Dağın başındaki, ormanlık bir alanın ortasındaki bir evin etrafını sarmış durumdaydık.
O akşam yemeğinin üzerinden bir hafta geçmişti ve ben hiçbiriyle ne iletişim kurdum ne de göz teması. Mert ise bu sefer gelmemişti göreve, uzun bir görev olduğu için. Gül 7. ayına basmıştı ancak yavaş yavaş küçük sancıları vardı, bu yüzden onunla birlikte kalmak istiyordu.
Bizde, timle birlikte Hakim denen şerefsizin evinin etrafını sarmış durumdaydık. Evde patlayıcı madde üretimi vardı. Bir haftadır giren çıkanı kontrol ediyor ve ona göre onları bitirmek için bekliyorduk.
"Alp komutanım?" diye bilmem kaçıncı sorusunu sordu mikrofondan Melih.
"Ne var?"
"Hangi takımı tutuyorsunuz?"
"Herkes bitti bir ben mi kaldım lan, geveze?" diye bizim ayıcık cırladı mikrofona.
"Ama komutanım sizde beni anlayın, günlerdir buradayız ve hiçbir değişiklik yok. Bende doğal olarak konuşacak kimse bulamıyorum. Hadi şimdi söyleyin hangi takımlısınız?" Kara böcük derin bir nefes verip sanki sinirden mikrofonu çiğneyecekmiş gibi cevap verdi.
"Galatasaray!" İyi en azından insani alışkanlıkları varmış, takım tutmak gibi.
"Vayyyy, adamın dibisiniz komutanım."
"Hayatınızda biri var mı komutanım?" diye Melih'in yerine geçti Koray.
"Yok, bu konularda sen daha tecrübelisin."
"Aa, aşk olsun komutanım. Hem ülkemizde güzel bayanlar olması ve kendilerini benim gibi cazibeli birine layık görüyor olmaları benim sorunum değil ki."
"Bayan değil kadın!" diye yükseldim.
"Kusura bakmayın Asena komutanım, kadın." diye düzeltti kendini. Ardından da kısık bir sesle söylendi. "Asena komutan ne zamandan beri feminist?"
"Asena komutanım, sizin hayatınızda biri var mı?" diye bana sordu Melih bu sefer.
"Sen istersen bana bulaşma Melih! Malum bazı konuları unutmuş değilim."
"Hangi konular bu?" dedi tedirgin ama bi o kadar da cevabından korkmayan bir sesle.
"Ela gözlü Aslı, sana bir şeyler hatırlatıyor mu?" dediğimde ses gelmedi. Hatırladı tabi. Bende bu işin sonunu bırakacak değildim. Bize ne çektirdiyse bende o kadar çektirecektim. Ama önce askeriyeye dönmemiz gerekti.
"Bence bu bir evetti." dedi Asaf gülüşünü bastırmaya çalışarak.
"Asaf, kaşınma len! Uçarım sana şuradan görürsün!" diye cevap verdi Melih.
"Özür dilerim komutanım."
"Talat komutanım, sizin Nazlı yarinizle nasıl gidiyor? Bir şey dedi mi Nazlı yenge saçlara?" diye yeni bir soru yöneltti Melih.
"Diyecek bir şey yok! Askerse saçını kestirmeli, ki eğer bunu kabul etmiyorsa kendine başka birini bulsun yada Talat meslek değiştirsin!" dedi odun kafalı Kara komutan.
"Yok bir şey demedi zaten komutanım, hatta yakışmış dedi. Melih, sende sus biraz, valla bizim başımız şişti ama sen bi yorulmadın." diye cevabını verdi Talat.
"Aynen, Aslı sana nasıl katlanıyor merak ettim doğrusu." diye araya girdi Bora.
"Bora KOMUTANIM. Aslı konusunu açmasak mı acaba?" Komutanım kelimesinin üstüne basa basa söylemişti çünkü Kara komutan baya tembihlemişti herkesi aradaki rütbe konusunda. Onlar yakın arkadaşlardı ama bazen bizle bile rütbe koymazlardı araya, bizim iznimizle tabi.
Aynı beni Tuncay konusunda uyardığı gibi. Neymiş efendim o benim üst rütbemmiş ona saygılı olacakmışım, o da bana 'yavrum' demekten vazgeçicekmiş. Dışardan gören olsa kıskanıyor der ama herif manyak, her şey olması gerektiği gibi olmalı. Bazen ortada bir kahve bardağı kaldığında bile boş boş gerginlik yaratıyor. Takıntılı manyak. Ben bazen ev fazla toplu olunca bile dağıtıyorum, herif kahve bardağına takıyor.
"Tamam, yeter bu kadar gevezelik! İlerden araba yaklaşıyor. Akçay, sende. Planladığımız gibi, hadi!" dedi yüzbaşı.
Göreve gelmeden önce olurda bir hata yaparsak diye ben onlar gibi giyinip onların arasına karışacaktım. Ancak şu an hata yaptığımızdan değil içerde olanlarla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak amaçlı. Uzaktaki araba yaklaşmadan üstümü değiştirdim ve eve doğru yürüdüm. Evin yakınındaki bir ağacın arkasına saklandım. Araç bir kaç metre uzağıma durdu. Şoför koltuğundan biri indi ve koşup diğer tarafta arkada oturan elemana kapıyı açtı. O sırada da sürücü koltuğunun arkasındaki kapıdan biri çıktı. Onun kapısını açmadığına göre önemsiz biri olduğunu düşünerek onu hedef aldım.
Arkasından sessizce yaklaşıp, silahımı ensesine geçirdim. Anında bayıldı, bu onu bir süre idare ederdi. Daha ne olduğunu anlamayan şoförün ve arabadan inen ibnenin yanına geçtim. Önce şoförü, bir elimi çenesine ve bir elimi başına yerleştirip seri bir şekilde sağ sola çevirdim. Ondan sonra onun tam önündeki herifin boynuna kolumu bağladım ve ağzını elimle tuttum. Diğer elimle ise başına silahı dayadım. Arkamdaki çimen seslerini duyunca bizim ekip olduğunu anladım.
"Aferin Akçay. Şimdi şunların yerine geçip içeri sız." Oldu yüzbaşı, başka emrin? Akçay diyor bir de, herifin ismimle bir sorunu vardı.
Kapıyı çaldım ve elinde tüfekli biri açtı kapıyı.
"Seni göndermişlerdir?" dedi bozuk Türkçesiyle. Başımı sallayarak cevap verdim. "Pekte güzelmişsindir. Geç içeri."
Cibilliyetini s- neyse bunlar için hanımefendiliğimi bozamazdım. Dediği gibi içeri geçtim, karşımda bir hol, sağ ve sol taraflarında ise bir kaç kapı vardı. Küçük bir evdi zaten.
"Bu kızı mı yolladı anca o ibne? Ne hal edecektir ha bu?" dedi Hakim.
"Ben bilmem, bana birini gönderirim demiştir, herhalde budur?" dedi bana kapıyı açan herif.
Tam karşımdaydı, tam arkasındaydım. Annemin katili buydu ancak hep kaçtığı için hiçbir köşeye sıkıştıramamıştım. Şu an ise tam önümde bana laf atıyordu. Birden içimden bir ses 'siktir et askerliği, öldür gitsin. Yoksa için soğumayacak' diyordu ama bir yandan da 'sakin ol, eğer ona daha iyi bir ceza vermek istiyorsan soğuk kanlı ol' diyordu. Durmalıydım, ne kadar amacıma ulaşmış olsamda mesleğim daha önemliydi. Bu yüzden de durdum.
Anneme çok benziyordum bu yüzden saçımı geçici boya spreyiyle boyamıştım ve yeşil gözlerime kahverengi lens taktığım için beni tanıyamamıştı.
Önündeki parçalarla uğraştığı için yüzünü görmüyordum. Ama cevap olarak kafa sallamıştı.
"E ağam ne edelim biz bunu?" dedi başka bir borazan sesli herif.
"Yapacak bir şey yoktur, götürün ne yapacaksa yapsın." dedi tok bir sesle hala arkası dönük şekilde Hakim.
O odadan çıktık başka bir odaya ilerliyorduk. Yandan bana iğrenç bakışlar atıyorken adımı sordu.
"Dilhan." diye aklıma gelen ilk ismi söyledim.
Özel kuvvet askeri olmak demek bir yönden de yaratıcılığını konuşturmak demektir. Bunu çok değerli Asena Akçay kişisi söylemiştir. Ve daha bir çokta kuralı var tabi.
"İsminde güzelmiştir ha. Seni Azad yollamıştır?" Yine kafa sallayarak cevap verdim. Fazla dikkat çekmemem gerekiyordu.
Odanın içine girdiğimizde ise değişik kimyasallar filan vardı. "Aha burdadır bütün eşyalar, et ne edeceksen."
Galiba dışarıda kapısı açılan kişi, bunlara patlayıcıları yapacak adamdı.
"Olur ama sen burda böyle dikilirsen ben nasıl ederim, rahatımı bozarsın." diye onlara ayak uydurmaya çalıştım. Yine o iğrenç bakışlarını kuşandı ancak benim ona olan bakışlarımdan dolayı arkasını dönüp çıktı odadan.
"İçerideyim Taşkıran, bi 10 kişi gibilerdi kapıda dikilenlerle birlikte. Ha birde Hakim'de burada bu yüzden çok dikkatli olun, sakın onu kaçırmayın!" O madem bana soyadımla sesleniyordu, bende aynısını yapacaktım. Sonuçta bunda saygısızlık yoktu. Kulağımdaki küçük mikrofondan bilgi geçtikten sonra onay geldi ve bende silahımı kuşanıp ateş emrini bekledim.