Sayfalar ilerledikçe hikaye beni kendine doğru çekti ve bende ona yakınlaştım. Her cümle, aceleye gelmemek için yazılmış gibiydi. Durmamı satırların arasında tekrar tekrar dolaşmamı sağlayacak bir havası vardı. Ve ben cümleleri tekrar tekrar okurken her bir kelimesi beni daha çok etkiledi.
Alex’ in zevkinin iyi olduğu, açıkça söylenmese bile hissediliyordu. Seçtiği kitap, sesini yükseltmiyor, kendini kanıtlama ihtiyacı duymuyordu. Anlaşılmayı bekliyor, sessizliğini koruyordu. Bu sessizlikte bir incelik vardı.
Kitabı okurken içimde öyküye karşı hafif bir yakınlık oluştu. Sanki sayfaların arasına, fark edilmeden bırakılmış bir iz vardı.
Gözlerimi bir kez daha sayfada dolaştırırken gözlerim Arthur’un soyadında da kilitlendi. Blackthorne. Bu ismi ikinci bir yerde duyduğuma adım kadar eminim. Ya da sadece saçmalıyordum.
Kapının gıcırdamasıyla belki de o gün ilk kez gözlerimi kitaptan ayırdım ve kapıya baktım. Hava çoktan kararmıştı. Alex! Hava kararınca geri geleceğini söylemişti. Olduğum yerde doğrulmaya çalışırken açık kapıdan son bir kez dışarı baktı. Kapıyı ise ancak kimse olmadığını anladığın da kapattı.
Onun hakkında bilmediğim çok şey vardı ama bilinmezlik içinde göklerin bana uzattığı tek dal O’ydu.
“Ellie?”
“Hm?”
Gözleri kulübede beni bulduğunda hafifçe gülümsedi. Yanıma da ki tabureye gelmeden önce sönmek üzere olan şömineye birkaç odun daha attı. Odanın soğumakta olan sıcaklığı hafifçe dalgalanınca ancak üşüdüğümü anlayabilmiştim. Yanıma oturduğunda önce sehpaya baktı. Tüm gün sadece bir dilim ekmek yemiştim. Dün akşam ki iştahım kaybolduğu yerden çıkmaya pek niyeti yok gibi. Bana ters bir bakış attıktan sonra saçlarındaki karı silkeledi. Yere düşen karalar sadece saniyeler sonra küçük bir su birikintisi yapmıştı bile.
“Kar devam ediyor mu?”
“Hayır. Aptal kuşun biri ağacı kafama silkeledi.”
Yukarda sanki tekrar bir kuş varmış gibi ters bir bakış attığında kıkırdadım. Olmayan bir kuşa bakış atmıştı. Ben gülünmeye başlayınca benimle beraber oda güldü. Sonunda sakinleştiğimizde konuşmaya çalıştım.
“Kitap güzelmiş.”
Kucağımdaki kitaba baktığında dudakları burukça gülümsedi. Belki de onun için özel bir anlamı vardı.
“Öyledir. Halk efsanelerinden biri. Çoğu kişi efsane olduğunu düşünse de buna inanmak içimden gelmiyor. Küçükken hayal mayal hatırlasam da annem bana okurdu.”
Gözlerine çöken hüzün aslında her şeyi anlatıyordu.
Ortamın gergin havasından rahatsız olmuş gibi çantasından küçük metal bir kap çıkardı. Kapağını açtığından içinde küçük ancak bir dilim ekmek kadar olan bir hamur işi vardı. Üstü daha önce görmediğim şekilde kabuğumsu duruyordu. Şüpheyle daha yakından baktım. Ne kadar hafızam olmasa da neyin ne olduğunu biliyordum ancak bunu ilk kez görüyordum. Şaşkınlığımı gören Alex hafifçe kıkırdadıktan sonra beni aydınlattı.
“ Bu şey bir Ay çöreği. Sarayda çok sık bulunur.”
Ay çöreği. Kurt gibi acıkmıştım. Hızlıca iki ay çöreğinden birini aldım. Ağzıma attığımda yumuşak biçimde dağıldı. Ne tatlı ne de tuzsuzdu. Yumuşaktı sadece. İkinci lokmayı henüz ilk lokmamı bitirmeden ağzıma tıkmaya çalıştım. İki yanağımda sincap gibi şişmişti şimdi. Zar zor ağzımı oynatmaya çalıştığımda Alex bana gülmeye başladı. Ağzım boş olsa bende bu halime gülerdim ama ay çöreği’nin tadı gerçekten de yediğim en iyi şeydi. Alexin kahkahalarının dinmesi ve benim ay çöreğini yutmam dakikalarımızı aldı.
“Bir dahaki sefere daha çok getireyim. Anlaşılan çok sevdin. Hatta bazen içine reçel koydukları olur. Burda da biraz çorba ve bezelye var. ”
Başımı evet anlamında salladığımda diğer yemekleride yemeye başladım. Kucağımdaki kitabı sehpaya koymaya çalışırken Alexin çizimi sehpadan aşağı düştü. Alex uzanıp tekrar koyduğunda resmi bir kere daha incelemek için elime aldım. Uzun dalgalı saçlarım yastığın üzerinde dalgalanmıştı. Her baktığımda beni daha çok etkisi altına almıştı. Gözlerimi resimden ayırmak bile zor gelirdi bana.
“Çok güzel çizmişsin.”
Kafamı çizimden kaldırıp ona baktığımda yüzündeki koca tebessüm her söyleyeceği kelime yerine geçebilirdi.
“Ama bir dahakine beni uyurken izleme olur mu?”
Utanarak başını sallaması çok tatlıydı.
“ Mesleğim yüzünden pek vaktim olmuyor. Ama beğenmene sevindim.”
Bana yemek getirmişti, kurtarmıştı, sohbet etmişti ve evine almıştı. Bütün bunlar ne içindi? İyiliğinin karşılığını neyle ödeyecektim? Sonuçta kimse tanımadığı bir kıza böyle iyi davranmazdı.
“Alex?”
“Hm?”
Bir kez daha yutkunduktan sonra cesaretimi toplayıp konuşmaya başladım. Gerilmem ne kadar anlamlıysa bir o kadar anlamsızdı.
“ Neden beni kurtardın? Ya da neden bu kadar iyi davranıyorsun? Kimse tanımadığı birine böyle yaklaşmaz. Ortada mantıklı bir sebep olmalı. Merak mı? Vicdan mı? Yoksa sadece o an öyle gerektiğini düşündüğün için mi? Yanlış anlama… minnetarım. Ama insanlar genelde kendini düşünür. Ama sen düşünmedin. Neden?”
Sorularımı beklemediğini bir kör ve sağır bile anlayabilirdi. Belki de hiç sormamalıydım. Ah tanrım ne kadarda kabayım! Birkaç dakika boyunca sadece aramızda geçen sessizliğin sesi vardı. Sadece birkaç dakika geçtiğinden emin olsam bile sanki saatler geçmişti. Sonunda sessizliği bozan o oldu.
“ Belki de sandığın kadar çok bencil insan yoktur bu dünyada. Ya da belki de sandığın gibi biri değilimdir.”
Eğer sandığım gibi biri değilse kimdi o?
**********
Gece yarısı olduğunda Ellie çoktan uykuya dalmıştı. Alex’in ise tek düşündüğü Ellie’nin sorusuydu.
Sahi, neden yapıyordu bunu?
Düşünceleri ona sorularını yanıtsız bırakıyordu. Belki de sadece kaderdi. Aslında ona neden güvendiğini bile bilmiyordu. Belki de tehlikeli biriydi, onu kandırmış sadece kulübeye sızmıştı.
Kafasının içindeki ses yine mi onu kandırmıştı?
Küçükken de en çok acıyı bu yüzden çekmemiş miydi zaten ? Her saniye kendinden ve lanetinden daha çok nefret ediyordu. Olmamalıydı. Büyüden nefret edilen bir krallıkta büyünün kalbi atmamalıydı.
Daha fazla kulübede kalamazdı, saraya dönmezse yakında onun için endişelenilir ve yaygara kopardı. Ayrıca babası henüz ölmüşken yönetmesi gereken ülkeyi ihmal edemezdi.
