Asena'dan
Sabah uyanır uyanmaz ilk işim hastaneye gitmek oldu. Daha dün uzun bir görevden döndüğümüz için bugün izinliydik. Herkes hastane odasına toplanmış hatta dışarıda bekleyenlerde vardı.
"Gül." dedim sakin sesle hepsinin arasından geçip.
O günden sonra onunla ilk konuşmamdı. Yorgun bir ifadesi vardı ama o yorgunluğuyla bile çok tatlıydı. Yanına yaklaşıp yanaklarını öptüm. Arkamda kalan beşiğe dönüp küçük Uraz'ı aldım kucağıma.
"Halası babasını affetmezse kucağına alamazmış." diye Mert'ın sesi geldi kulağıma. Arkamı döndüğümde o da yorgun duruyordu ancak bunca yorgunluğunun arasında mahcubiyet de vardı.
"Babası, halasının varlığının farkına varırsa halası ona hiç küsmemiş sayarmış." dedim kucağımda Uraz'la gözlerinin içine bakarak. O gün yaşananlar birikmişlikti ve şu an hiçbirine kızgın değildim.
Aslında ne kadar kavga etsek ve anlaşamaz görünsek de birbirimizden ayrı kalamıyorduk Mert'le.
"Komutanım!" diye son harfi uzatarak odaya Melih girdi. "Nerde lan benim yeğenim. Çekil!"
Herkesi iteleye iteleye girdi odaya. İlk önce odanın köşesindeki koltukta oturan Aslı'yla göz göze geldi sonra dikkat çekmemek için benim yanıma gelip kucağımdan aldı Uraz'ı.
"Oy maşallah amcasının paşasına. Nasıl da yakışıklı. Çok can yakar bu ha! Yengem çok şanslı, Mert komutanımın yakışıklılığı yetmiyormuş gibi bir de bu." Ballandırarak anlatıyordu ancak Melih'i azıcık tanıyan biri aslında içindeki sevgiyi dışına vurduğunu bilirdi.
"Bi çekil de bizde bakalım!" diye öne atıldı Salih. Ardından bizim timin hepsi doldu odaya.
Onlar çocuğu severken bende Mert'i ziyarete gelen Defne yengemin annesi ve babasıyla görüştüm; Zeynep teyze ve Abdullah amca.
"Vayyy küçük Kahraman. Ne yapıyorsun bakalım?" dedi Abdullah amca bana sarılırken. Hep abim gibi güçlü olduğumu söylerdi bana.
"Gonca gözlüm, bak sana poğaça yaptım en sevdiğinden." diye her zamanki gibi bir poşet dolusu poğaçayı elime tutuşturdu Zeynep teyze. Sonra ellerini yanaklarıma atıp sıkı sıkı öptü. Gonca gözlüm derdi bana hep çünkü gözlerim sadece yeşildi, tek ton yeşil.
"Teşekkür ederim Zeynep teyzem." dedim bende minnetle. Aynı anda da ikisinin de elini öpüp alnıma dokundurdum.
"Bana bak, o hayırsız baban nerede? Ne arıyor ne soruyor. Emekliliğe ayrıldım diye yüzümüze bakmaz mı oldu?" Ah bende bi bilsem Abdullah amcam ya.
"Bilmem ki, ben daha yeni geldim. Hem o pek böyle kalabalık yerlerde dolaşmaz." diye cevabını verdim.
Cevap verir vermez arkasından yaklaşan Alp komutanı gördüm. Her zamanki gibiydi; çatık kaşlı.
Abdullah amca sırıtarak bana baktığını gördüm göz ucuyla bende ona baktım ve yine aynı konuyu açacağını anlamam pek uzun sürmedi. "Söyle küçük hanım var mı birileri? Babandan çekiniyorsan bana söyleyebilirsin biliyorsun. Hem bende senin baban sayılırım, Defne benim için neyse sende o'sun." Biliyordum, hep öyleydi. Öyle ki annemin cenazesinden sonra onlarda kalmam için direttiler ama ben pek oralı olmadım.
Dağ ayısı ayılığından çıkıp yanımıza geldi. Selam verdi ilk önce.
"Vay vay vay, Alp sende mi buradasın?" dedi Abdullah amca. O hep abartılı konuşurdu zaten ve hiçbir konuyu ciddiye almazdı, hep şakaya vururdu.
"Öyle Albayım. Yeni görevlendirildim. Eee sizi hangi rüzgar attı buraya?" Bu adamın normal konuşabildiğini daha dün öğrenmişken bir de başkalarıyla konuşması bana çok fazlaydı. Ben şok. Ben iptal.
"Bizde Mert'in çocuğu olmuş onu görelim diye geldik. Mert benim şehit damadın kardeşi." dedi Alp'i daha da aydınlatmak için.
Ne kadar abimi süründürse de asla kızmıyordu ve pişman değildi evlenmelerine izin vermekte. Aksine gurur duyuyordu ama bir daha gelse aynı dünyaya bu durumu iki değil üç değil hiç düşünmeden reddederdi. Çünkü ne kadar gurur duyarsa duysun Defne onun tek çocuğuydu ve kör kütük aşıkken yarı yolda bırakılmak berbat bir histi.
"İyi yapmışsınız. Bende Üsteğmen Asena ile bir şey konuşacaktım." Pardon?! Nedir bu şey acaba. Ve ben mi yanlış duydum yoksa ismimi mi söylemişti?
İstemiyorum! Gelmiyorum! 'Yiyorsa desene."dedi içimden bir ses. Yok sağol canım ya ben almayayım.
Alp komutan gözlerime hadi der gibi bakınca bende mecburen peşinden gitmek zorundayım. Ama tabi öncesinde Abdullah amca ve Zeynep teyzeyle görüştüm. Peşinden ilerledim ve yine ani bir şekilde durdu ve ben yine sırtına yapıştım. Benim bu dalgınlığım sonuma getirmezdi umarım.
"Emredin komutanım." dedim hazır ol duruşuna geçerek.
"Boş ver şimdi emri komutanı, biraz daha iyi misin?" Allahım başımıza taşlar yağacak. Ne oluyordu ya? Ölüyor muydum ben? Yada dünden sonra kendini fazla kaptırmıştı. Bilemedim şimdi. Hem ne için iyi olacaktım?
Resmiyetle de olsa sordum aklımdaki milyonlarca sorunun arasından birini. "Ne için iyi miyim komutanım?" dediğimde başına omzuna eğmiş 'hadi ama' der gibi baktı.
"Dün babanla tartıştın ya onu soruyorum Kızıl Kurt." Sana mı kaldı derdi? Ne oluyordu bu adama böyle.
Aklımda hiç istemeyeceğim şeyler geliyordu. Hepsini arka plana attım ve ciddiyetimi bozmadım. Ne yani bir komutanın askeri de olsa arkadaşına 'yavrum' deyince etik olmuyor da onun bu yaptığı etik miydi?
"Bu konu kişisel hayatımla ilgili, bu yüzden bu konu hakkında size açıklama yapmak zorunda olduğumu sanmıyorum, ama yinede ilgilendiğiniz için teşekkür ederim." dediğimde yüzünde affalamış bir ifade vardı. Füze atsaydın Asena, sanki adam Genelkurmay başkanı. Gülmemek için zor tuttum kendimi. Konuşmayacağını anlayıp arkamı dönüp uzaklaştım. İşte adamı böyle yola getirirlerdi. Onun bana çektirdiklerinden sonra az bile yapıyordum.
Hiç umursamadan odaya ilerledim. Tim yarın akşama küçük bir eğlence planlıyordu.
"Olmaz! Ne o öyle, erkek erkeğe!" diye haklı bir isyanda bulundu Gül.
Aslı ise gözlerini kocaman ayırmış Melih'e uyarıcı bakışlar atıyordu. Aile ortamında anca bu kadar oluyordu sevgililik. Tabi Mert hala haberdar değildi bu konudan ve öğrendiği an kıyametin kopacağını da biliyordu bu olayı bilen herkes.
"Şey ya, ben gelmeyeyim. Siz gidin komutanım. Hem pek benlik değil böyle şeyler biliyorsunuz." dedi Melih Aslı'nın gazabına uğramamak adına. Kız çocuğu halaya çekermiş derler, iyi demişler. Yürü be Aslı'm.
"Merak etme yenge ben bunları tutarım. Ben varken ne yapabilirler ki?" dedi Koray, Gülü ikna etmeye çalışarak. Bu eğlence en çok onun işine geliyordu.
Gül 'yaa öyle mi' der gibi baktı. Ardından herkesin aklındaki soruyu sordu. "E peki seni kim tutacak Koraycığım?"
"Aşk olsun yengem! Ben öyle biri miyim?" diye sorduğunda herkes başını aşağı yukarı salladı. Koray bu cevapların ardından herkese tripli bakışlar attı.
Gül önce bir düşündü ve sonra hiçte makul olmayan bir öneri sundu. "Madem tim olarak eğleneceksiniz, Asena'da sizinle gelsin!" Yapma be gülüm, yakma beni. Ben ne edeyim bu eğlenceye aç köpekleri.
"Güzel bir öneri. Ancak ben hala anlamış değilim, neden bir bebeğin dünyaya gelişini kutluyoruz? Hadi tamam kutladık, bunu bebek için yapıyoruz, ee bebekle birlikte bir eğlence yapalım. Neden meyhaneye gidiyoruz?" diye mantıklı sorular yöneltti Bora.
"Boracığımm!" diye uyardı onu Koray. Asla iptal edilmesini istemiyordu.
"Lakabının adını veriyorsun ha, filozof!" dedi Talat.
"Talat? Hayatım, sende pek bi meraklısın meyhaneye gitmeye!" diye alttan alttan tehdit ediyordu Nazlı.
Önce bi bocaladı Talat, sonra ise olayı toparlamaya çalıştı. "Yok Nazlı yarim, hani Asena komutanım da gelecek ya sıkıntı olmaz diye düşündüm. Ama sen istemezsen gitmem tabi."
"Asena gitmek isterse gidersin, çünkü açıkçası ben hiçbirinize güvenmiyorum." dedi Nazlı ve odadaki eşi, sevgilisi olan herkes onayladı bunu. Ve çok şükür ki benim fikrimi de sormayı ihmal etmedi. "Asena, kuzum sen gitmek istiyor musun bunlarla?"
Hepsi mama bekleyen yavru köpek gibi gözlerini ayırmış bana yalvarıyordu. Eee tabi ben bu fırsatı kaçırır mıyım? Hayır tabi. "Tek bir şartla! Şu an aklımda hiçbir şey yok ama sizden bir şey istersem itiraz etmeden yerine getireceksiniz."
Hepsi senkronize bir şekilde arabalara konulan süs köpekleri gibi başını aşağı yukarı salladı. Aferin der gibi başımı aşağı eğdim. Ve yaptığım salaklığı şimdi fark ettim. Ben bunları mı tutacaktım yani. Neden bir insan düşünmeden cevap verirdi ki? Ben aklıma sıçayım. Ama burdan sonra dönüş yoktu.