İçeriğe geç

Kızıl Kehanet

Bölüm 5 · 7 dk okuma

Kızıl Kehanet

Bölüm 5

4. Bölüm

(Darien açısından)

Hepimiz en çok çocukluğumuzdan bıçak yarası almaz mıyız?

Sonuçta sertleşmiş bir taştan ziyade yumuşak çiçeklere bıçak vurmak daha kolaydır.

Ve o çiçekler sen bıçak vurdukça bir bir sökülür.

Koridorda koşan küçük çocuk çığlıklar atıyor, yardım istiyordu. Ama bunu defalarca denemişti sonuç alamayacağını zaten biliyordu, sadece umudun tadı çok tatlıydı. Bir sağa döndü, bir sola. Çıkan ilk kapıya girdiğinde yine yanlış yerdeydi. Kapan kısılmış odada saklanacak bir yer aradı.

Ancak geç kalmıştı. Babası odaya girdiğinde daha çok bağırdı.

“ Hayır! Hayır baba istemiyorum. Benim canımı acıtıyorlar baba. Ben kötü değilim baba…”

Gözlerinden yaşlar süzülürken babasında acıma duygusundan eser yoktu. Kolundan tuttuğu gibi onu dışarı fırlattı. Yine olmuştu işte… Yine kaçamamıştı. Gözlerinden akan yaşlar tüm yüzündeydi artık. Sarayın en alt katına indiklerinde kimsenin bilmediği o karanlık ıssız yerdelerdi artık.

Zincirler çocuğun dört bir yanından bağlanmıştı. İçeri beyaz kıyafetli adam girdiğinde yüzündeki tek ifade kabullenişti. Adam yeşil sıvı dolu olan şırıngayı çocuğa sapladığında çığlıklar boğazını yırtmıştı. Bir çocuk bu kadar acı çekmeli miydi?

Babası parmaklıkların ardında ona bakarken yüzündeki tek ifade hayal kırklığıydı. Onun kadar önemli bir soyda nasıl böyle çürük biri çıkmıştı anlamıyordu. Onu bu acıya mahkum eden o değil miydi ki düşünüyodu?

Bir baba çocuğundan bu kadar nefret etmeli miydi?

“SÖYLE!” diye bağırdı babası. Çocuk hala acı içinde bağırmaktan başka bir şey yapamıyordu. Beyaz saçları siyahlamış ve kan olmuştu. Mavi gözlerinden biri ise ışığını yitirmişti.

“SÖYLE!” diye ikiledi babası. Çocuk acı içinde konuşmaya çalıştı, söylemezse olacakları biliyordu çünkü.

“B- büyünün… kalbi at- atmamalı.”

Darien omuzlarında sarsarak Alexi uyandırmaya çalışıyordu.

“DARİEN! Uyan artık!”

Darien gözlerini araladığında sarayda olduğunu gördü. Yavaşça ayıldığında her şeyin rüya olduğunu anladı. Doğrulup oturduğunda çalışma odasının kanepesi kan olmuştu.

“Yine mi aynı rüya?”

Darien yutkunmaya çalıştığında burnundan akan kan daha da şiddetlendi. Cebindeki mendili burnuna bastırmaya çalışırken sadece kafa sallamakla yetindi.

“Darien! Bu iş artık çığırından çıktı en azından şifacılarla konuş.”

Darien Alex’in aksine bunun kaostan başka hiçbir şeye yaramayacağının farkındaydı. Sonuçta kimse koridorlarda koşarken ona yardım etmemişti.

“Ben ne yaptığımı biliyorum Alex! Muhtemelen sadece babam öldüğü için oluyo o kadar.”

Alex onun yalan söyleyebileceğini anlayacak kadar tanıyordu. Babas ını öldüren biri için bile fazla garipti. Sanki… sanki başka bir şey saklıyordu.

“Sen bir şey saklıyorsun.”

“Sana ne! Hem senin mesain yok mu? Gitsene. Söyliyeyimde fazladan devriye yazsınlar. En azından biraz başımı dinleyebilirim!”

Alex bunun bir şaka olduğunu tabikide biliyordu. Beraber büyümüşlerdi, onun her halini bilirdi.

“Hııı demek öyle? O halde danışmanla konuşayim de şu çete hakkındaki toplantıyı biraz erkene çeksin.”

“Alex…” bi an çok önemli bir şey söyleyecek gibi derin derin baktı. Belkide ona Ellie yi anlatacaktı. “ Çık git şu odadan asabımı bozma sabah sabah.”

Alex yine onu gıcık etmeyi başarmıştı. Sabah sabah niye gelirdi ki zaten. Darien öfkeyle homurdanıp kapıdan çıkıp gitti.

Belkide Ellieyi anlatmalıydı. Kafasını bu düşünceyi dağıtmak ister gibi salladı. Hayır Ellie yi kimseye anlatamazdı, bu onu sadece tehlikeye sokmaya yarardı. Üstelik henüz gerçek mi onu bile bilemiyordu yada öyleyse bile onu gibi tanımadığı birini saraya sokarak ondan ziyade sarayı tehlikeye atabilirdi. Belkide yine deliliği tutmuştu. Zaten hep öyle olmaz mıydı? Her güzel şey o aptal sesin kandırması çıkmaz mıydı?

Gece saraya geliş vakti gece yarısını geçmişti. Eğer odasına gitseydi bu saate kadar dedikodular çoktan almış başını yürümüş olacaktı. En azından bu küçük odada onu yargılayacak başka kimse yoktu.

Ayağa kalkıp çalışma masasına yöneldi. Kağıt ve kalem onun için hep en güzel kaçış yolu olmuştu. Küçükken zindanda duvarlara kanla çizdiği resimler geldi aklına. El ele tutuşan baba ve oğul, oyun oynayan çocuklar, sayılı da olsa baloya gittiği zamanlarda gördüğü ama dokunmasına izin verilmeyen o nefis yiyecekler…

Hepsi geçmişin mazisi diye hatırlattı kendine. Geçmişte kaldı artık öyle bir şey olmayacak, baba yok.

Yinede her gece görüyordu o rüyayı. Koşuyor ve koşuyordu, ama yinede yakalanıp o karanlık yere atılıyordu. Derisinin altına giren iğnelerin izi bir ömür geçmeyecekti belki de.

Geçse bile kalbin yarası merhemsizdi.

Karanlık mahzenden çıktıktan sonra saçlarının birazı yine beyazlamıştı. Belki gözlerin asla tekrar o mavi renk olmayacaklardı yada saçları hiçbir zaman o beyaz haline geri dönmeyecekti ama yinede en azından bir parça olsun özdü. Ayrıca bu tarz bir saç rengi tüm dikkatleri şimdiden üstüne çekmişti.

Herkese aynı hikayeyi anlattı. Ateşli hastalık.

Resmini bitirene kadar öyle dalmıştı ki farkında bile değildi ne çizdiğinin. Dalgın düşüncelerden kurtulduğunda çizdiği şey Ellie yi bulduğu gündü. Karlarda yatan Ellienin saçları vücudunun dört bir yanına yayılmıştı. Venathriada turuncu saçlar asırlardır sadece bir kaç kez görülmüştü. Bunların nerdeyse hepsi ise büyü ile suçlanarak ölmüştü. Bu yaşa kadar gelebilmesi bile mucizeydi.

Ailesi belkide onu bekliyordu. Yaşına bakılırsa evli olması yada çocuğunun olması pek muhtemel değildi. Acaba ses onu almasını neden istemişti?

Kapıyı çalan danışman Torin ondan yaşça büyüktü. Zavallı adam görev boyu babasının yanında çalışmasına rağmen Darienden ve başına gelenlerden haberi olmamıştı.

“Efendim, kahvaltı için sizi bekliyorlar. Katılım sağlayacak mısınız?”

Bu bir sorudan ziyade emirdi. Ne kadar müstakbel kral olsa bile kurul bir kraldan daha güçlüydü. Hatta tabiri caizse kral sadece halka sunulan bir otorite piyonuydu.

“Üstümü değiştirip katılım sağlayacağımı ilet.”

Torin kafasıyla onay verip odadan ayrıldı. Dariene kalsa kulübeye gitmesi gereken zamana kadar saatlerce bu odada çizim yapardı. Ama ne zaman istediği olurdu ki?

Dakikalar içinde üstü değişmiş ve kahvaltı salonun önünde hazır hale gelmişti. Hizmetçiler gerçekten iyi çalışıyorlardı. İçeri girdiğinde kahvaltı sadece göz doldurmak için dizilmiş gibi duruyordu. Bu tarz kahvaltılar bile onun için abartı gelirken, diğerleri için bu oldukça sade ve basit bir kahvaltıydı. Saraydakiler ve asiller her gün bu kahvaltıyı ederken o sadece bir kaç oda ötede ekmek bulmak için yalvarıyordu. Hayatın adaleti bu kadardı işte.

“Herkese günaydın efendim. Buyrun oturalım.”

Eliyle işaret verdikten sonra kendiside baş köşeye oturdu. Kahvaltı boyunca tek kelime etmemişti. Sorulan sorulara kısa cevaplar verip geçiştirmek bile gereksizdi onun için. Kahvaltıdan kalkmadan hemen önce gözü masadaki Ay çöreğine takıldı. Yanındaki hizmetçiye işaret verip çayla birlikte birkaç ay çöreğini ve bir kaç çeşit yemeğin çalışma odasına gönderilmesini istedi.

Çalışma odasında vakit asla geçmiyordu. Çekmeceden yeni bir defter çıkardı ve evrakları listelemeye başladı.

Güneş çökmeden önceki pembe rengini havaya salarken, Alex sarayın gizli kapılarının birinden çıkmış şehre gidiyordu. Karla kaplı şehir pembe rengi gökyüzüne geri yansıtıyordu. Başka biri için bu çok normal bir manzaraydı ancak, onca yıl boyunca mahşerde güneş görmemiş biri için bu büyüleyiciydi.

Tezgahların kapanmaya başladığını fark edince adımlarını hızlandırdı. Önce eczacılardan birine girip antibiyotik haplarını aldı. Daha sonra kulübeye yönelmek için yönünü ormana yöneltmişti ki köşede ki yere serilmiş tezgah dikkatini çekti.

Hava nerdeyse kararacaktı ama tezgah hiç bozulmadan durmaya devam ediyordu. Yaklaştıkça satıcının genç bir kız olduğu fark etti. Öyleki kız Ellieden küçük hatta belkide çocuk sayılabilecek kategorideydi. Kızın burnu soğuktan kızarmış kucağında ki kumaşı sıkıca tutuyordu. Hayır bu bir kumaş değil bebekti. Çok ufacıktı tıpkı ablası gibi o da üşümüştü.

Darien tezgaha yaklaşıp yerdeki ikinci el eşyaları incelemeye başladı. Bunların çoğu antika sayılabilincek kadın kıyafetleriydi. Dikkatli bakıldığında aralarında bazı küçük kolye ve bileklerde vardı. Darien kafasını kaldırıp kıza baktığında kızın gözleri korku doluydu.

“Merhaba. Bunlar satılık değil mi?”

“Evet efendim. Ailemin eşyalarıydı.”

Ailesi. O burada soğukta otururken onlar nerdeydi sahi?

“Ailen nerde?”

Kız kuşkuyla etrafa bakındı. Onu korkutan şey sadece Darien değildi.

“Öldürüldüler efendim. Şifacılardı. Hastaları tedavi ederken şifaya çabuk kavuşturdukları için büyü ile suçlandılar.”

Darien bu aptal krallık ve kuralarından bir kez daha nefret etti. Büyüsü olmayanlar bile idam edilirken kaç çocuk öksüz, kaç çocuk yetim kalmıştı? Yada daha kaç kişi bu durumda olmalıydı?

“Kardeşinle tek mi yaşıyorsunuz?”

“Evet efendim.”

Krallığın tek yetimhanesi vardı. İçerisi ise tam bir bilinmezdi. Bazısına göre pamuk yataklar ve yeni nevresimlerdi burası, bazısına göre ise soğuk duvarlar ve dayak yemekti.

“Yetimhaneye niçin gitmiyorsunuz?”

Kız panikleyip bebeği daha çok sardı.

“Olmaz efendim lütfen bizi oraya göndermeyin, nolur yalvarıyorum… Geriye sadece kardeşim kaldı onuda kaybedemem”

Kız hemencecik yaşlı göz olmuştu. Alexin onları yetimhaneye vermek gibi bir amacı tabikide yoktu. Ancak bu soğuk onları kesinlikle hasta ederdi.

“Sakin ol. Derin nefes al. Sizi yetimhaneye vermeyeceğim tabikide. Adın ne?”

“Lima efendim.”

Darien daha önce bu ismi hiç duymamıştı. Ne kadar anlamını sormak istesede biraz daha kalırsa hava kararmadan ormana girmezdi. Rastgele koyu yeşil bir kazak ve siyah bir pantolon seçti.

“Bunlar ne kadar?”

“3 sali efendim. Hepsi temiz yıkandı.”

Darien cebindeki küçük keseden 12 sali çıkardı ve kızın önüne bıraktı. Kız henüz itiraz edemeden Darien gözden kayboldu.

Bölüm sonu

4 yorum