İçeriğe geç

Kızıl Kehanet

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Kızıl Kehanet

Bölüm 2

1. Bölüm

Pencerenin kenarından süzülen rüzgârın çıkardığı o ince ses, kulağımı nazikçe okşadı. Sanki geçmişten kalma huzurlu bir anı fısıldıyordu; tanıdık ama tam olarak hatırlayamadığım bir his gibi. Odanın içi garip bir dinginlikle doluydu, hava bile sakin kokuyordu. Fakat bu kırılgan güzellik uzun sürmedi. İçimde, tam karın boşluğumda yükselen ani bir acı, o anı paramparça etti. Varlığını inkâr edemeyeceğim kadar gerçekti; sanki bedenim bana sessizce ama ısrarla yaralı olduğumu söylüyordu Göz kapaklarım ağırdı, açılmak istemiyor gibiydi. Yine de kendimi zorladım. Kirpiklerim titreyerek aralandığında gördüğüm ilk şey, pencerenin ardında usul usul yağan karlardı. Pamuk kadar beyaz, neredeyse kusursuzdular. Sessizce süzülüyor, alttaki kar tabakasının üzerine konarken hiçbir iz bırakmıyorlardı. Zaman durmuş gibiydi; kar yağıyor ama dünya nefesini tutmuş gibi bekliyordu. Neredeydim ben? Bulunduğum yer, hatırladığım son yer değildi. Aklımda kalan son görüntü çok daha soğuk, çok daha yalnızdı. Bir ağacın altındaydım. Yüzüme kar yağıyordu ve ben hareketsizce yatıyordum. O an, ölümün sessizliğini kabullendiğimi hatırlıyorum. Büyük bir korku yoktu; sadece bitkin bir teslimiyet. Kimsenin beni bulamayacağını, bedenimin karın altında kaybolacağını düşünmüştüm. Orada, o ağacın altında, sessizce öleceğime emindim. Ama öyle olmamıştı. Şimdi buradaydım. Sıcak bir odada. Yaralarım sarılmıştı. Demek ki biri beni bulmuştu. Beni oradan almış, hayata tutunmam için bir şeyler yapmıştı. Bu düşünce bile zihnimde yabancı duruyordu. Peki neden oradaydım? Neden ölecek kadar yaralanmıştım? Kim beni bu hale getirmişti? Sorular zihnimde yankılandı ama hiçbiri bir cevap bulamadı. Ne kadar zorlasam da… hayır, hatırlayamıyordum. Hafızam boşluklarla doluydu. Geçmişim, sisin ardında kalmış bir yol gibiydi. Hatırladığım tek şey, o ağacın altında beklediğim sessiz ölümdü. Tekrar tekrar denedim. Zihnimi zorladım, anıların kapısını aralamaya çalıştım. Ama her seferinde karşıma aynı şey çıktı: puslu, soğuk ve geçit vermeyen bir duvar. Ardında ne olduğunu bilmediğim, ama ulaşamadığım bir duvar. Ve ben, o duvarın önünde, hiçbir şey hatırlamadan duruyordum.

Yavaşça doğrulmaya çalıştım. Karnımdaki yara sızım sızım sızlıyordu. Hafifde olsa oturmayı başarınca etrafa bakınmaya çalıştım. Küçük tek odalı bir kulübeydi burası. Üzerinde yattığım yatak dışında bir tanede koltuk vardı. Koltuğun hemen karşısında küçük şömine çorba kaynatıyordu. Kulübenin huzurlu kokusu ondan geliyordu demek ki. Koltuğun arka çaprazındaki masada biri oturup çorba içiyordu.

Bir saniye. O kimdi? Adamı baştan aşağı süzdüm. Gömleğinde kan lekeleri göze batıyordu, siyah saçlarının arasında beyaz teller boy gösteriyor ve bal rengi gözleri bana bakıyordu. Gözleriyle beni şöyle bir süzdü. Beni o mu kurtarmıştı? Gömleğindeki kan lekeleri kimindi bilmiyorum ama hayra alamet olmadığı kesindi. Dudaklarını aramızdaki sesizliği bozmak istercesine araladı.

“Uyanmışsın.”

İçime ılık ılık işleyen bir korku vardı. Ne demeliydim, evet, teşekkür ederim? Kafamı onaylarcasına hafifçe salladım. Adam oldukça gençti. Ayağa kalkıp birkaç büyük adımda küçük kulübeyi aşıp baş ucumdaki sandalyeye oturdu. Sandalye hafifçe gıcırdasada aldırış etmedi. Artık doğrudan bana bakıyordu. Boğazımın kan yüzünden metalik bir tada sahip olması ve acıdığını konuşmaya çalıştığımda anladım.

“sen… sende kimsin?”

Sesim tahmin ettiğimden çok daha kısık çıkıyormuş.

“Bunu benim sana sormam gerekmez mi? Sonuçta ormanda bir başına yaralı olan sensin. Mesela bana adını söyleyerek büyük bir iyilik yapabilirsin”

Tanımadığım birine adımı söyliyeceğimi düşünüyorsa bu garip adam çok yanılıyordu.

“ öncelikle seni tanımıyorum, ve ben tanımadığım kişilere adımı söylemem.”

Genç adam hafifçe başıyla bana hak verir gibi onayladı. Birazcık utanmıştı sanırım.

“ haklısın önce kendimi tanıtmamakla kabalık ettim. Ben Alex. Alex Blackthorne. Artık tanıştığımıza göre bana adını söyliyebileceğini umuyorum. Sonrada belki neden fırtına vakti ormanda olduğunu.”

Bilsem söylerdim ama bende bilmiyorum Alex Blackthorne.

“ Ellie. Ellie Everheart. Tanıştığımza memnun oldum bay Alex Blackthorne.”

İmkanım el verdiğince elim ona uzatmaya çalıştım. Elimi tutup tokalaştı. Anlamadığım bir şekilde biraz şaşırmış gözüküyordu. El tokalaşmanın neyi garipti ki?

“Pekala Ellie. Sabah ormanda dolaşmaya çıkmıştım ama çok geçmeden gökler senden yanaymış ki seninle karşılaştım. Yaralıydın ve seni orda bırakmak göz göre göre cinayet işlemekten farksız olurdu. Karın boşluğundan hançerlenmişsin. Şuan üzerinde sargı var. Birkaç gün çok zorlama. Peki neden ormandaydın? ”

Hafızanızı kaybettiğinizi bir insana nasıl açıklardınız ki? Yani öylece durup ben kafa travması geçirdim o yüzden hafızam yok demek fazla garip durmaz mıydı? Ayrıca karın boşluğumdaki sızının nedeninide öğrenmiştim. Gözlerim bir süre dalgın bir biçimde üzerime örtülü battaniyede dolaştı. Sonunda sesizliği bozan o oldu.

“tamam pekala şimdilik anlatma. Zaten seni zorlayamam ama hazır olunca anlatırsan iyi olur. Şimdi tanışma faslını atlatığımıza göre sıcak çorba var. Karnın aç mı?”

Beni zorlamaması hoşuma gitmişti. Geçmişi ne kadar hatırlamasamda vücudum günlerdir yemek yememiş gibiydi. Belkide gerçekten öyleydi. Çorbanın hafif kokusu zaten hali hazırda iştahımı açmıştı. Kafamı onaylarcasına hafifçe salladım. Masaya gitmek için hafifçe ayaklanmaya çalıştığımda karın sargılarım iğrenç derecede acımaya başlamıştı. Elim ile karnımı tuttum.

“hey yavaş ol. Sargı tekrar açılırsa kapatmamız zor olur. Sen bekle ben sana getiriyim.”

Sesinde belli belirsiz bir şefkat vardı. Elimi karnımdan indirip oturmaya çalıştığımda çoktan çorba katmaya gitmişti. Geri geldiğinde ben yine aynı pozusyonda oturmayı başarmıştım. Küçük tepside bir dilim ekmek bir tas çorba ve kaşık vardı. Kucağıma bırakınca daha önce hiç düşünmediğim bir şüphe içimi doldurdu. Ya zehirliyse? Bir süre çorbayı kaşıkla karıştırdım bu sırada alexde yanımdaki sandalyede kendi çorbasını içiyordu. Alex beni anlamış olacak ki kendi kaşığıyla çorbamdan bir kaşık aldı.

“Bak gördün mü zehirli değil. Seni öldürmek gibi bir niyetim olsaydı seni hiç kurtarmazdım.”

Hafifçe utanarak başımı salladım. Çorbanın ilk kaşığını ağzıma aldığımda oldukça lezzetli olduğunu fark ettim. Domates çorbasıydı ancak normalden farklı bir lezzetliydi. Çorbayı son damlasına kadar bitirdiğimde henüz yarısını içmiş olan alex bana şaşkın gözlerle bakıyordu. Onun bu haline hafifçe kıkırdayıp kaseyi kenara bıraktım.

“Hani bana sormuştun ya neden ordaydım. Ben… kafamı ağaca çarpmışım, yani sanırım. Hiçbir şey bilimiyorum ne beni yaralayanı ne de ondan öncesini.”

Alexin bu yanıtı beklemediği her halinden belliydi. Çorbasını ben ona açıklama yapana kadar çoktan bitirmiş ve kenara koymuştu. O an hala üzerindeki kan izlerini sormadığımı fark ettim. Ayrıca renkli saçları ona farklı bir çekicilik katmıştı.

“Yani şimdi diyorsun ki seni yaralyan kimseyi yada daha öncesini bilmiyorsun.”

“Evet.”

“Peki gidecek yerin var mı?”

Bunu daha önce düşünmemiştim. Ama hayır gidecek yerim yoktu. Belki beni bekleyen bir ailem yada arkadaşlarım vardı. Ama hiç biri zihnimin puslu duvarlarını aşamamıştı. Peki nerede kalıcaktım? Sonuçta evim, yuvam var mıydı onu bile bilmiyordum… Kafamı hayır anlamında sallamaktan başka seçeneğim yoktu. Alex bir süre bir şeyi tartar gibi durup düşündü ve karar verdiğinde konuşmaya başladı.

“Sana işimi söylememiştim. Muhafızım ben. Sarayda. Saray kışlasında yaşıyorum. Burayı kullanmadığım için satışa sunucaktım. Eğer istersen burada kalabilirsin en azından hafızan gelene kadar. Senin gibi bir hanımefendiyi bu kışta dışarı koymak ancak barbarlık olur.”

Yüce gökler aşkına! Gökler gerçekten benden yanaydı. En azından soğuk mevsim bitene kadar. O zamana kadar bu yarayla gidebileceğim pek yer yoktu. Bahar mevsimi başladığında ayrılıp bir iş bulurdum belkide aileme ulaşmaya çalışırdım.

“Ben… ben gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum çok teşekür ederim. Gökler sizi kutsasın. Emin olun vakti geldiğinde size olan borcumu misliyle ödeyeceğim efendim. ”

Dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Daha sonra kaseleri alıp tezgaha bırakmaya gitti. Gözlerimi yeni evimde gezdirdim. Tek odalı kulübede küçük koltuk ve masa dışında birde küçük bir tezgah vardı. Şöminenin kenarındaki küçük kapı tahminimce banyoydu. Alex geri geldiğinde ona üzerindeki lekeleri sormak için iyi bir zamandı.

“Yanlış anlamazsan üzerine ne oldu?”

Alex şaşkın gözlerini gömleğine çevirdi ve kıkırdadı.

“Yaranı sardığım sırada olmuş.”

Başımı utanarak önüme çevirdim. Demek benim yüzünden olmuşlardı. Sorduğum soruya Alex açısından baktığımda oldukça bencil durduğundan emindim. Gecenin kalan saatlerinde Alex kitap okumuştu, bense camdan yağan karı seyretmiştim.

Bölüm sonu

11 yorum