İçeriğe geç

Kızıl Kurt

Bölüm 12 · 6 dk okuma

Kızıl Kurt

Bölüm 12

12. Bölüm

"Kılıç timi, 3 deyince saldırıyoruz." dedi ve bir kaç saniye bekledi, "3."

Silah sesleriyle birlikte odaya biri daldı. Kafasına bir tane sıkıp diğer odalara ilerledim. Ancak bizim ekibin kalabalığıyla pek kimse kalmamıştı ama aklımda sadece Hakim vardı. Yakalanmış mıydı? Sonunda annemin intikamını alacak mıydım?

"Komutanım, biri kayıp. Tahmin etmiş olmalı geleceğimizi ve hazırlıklı davranmış." dedi Bora.

"ALLAH KAHRETSİN, Bİ ADAMA SAHİP ÇIKAMADINIZ!" diye kükredim hepsine.

Sinirle çıktım evden. Helikoptere bindim ve sinirle beklemeye başladım.

"Sakin ol Akçay. Durumunu anlıyorum ama bu sinirini bizden çıkartman için bir neden değil. Sabırlı ol."

"Neye sakin olayım yüzbaşı? Ben yıllardır bu adamı yakalamaya çalışıyorum, bugün tam karşımdaydı ama ben yine sabırlı olmayı seçtim. Şimdi bana ne sakinliğinden bahsediyorsun?" Yüzüme baktı sonra tekrar kaşlarını çatıp geçti oturdu.

🐺

"Barodan avukat ayarlayın şunlara!" diye sert bir sesle emir verdi Kara komutan.

Biri çıktı bu emrin üzerine ve aradan beş dakika geçmeden geri geldi. Arkasında da bir avukat. Bu kadar çabuk bulması sinirlerimi bozmuştu.

"Ne bu saçmalık? Onun savunulacak bir tarafı yok! O adam benim annemi öldürenlerden, sen de bir kadın olarak nasıl onu savunabilirsin?" diye bağırdım ama nafile. İfadesiz haliyle sorgu odasına doğru ilerledi. Tam onu oradan çıkartmak için hışımla kalkmıştım ki yerimden Alp komutan beni tuttu.

"Dur! Eğer bö-"

"Durmayacağım! Bu saatten sonra kimse benden durmamı beklemesin! Kimse annemin katilini savunmayacak!" diye başladığı sözünü kestim. Bu durum onu sinirlendirmiş olacak ki kaşlarını daha derin çattı.

"Akçay, çık ve sakinleşene kadar buraya uğrama!" Sesini sertleştiriyordu ama altındaki hüzünü saklamak içindi, nedenini bilmesemde bana acıdığından olduğunu biliyordum.

Dediğini yapıp dışarı çıktım, hava kapkaranlık ama ayın ışığı sanki bütün geceyi aydınlatıyordu. Düşüncelerimi toparlamak için aklıma gelen ilk şarkıyı mırıldanmaya başladım.

"Gördünüz değil mi? Nasıl da dövdü herifi? Üfff harbi adam ha bu komutan." dedi Melih yanındaki Koray ve Asaf'a. Konuşarak oturduğum bankın etrafına geldiler.

"Harbi ya, bir derdi filan mı vardı ki?" diye sordu Asaf.

"Olabilir, bu olmasa bile başkası illa ki kuyruğuna basmıştır. Sonuçta ne asker, ne vatandaş diyor bu kansızlar, acımıyorlar." diye ilk defa mantıklı bir şey söyledi Melih.

"Asena komutanım, çok büyük bir şey kaçırdınız. Siz gittiniz ya, Alp komutanım içeri bi girdi, giriş o giriş anladık tabi biz bir şeyler yapacağını bu yüzden bütün kayıtları kapattık. Sonra herifi bir dövdü, öyle böyle değil. Bir sağdan bir soldan çaktı iyice. Üstelik avukat içerdeyken, ama sesini bile çıkarmadı bir kenarda oturdu izledi sadece." diye hevesli hevesli bana anlattı.

"Asena komutanım, yanlış anlamazsanız bir şey sorabilir miyim?" diye sordu Asaf.

"Sor." dedim sakince ama daha çok başımdan atmak ister gibi.

"Annenizin katilini bulmak için mi asker oldunuz?"

"Hayır, zaten babamdan dolayı istiyordum. Ama annemin olayından sonra emin oldum."

"Asena," diye Tuncay'ın sesi geldi kulağıma. Arkamı dönüp baktığımda, yüzündeki ifadeyle pek hoş haberlerle gelmediği belliydi.

"Murat amca seni çağırıyor. Sesinden de şeker verip başını okşamayacağı kesin." dedi benim için endişelenerek.

Başımı sallayarak onayladım. Askeriyeye vardığımda ise aklıma geri dönmek gibi bir fikir geldi ancak ayaklarım bende bağımsız ileri adımlar atıyordu. Babam karşımda ellerini arkadan bağlayıp askeriyenin önünde volta atıyordu ve gözleri alev saçıyordu. İçimden tekrar tekrar besmele çektim ve bir anlık gelen cesaretle beni farketebilmesi için bir kaç adım daha attım. Anında gördü ve gözlerinde hiç görmediğim kadar yoğun bir sinir vardı.

"SEN NE YAPTIĞINI SANIYORSUN ASENA! HANGİ HAKLA KOMUTANINA KARŞI GELİRSİN! SEN HİÇ Mİ AKILLANMAZSIN, HA! SEN NASIL BİRİ OLDUN BÖYLE?" diye nefret dolu sözlerle askeriyeyi sallayacak kadar güçlü bir sesle bağırdı.

"Özür di..." daha devam etmemi beklemeden sözümü kesti.

"DİLEME ÖZÜR FİLAN! SEN BENİM KIZIM OLAMAZSIN! NERDE BENİM ASENA'M!" Sözümü kesmesini beni sinirlendirmişken bu cümleleri daha da artırdı. Ve artık ne ben kendimi tuttum ne de cümleler sustu.

"GERÇEKTEN Mİ? BİR KIZIN OLDUĞUNU HATIRLAYABİLDİN Mİ GEÇEKTEN? BEN HEP AYNI KİŞİYİM, HALA AYNI ASENA! AMA SEN BENİM BABAM DEĞİLSİN! SEN ANNEMDEN SONRA ASLA BENİM BABAM OLMADIN!" Gözlerim yine durmayıp akmaya başlamıştı, umuyordum ki bu son yaşlarımdı. "Ben her gün seni aradım, her gün! Sen yoktun baba! Şimdi bana hesap sorma hakkını nereden buluyorsun? Soramazsın! Yeter artık, rahat bırak beni!" dedim az da olsa sakinleşerek. Gözlerinde ilk geldiğim andaki öfkesi değil de mahcubiyet vardı ancak çok geçti. Ben artık büyümüştüm ve yaşadıklarımı değiştirmek için artık çok geçti.

Arkamı dönüp ilerlemeye başladım. Onun olduğu tarafa bakmadan yürüdüm, nereye gittiğimi bilmiyordum ama gidiyordum.

Yoldan bir kamyon geçiyordu, onu durdurdum. Hopa'ya gittiğini söyleyince bende atladım. Buraya yarım saat 45 dakikalık yoldu.

Sahile indim, bir bankta oturdum ve deniz'i izlemeye başladım. Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum. Bir süre sonra yanıma bir bedenin yaklaştığını hissettim. Geçti sol tarafıma oturdu ancak dönüp bakma zahmetinde bulunmadım. Tanıdıktı, kokusundan anladım Alp komutan olduğunu.

"Ne işin var burada?" diye saçma bir soru yöneltti, asıl senin ne işin var demek vardı ama demedim.

"Şu an rütbeymiş, saygıymış umrumda değil Taşkıran. Rahat bırak beni!" dedim yüzüne bakarak ve kaşları yine çatıktı.

"Şu an yanında komutanın olarak bulunmuyorum, sonuçta ne görevde ne de askeriyedeyiz. Çok hırçınsın, sertsin ve öfkelisin." Önce bir durdu ve devam etti. "Ben seni kurtlara benzetiyorum en başından beri."

"Kurt? Bildiğimiz hayvan olan mı yoksa parazit olan mı?" diye sorduğumda ilk defa kahkaha attı. Evet bizim çatık kaşlı dağ ayımız kahkaha attı, tarihe yazılacak olaylar arasına girmeli bence.

"Hayvan olan, Bozkurt mesela." dedi kahkahası dinince. Ancak etrafta bir kaç insan bize baktığı için rahatsız olup tekrar çattı kaşlarını.

"Güzel bir benzetme ancak onunla olan ortak özelliklerim yok."

"Var aslında ama sen görmüyorsun. Savaşçılığın, savaş ruhun, özgürlüğün, hızın ve zekan yönünde çok ortak özelliğiniz var. Ve bilirsin Türkler soylarının oradan geldiğine inanır, tabi ne kadar doğru bilinmez ama bir şeye inandığın sürece onu yaşatırsın." dedi kendinden emin bir şekilde.

"Sen peki inanıyor musun buna?" Başını onaylar gibi salladı sadece.

"Neden, özel bir nedeni var mı?" diye sordum bu kez.

"Söylemem, o kadarı da bende kalsın. Büyüsü kaçar sonra." Düşünür gibi yaptı ve bir kaç kelime döküldü dudaklarından. "Kızıl Kurt."

"Saçlarımla dalga geçme!" diye yükseldim.

"Dalga geçmiyorum ki. Bu da senin hikayen olsun, Kızıl Kurt." dedi ve yüzüne baktım ciddi mi değil mi anlamak için ama o kadar ciddi duruyordu ki.

Hatta ilk defa dudaklarında samimi bir gülüş belirdi. Bunun üzerinde bende kendimi tutamayıp gülümsedim.

"Gel bak seni nereye götüreceğim." dedi ve kalkıp elini uzattı.

Yüzüne ne oluyor der gibi baktım. O ise başını sağa eğip hadi der gibi bakıyordu. Elini tutmadım ama yinede kalktım banktan.

İlerlemeye başladık, daha çok ben onu takip ediyordum. Biraz daha ilerledik sahilde ve karşımızda balık ekmek satan adama seslendi.

"Usta, bize iki tane hamsi ekmek ve yanına da ayran."

Yüzüne gerçekten mi der gibi bakınca ne var der gibi sağ sola salladı başını.

"Sahile kadar inip hamsi balık yemeden dönersen şu yanında gördüğün koskoca Karadeniz'e ayıp olur."

"Karadenizli misin?" diye sordum merakımdan.

"Evet Rize, yani baba tarafı öyle. Annem Şırnak."

"Şırnak ve Rize, birbirine çok uzak şehirler. Annenle baban nasıl tanıştılar ki?" diye sordum ancak bu durumdan rahatsız olmuş gibi kaşlarını daha derin çatıp bakışlarını deniz'e çevirdi. "Bu soruyu sormadım say." diye kapattım konuyu.

Bir süre sessiz kaldık ve ekmekler gelince yemeğe başladık. Aradaki sessizliği bozan o oldu.

"Murat Albay, babanmış. Bu durumda Ercüment komutan deden oluyor sanırım." dedi birden.

"Evet. İnanır mısın ilk defa bu durumu sen fark ettin. Yani dedem konusunu."

"Bu güzel bir şey, en azından senin hayatınla değil ama işleriyle ilgileniyorlar." dedi.

Sanki hayatından bir düzen eksikliği varmış gibi her şeye düzen vermeye çalışıyordu.

Yemeğimizi bitirdikten sonra sahilde biraz daha dolaştık.

"Elma şekeri!" deyip el çırpmaya başladım çocuk gibi ve Alp'in şaşkın ifadesiyle durumu açıklama gereği duydum. "En son yediğimde 11 yaşındaydım ve annem yapmıştı. Yaparken elini yaktığı için babam bir daha yapmasına izin vermemişti. O günden beri tadı damağımda."

Önce bir baktı ve gidip adama 200'lük kağıt para verdi ve sadece bir tane aldı. Yok artık.

"Neden o kadar paraya bir tane aldın?"

"Sen istiyorsun diye." dedi ve düzeltti. "Yani bir tek sen yiyeceksin ya ondan."

Bölüm sonu

1 yorum