Ne yaparsan yap, Alp benim! ANLADIN Mİ BENİ?!"
Gözlerimi bile açamadım. Her yerim sızlıyor, sırtım ise dayanılmaz halde ağrıyordu. Gerçekten ne vardı bunların arasında? Yoksa onu aldatmış mıydı? Benimle mi? Aklımda milyonlarca soru vardı. Ancak hiçbirine cevap veren yoktu.
"Geliyorlar! Eyşan, geliyorlar!" diye korkuyla pos bıyıklı adam girdi içeri.
"Kim geliyor? Kim benim şu an yaşadığım zevki bölmene neden olacak kadar önemli?!" diye ona çıkıştı. Adam az da irkilmişe benziyordu bu çıkışına, ama gelenler daha korkunç gelmiş olmalı.
"Onlar! Türk askerleri! Kızı almaya geldiler! Dedim sana bırakalım diye!"
"Demek pek kıymetli sevgilisini almaya geldi." Burada bir durdu. Sonra ise tekrar devam etti. "Neyse zaten bu da öldü gibi bi şey! Yürüyün gidiyoruz!"
Onlar odadan çıkar çıkmaz, silah sesleriyle doldu heryer. Gelmişti. Benim için. Peki bir açıklaması var mıydı? Bu olanları bir cevabı var mıydı?
Sesler daha da yaklaştı. Artık silah seslerinden ziyade konuşma sesleri geliyordu. Melihti bu. Ama ilk kez boş konuşmuyordu. Sesler mırıltı gibi geliyordu ancak anlaşılmayacak kadar değildi.
"Komutanım kadın yakalandı! Şimdi odaları kontrol ediyoruz!"
Odanın kapısı sert bir şekilde açıldı. Başım önüme düşmüş ve gözlerim kapalı olduğundan kim olduğunu bilmiyordum ancak tahmin edebiliyordum. Sesi en yakın olan Melihti.
"Kom-" dedi kesik kesik geliyordu sesi. Devamını getirmeye gücü yoktu belli ki.
"MELİH! NE OLDU?! BİR ŞEY Mİ OLMUŞ?! NE YAPMIŞLAR?!" diyen sesi mikrofondan dahi duyuluyordu.
Melih cevap vermedi. Ama arkasından gelen adım seslerine bakılırsa buna gerek yoktu.
"Ase.."
Ellerini yüzümde hissettim. Hızla ellerimi çözen ellerde vardı ancak hangileri kime ait olduğunu bilmiyordum. Bileklerim boşta kaldığı için bedenimi tutacak bir şey yoktu. Tam düşeceğim esnada yüzümdeki eller kollarımın altından tuttu beni ve düşmemi engelledi.
"Asena, Asena uyan güzelim!" Alnıma bir öpücük kondurduğunu hissettim ancak gözlerimi açamayacak kadar vücudumda bir ağırlık vardı.
"Yalvarırım uyan! Seni de kaybedemem!" Dudakları yanağıma değince aynı zamanda bir gözyaşı düstü.
Artık sesler de anlaşılmaz bir hal alıyordu. Hiçbir ses ve görüntü yoktu. Boşluğa düşmüş gibiydim. Koca bir boşluk...