Bana atılan işleri bitirip eve geçtim. Kapının önüne geldiğimde evden bir sürü insan sesi geliyordu. Ben gerçekten sıyırdım galiba.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde ev gerçekten de insan doluydu. Herkes vardı. Bir tek babam eksikti, hiç şaşırmamıştım. Annem vefat edeli bir gün bile bizim yanımızda durmamıştı. Onun için sadece annem varken vardık, annem gitti ve biz yokuz artık.
Yengem ve Gül sohbet ederken hem yemeği hazırlayıp hemde sofrayı kuruyorlardı, Burak televizyon izliyor, Mert balkonda sigara içiyor ve Mete de Aslıyla uğraşıyordu; saçını çekip 'senin saçların peruk' deyip çıldırtıyordu. Her şey çok normal gibi görünüyordu ama hiçte normal değildi.
Bir gerçek vardı; ben bu evde yalnızlığa mahkum edilmiştim. Ama herkes normalmiş gibi davranıyordu.
"Kuzum geldin mi? Geç elini yıka, yada bir duş al belki rahatlarsın." dedi Gül hemen.
Hiçbir şey demeden geçtim banyoya, yıkadım elimi yüzümü. Geri döndüğümde herkes masaya oturmuştu bile. Masada ise fazladan dedem ile babaannem vardı. Herkes buradaydı.
Bende geçip oturdum sakince, ama içim buruktu. Neydi bu? Bugünü mü buldulardı? Annemle abimi görmeye gittiğim gün mü?
Artık yemeğe başlanmıştı, hepsi bir ağızdan bir şeyler diyor, aralarında konuşuyorlardı. Ama ben hiçbirini duymuyordum, bütün sesler boğuk geliyordu. Birden dedemin sesi geldi kulağıma, beni çağırıyordu.
"Asena, Asena kızım. Yesene yemeğini." Sözleriyle başımı kaldırıp ona baktım. Gülümsedi. Derin bir sessizlik çöktü ortama, herkesin bakışı bende ve tedirgindi.
Yavaşça ayağı kalktım. İki elimle de masa örtüsüne tuttum sakince. Hızla kendime çektiğimde ise her şey yere düşmüş, tabaklar parçalanmış, bardaklar kırılmış ve yemekler ziyan olmuştu. Hepsi tedirginlikle ayağa fırladı.
"Asena! Manyak mısın, ne yaptığını sanıyorsun? Ya birine bir şey olsaydı?" diye alıştığım gibi fırça çekti Mert.
Burak korkup yengeme sarıldı ve Mete de beni az da olsa tek anlayan kişi olarak gözleri dolmuştu bile.
"Nasıl... nasıl yapıyorsunuz her şey normalmiş gibi davranmayı?" Önce derin bir nefes aldım ve içimi dökmeye başladım. "Bunlar size normal mi geliyor gerçekten? Bilmem farkında mısınız ama biz böyle değiliz! Biz normal bir aile değiliz ve hiçbir zaman olmadık! Bu evde hiçbir zaman bu kadar insan olmadı! Ben vardım bir tek, yalnız başıma! Hepiniz gittiniz ama ben tek kaldım." Devam etmemi beklemeden sözüm kesildi.
"Kimsenin seni yalnız bıraktığı yok." dedi Mert kendinden emin bir şekilde.
"Öyle mi? Peki söyle o zaman. Annem vefat ettiğinde neredeydin Mert? Ben söyleyeyim belki hatırlamazsın, her gece sarhoş olup sabahın köründe dönüyordun eve. Dede? Utanma, tamam oğulun bizi bıraktı ama sen hiç mi demedin benim torunlarım var diye. Demeye dilim dönmüyor, düşün o kadar tiksiniyorum senden babaanne, ama sen neredeydin? Durun onu da ben cevaplayayım. Cenaze için gelen komşulara annemin karalayıp 'iyi oldu, zaten benim oğluma göre değildi. Ben ona daha iyisini bulurum' diye daha helvası kavurulmamış annemin arkasından konuşuyordun. Ya annem sana ne yaptı, ha? Melek gibi bir kadın, bir yüzüne gülümsesen senin için bin bir çeşit dua eder. Sen neredeydin peki yenge? Yüzüne vurmak için söylemiyorum ama sen çocukların için de yoktun. Ben baktım onlara, doğurdun günün akşamında getirdin kapıma Burak'ı. Ben baktım hepinize, benim annem öldü ama ben daha yasını tutamadan sizi ayakta tutmaya çalıştım." Durup nefesimi verdim, gözyaşlarım artık durmuyordu ki durmasına da gerek yoktu. Hepsi bana acıyan gözlerle bakıyordu. "Bakmayın bana öyle! Beni siz bıraktınız, ben sizin yüzünüzden yalnız kaldım! Gittiniz hepiniz! Her sabah Mert'i ben aldım kapıdan, akşamına daha ayılamadan tekrar gidiyordu. Mete yemediğinden hastalandı, ben onu hastaneye götürdüm. Her gece başında durdum. Aslı gizli gizli alıyordu odasında, ben gidip onu teselli ettim. Burak her gün babasını sordu, diyemedim annen daha iyi bilir ona sor çünkü annesi onu düşünemeyecek kadar kötüydü. Ben her şeyi yaptım bu anı tekrar yaşamak için ama hiçbiriniz oralı olmadınız. Hiçbiriniz demediniz bu kızın da annesi öldü ama herkesi ayakta tutmak için soğuk kanlı davranıyor diye. Şimdi de sizin elde etmeye çalıştığınız bu mutlu aile ortamını ben mahvediyordum. Kimse bir daha benim evimde, bu masada yemek yemeyecek!" dedim ve bu sözlerimin üzerine çıkıp gittim.
Apartmanın kapısından adımımı atar atmaz Tuncay'ın arabadan indiğini gördüm. Onu umursamadan hızla yürümeye başladım. O beni görmüştü tabi, hızla arkamdan koşturuyordu.
"Asena, dur bi! Ne bu acele?"
"Bırak peşimi Tuncay!"
"Olmaz buraya bak bi!" dedi ve bir kaç adımı koşarak kolumdan tuttu ve kendine çevirdi.
"Ne var, ne? Bırak diyordum, neyini anlamıyorsun?" diye bağırdım sokak ortasında.
"Bir sıkıntın var belli ki anlat, anlat da kurtul. Çünkü içindeki bir yangın var asla dinmiyor ve o büyüdükçe içinde tutamıyorsun ve etrafa saçıyorsun. Derdin mi var? Anlat derman olayım. Bir sorun mu var? Söyle çözüm bulayım. Ama bu böyle olmaz."
"Gerçekten bir çözüm bulacak mısın? Bundan emin misin? İyi peki o zaman bana annemi getir! Getir ki artık omuzlarındaki bütün yük kalksın, getir ki başımı yaslayabileceğim bir omuz olsun, getir ki akşam sıcak anne yemeği yiyebileyim, getir ki derdim olduğunda anne diyebileyim, getir ki her görev sonrası o yalnız kaldığım eve döndüğümde biri olsun, getir ki yaşamam için bir nedenim olsun. Benim sorunumu çözecek olan bu! Çünkü ben artık gerçekten yoruldum. Herkesin arkasını toplamaktan, herkese teselli vermekten, iyi olmadığım halde gülümsemekten gerçekten yoruldum. İnsanlar beni burnunu silecek bir mendil gibi görüyor, kullanıp kenara atıyorlar. Bıktım bundan! Herkesten bıktım! Yeter artık benimde bir canım var!"
"Ben seni çok iyi anlıyorum."
"Sen beni hiç anlamıyorsun Tuncay! Sen beni anlayamazsın! Neden biliyor musun? Çünkü sen anneni kaybetmedin, çünkü senin ailen dağılmadı!"
Ona bağırmamı yadırgamadı. Önce bir gözlerime baktı ve bana kocaman sarıldı. Boşaydı, acım dinmeyecekti. Olmazdı çünkü dediğim gibi anneme ihtiyacım vardı.

