İçeriğe geç

Kızıl Kehanet

Bölüm 3 · 7 dk okuma

Kızıl Kehanet

Bölüm 3

2. Bölüm

Gözlerim sıcaklığı kaybolmamış kulübeye açılmıştı. Camdan sızan güneş ışığı göz kapaklarıma düşüyor, beni uyanmaya davet ediyordu. Ne kadar sıcak yatağın içinde gözlerim kapalı beklemek cezbetse de güneş ışığı artık rahatsız etmişti. Gözlerim zar zor aralanırken pencereden yağan karın görüntüsü tekrar beni karşıladı. Kar taneleri hemen bir diğerinin üstüne düşüyor ve döngü tekrar tekrar kendini tekrar ediyordu.

Bir anlığına nerde olduğumu anlayamadan afallayarak etrafa bakındım. Tabi ya Alex’in kulübesi! Kafamı pencereden diğer tarafa çevirdim. Alex dün akşam kar fırtınası yüzünden burada kalmış, kanepede uyumuştu. Ve ondan geriye kalan battaniye ve yastık hiç bozulmamış gibi öylece duruyordu. Saraya geri mi dönmüştü?

Hemen yanı başımdaki sehpaya baktığımda üzerinde küçük bir tabak, bardak ve kitap vardı. Kitabın üzerinde ise katlanarak küçültülmüş minik not benim açmam için bekliyordu. Tabak ve kitaba göz ucuyla baktıktan sonra hafifçe doğrulup elimi nota uzattım.

‘Uyandığında odanın bu tarafının biraz fazla sessiz geldiğini fark etmiş olabilirsin. Merak etme, kaçmadım. Sadece görevim yüzünden saraya uğramam gerekiyor. Güneş battıktan sonra geri döneceğim.

Bu arada sen yatağında kal, olur mu? Kendini zorlamanı hiç istemiyorum. “İyiyim” deyip kalkmaya çalıştığını şimdiden tahmin edebiliyorum ama bugünlük buna gerek yok. Dinlenmek de bir şey yapmaktır, bunu unutma.

Şimdi küçük ama önemli bir ricam var: Ben gelene kadar kendini öldürmeye çalışma. Evet, kulağa garip geliyor farkındayım. Şaka yapıyorum. Ama yine de dikkatli ol, tamam mı?

Yanındaki sehpaya ekmek ve peynir bıraktım. Gurme bir kahvaltı değil ama aç kalmaman için yeterli. Kulübe uzun süredir kullanılmıyor o nedenle şimdilik bunlar var akşam erzak getireceğim.

Canın sıkılırsa kitaba göz at. Kırmızı ciltli olanı özellikle öneriyorum. Tüm gün tavana bakmaktansa kitapla oyalanmanın sana daha çok yakışacağını düşündüm.

Ben dönene kadar burada takıl.

Ölme.’

Not burada bitiyordu. Arkasını çevirdiğimde boş kağıt görmeyi beklemem beni yanıltmıştı. Ben uyurken beni çizmişti. Üstelik çok güzel gözüküyordu. Ellerim saçlarıma dolanmış, vücudum cenin pozisyonu almıştı. Camdan ufak ufak yağan kar taneleri sükunetle yere iniyordu.

Aslında uyurken bana bakması biraz garipti ancak bu güzel resim çok hoşuma gitti. (yazar notu: çizim için bölüm sonuna bakabilirsiniz.) Tekrar sehpaya döndüğümde ekmeklerden birini ve kırmızı ciltli kitabı aldım. Kapağa kazınmış harfler oldukça otantik bir hava katıyordu. Kızıl Kehanet. Hem bana bu kadar aşina gelen hem de bu kadar uzak hissettiren kelime içimdeki merakı körüklemişti. Belki de kayıp geçmişimde bir yere sahipti. Kapağını hızlıca açıp ilk sayfayı okumaya başladığımda kelimeler ve ben bu dünyadan soyutlandık.

*********

Pek de uzak olmayan bir diyarda; haritaların unuttuğu, takvimlerin henüz icat edilmediği bir zamanda, insan soyunun kaderi sessizce çürüyordu. Günler birbirine benziyor, geceler sabaha varmadan bitiyordu. Açlık bir söylenti değil, evlerin içindeki daimi misafirdi. Göğe bakanlar cevap alamıyor, toprağa eğilenler karşılık bulamıyordu. Ve kimse bilmiyordu: Bu sessizlik bir sınav mıydı, yoksa bir unutuluş mu? Gökler yağmur yağdırmayalı aylar olmuştu ve kalan besinlerde zaten halka zar zor yetiyordu.

Sonra göklerde bir kırılma oldu.

Ne yıldız kaydı ne de şimşek düştü. Görünmeyen bir yerde, insanın aklının ulaşamayacağı bir diyarda, dört insan evladı doğdu. Aynı nefesi taşıyorlardı ama aynı gölgeye sahip değillerdi. Zaman onlar için farklı aktı; günler değil yıllar geçti üzerlerinden. Sessizce büyüdüler. Öğrendiler. Beklediler. Ve nihayet dünyaya baktıklarında, insanın hâlâ ayakta durduğunu ama içten içe çöktüğünü gördüler.

Doğayla aralarındaki bağ baştan kurulmadı. Öğretilmedi. Sadece oldu.

En küçüğü, adını söylemeden suyu hatırlattı dünyaya. Önce ince bir serinlik gibi dolaştı taşların arasında. Sonra akmayı öğrendi. İnsanlar onun geldiğini önce rüyalarında fark etti; dudaklarında tuzlu bir tat, avuçlarında geçici bir ferahlık. Ardından nehirler doğdu, göller yerini buldu. Su, ona karşı koymadı. Çünkü yönünü sormayı bilen tek varlık oydu.

Bir diğeri, toprağa dokundu ama bastığı yer yeşermedi hemen. Bekledi. Zamanı tanıdı. Sabırla kök saldı. İnsanlar ilk filizi gördüğünde bunun bir armağan mı yoksa bir borç mu olduğunu anlayamadı. Buğday baş verdi, ekinler dalgalandı. Açlık geri çekildi ama tamamen gitmedi; sanki çağrılacağı günü bekliyordu.

Rüzgâr, bir başkasının ardından geldi. Önce sadece varlığı hissedildi. Kapılar kendi kendine gıcırdadı, perdeler sebepsizce kıpırdadı. Sonra mevsimler yer değiştirmeyi öğrendi. Değirmenler dönmeye başladı ama kimse onları iten eli görmedi. Hava, bazen taşıyıcı, bazen yıkıcıydı; kararlarını kimseye açıklamadı.

Ve en sonuncusu… ateş. Önce küçük, zararsız bir ışıktı. Korkutmuyordu. Isıtıyordu. İnsanlar ona yaklaşmayı öğrendi ama sınırını öğrenmedi. Ateş büyüdü, göğe uzandı. Güneş, o büyümenin hatırasıydı belki de. Işık geldi ama beraberinde gölgeyi de getirdi.

Uzun bir süre—kimse saymadı ne kadar—insanlar sustu. Minnetlerini adlara döktüler, adları efsaneye. Ama efsaneler eskidikçe, sorular keskinleşti.

İnsanlar artık nimetleri değil, kaynağını istiyordu.

Gözlerini bencillik bürümüştü. Her biri dört kardeşten nefret etmiş, onlara kıskançlık gütmüştü. Bir zamanlar diz çöktükleri varlıkları artık engel olarak görüyorlardı. Minnet, yerini hak iddiasına bırakmıştı. Kardeşler bu değişimi sessizce izledi. Verdikleri nimetlerin artık korunmadığını, değerinin bilinmediğini gördüler.

Suya bakıp susuzluklarını değil, onu yöneten iradeyi düşündüler. Toprağı kazarken bereketi değil, buyruğu aradılar. Rüzgâr estiğinde diz çökmek yerine, onu dizginlemenin yollarını fısıldaştılar. Ateşe yaklaştıklarında ısınmayı değil, yakabilmeyi istediler.

“Biz de yapabiliriz,” dediler.

“Biz de taşıyabiliriz.”

“Biz de tanrı olabiliriz.”

Bu sözler gizli kalmadı. Geceleri ateş başlarında söylendi, gündüzleri tapınak duvarlarına kazındı. Kardeşlerin isimleri artık dua değil, anahtar gibiydi. Onların gücü bölünebilir sanıldı. Çalınabilir. Aktarılabilir.

Ve işte o an, dört kardeş ilk kez korkuyu tanıdı.

İnsanlardan değil,

İnsanın neye dönüşebileceğinden.

Suyun sahibi olan, suyun boğabileceğini biliyordu.

Toprağı uyandıran, toprağın mezar olabileceğini.

Havayı yöneten, nefesin kesilebileceğini.

Ateşi taşıyan, ateşin merhametsizliğini.

Kardeşler nimetlerini geri çekti. Onlardan intikam almışlardı bir nevi. Güçlerini tutmaya devam ederlerse, insanların onu parçalayacağını anladılar. Ve parçalanan güç, dünyayı ayakta tutmazdı.

Yemin, öfkeyle ve kinle edildi.

Sessizlikle edildi.

Artık güç isteyenlere güç verilmeyecekti.

‘Bundan sonra gelen hiçbir tanrı size merhamet göstermesin.

Su sizi kendi kanınızda boğsun.

Toprak bereketini sizden saklasın.

Hava sizi ya yakarak ya da dondurarak sınasın.

Ve ateş… sizi arındırmak yerine yaksın.’

Yemin tamamlandığında gökyüzünde ElemantilanTakım Yıldızından dört yıldız birden silindi. Gök kararmadı, yer sarsılmadı; ama düzen değişti.

Asırlar geçti.

Her bir asırda, yeni bir tanrı yeryüzüne indi. Onlar kardeşlerin yemini devam ettirdiler. Ta ki son nesle kadar… Lilith, Arven, Vivilyan ve Kael… Dünyayı gördüler: yaralı, dengesiz ve korku içinde. İnsanları bu hâlde bırakmayı vicdanlarına sığdıramadılar.

Bu yüzden güçlerini saklamadılar.

Tanrılar, güçlerini iyi niyetle insanlara açtı. Öğretmek istediler. Yük paylaşmak istediler. İnsanlar acı çekmesin diye kudretlerini bölüştüler. Her biri inanıyordu: bu kez farklı olacak.

İnsanlar, tanrılar kadar güçlü olamasalar da ellerine geçen kudretle dünyayı şekillendirmeye başladı. Nehirler yön değiştirdi, dağlar yarıldı. Başlangıçta her şey iyiydi. Toprak ürün verdi, şehirler büyüdü, hastalıklar azaldı.

Tanrılar bunu umut sandı.

Fakat zamanla güç, amaç olmaktan çıktı; araç hâline geldi. Sonra araç da yetmedi. İnsanlar gücü birbirine karşı kullanmaya başladı. Tanrılar bunu gördüğünde çoktan geç kalınmıştı.

Yine de yardım etmeyi sürdürdüler. Ve artık güç yalnız tanrılara değil tanrı ve mitlere aitti

Her felaketten sonra yaraları sardılar. Her yanlış karardan sonra dengeyi kurmaya çalıştılar. İnsanların hatayı öğreneceğine inandılar. Ama insanlar öğrenmedi; sadece daha fazlasını istedi.

Zaman ilerledikçe tanrılara olan bağlılık zayıfladı. Onlar yol gösterici olmaktan çıktı, rakip olarak görülmeye başlandı. İnsanlar birbirine üstünlüğünü kanıtlamak istiyordu. Bunun için buldukları yol, en canicesi oldu.

Savaş.

Savaş, bir savunma değil; bir ölçüydü artık. Kim daha güçlüydü, kim daha çok yıkabiliyordu… İnsanlığın gözü hiçbir zaman doymadı. Güç arttıkça korku arttı. Korku arttıkça şiddet büyüdü.

Sonunda tanrılar sustu.

Ne lanet ettiler ne de hesap sordular. Sadece gitmeyi seçtiler. Sessizce dünyadan çekildiler. Lilith canının son damlasında şunu düşündü, keşke… keşke bir şansım diye olsaydı. Halbuki zaten sahip olduğunu hatırladı Ardından gökler kapandı, tanrısal güçler geri alındı. Dünya ilk kez tamamen insanlara ve mitlere kaldı.

Asırlar içinde insanlar, güce sahip olanlardan, mitlerden korkmaya başladı. Çünkü, artık gökler güçlerini bazı mitlerden almıştı. İçten içe herkes aynı soruyu taşıyordu: “Ya o güç bana karşı kullanılırsa?”

Daha sonrasında onlar ortaya çıktı. Venetorlar*. Güçleri olan herkesten nefret etmeye başladılar. Ve onların liderleri Arthur B. ve meclisi birlikte bir ordu kurdular. Tanrıların ve onların soylarının kökünü kazıyacaklardı.

Venetor*: latince avcı anlamına gelir

Bebek yaştakiler bile bağışlanmadı. Çünkü korku, artık merhametten güçlüydü. Kıskançlık, sevgiden hızlı yayılıyordu. Anneler bile evlatlarına kıydı.

Arthur ve meclisi zamanla diyarın en güçlü kralığını kurdular. Venathria.

Ve o günden sonra bir daha hiçbir tanrının yeryüzüne inmediği söylenir.

Ama bazıları hâlâ gökyüzüne bakar.

Belki bir yıldız geri döner diye.

Bölüm sonu

6 yorum