“Gökçe Aurelia”
Gözlerimi açmaya çalıştım ki en sonunda başardım da ancak karşımda ilaç hazırlayan komutanı görmeyi beklemiyordum. Uyandığımı henüz fark etmemişti bende fırsattan istifade edip hançerimi çıkardım. Hızlıca dikilip boynuna dayamamla bocalayıp düştü, bende haliyle üzerine düştüm çünkü tüm ağırlığımı ona vermiştim. Düştüğüm için yaramın sızlamasıyla yüzümü buruşturdum. Fark ettiğim şeyle bende bocaladım çünkü bağırmamam için elini ağzımda tutmak dışında bir şey yapmıyordu. Öfkeli bakışlarımı görünce yavaşça elini ağzımdan çekti. “Ne işin var senin burda.” Sinirle söylediğim şeylere sırıttı.
“Onu benim sana sormam gerekmiyor mu prenses?” Bulunduğumuz pozisyonu kastediyordu. Umursamadım.
“Sana burda ne işin var dedim.”
“Sana yardım edenlere hep böyle mi davranırsın prenses?”
“Kimmiş be bana yardım eden ayrıca tutturdun prensese ne prensesi be?”
Tekrar sırıttı. “Değil misin prenses?”
“Değilim.”
“Öylesin.”
“Değilim dedim.”
“Bende öylesin dedim”
Kılıcımı boynuna daha çok bastırdım ve her harfi vurguladım. “De-ği-lim”
Oda aynı şekilde karşılık verdi. “Öy-le-sin.”
“Değilim işte anlamıyor musun?”
“Pek anladığım söylenemez.”
Sinirden patlamak üzereydim. Dişlerimi sıkarak konuştum. “Deli edeceksin beni.”
Daha çok sırıttı. “İnan bana sen beni daha çok deli edeceksin.”
Hançerimi çekip sertçe kafa attım. “Delisin lan sen zaten.”
Kafa atmamla daha çok sırıttı manyak. “Bu durumdan rahatsız olduğumu sanmıyorum.”
“Geberticem seni en son.”
“Kabulümdür.”
Sinirle bağırıp tekrar kafa attım. “Manyak herif.”
Kahkaha attı. “Buyrun benim.”
“Gebertirim seni bak.”
“Bunu az önce de söylemiştin prenses.”
Fark ettiğim şeyle aydınlandım. Ne yapıyorduk biz? “Neden beni iyileştirdin?”
“Görevim bu.”
“Ne görevi?”
Ofladı. “Çok soru soruyorsun prenses.”
“Seni burda öldürsem kimsenin ruhu dahi duymaz biliyorsun değil mi?”
“Biliyorum.”
“Neden bu kadar rahatsın peki?”
“Senin kendi safındaki insanlara zarar vermediğini de biliyorum çünkü.”
“Kim sana benim safımda olduğunu söyledi?”
“Ben.”
“O halde üzülerek söylemeliyim ki yanlış biliyorsun. Sen benim karşımdasın.”
“Hayır.”
“Evet.”
“Ben senin safında olmasam seni çoktan öldürmüştüm prenses. Şu an fazlasıyla açık hedefsin.”
“Cesaretin yok.”
“Neye?”
“Beni öldürmeye.”
“Nedenmiş o?”
“Tasmanı tutan kişinin kızmasından korkuyorsun çünkü.”
“Ben köpek değilim.”
“Öyle olmasan bizim tarafımızda olurdun.”
“Sizin tarafınızdayım zaten.”
“Değilsin.”
“Öyleyim prenses, öyleyim.”
“Kanıtla.”
“Duru benim öz kardeşim ve bende o sarayda casusluk yapıyorum.”
“Başka senaryo bulamadın mı?”
“Maalesef tükendi.”
“İyi o zaman seni öldürebilirim.” Hançeri daha çok boynuna dayadım. Gözlerini yumdu. Bu ne kadar tuhaf gelse de yavaşça kesik atıyordum ki gelen sesle irkildim.
“Ne yapıyorsunuz siz.” Durunun sesiyle kafamı kaldırıp ona baktım. Komutan hâlâ hareket etmiyordu. “O benim abim Gökçe doğruyu söylüyor.”
“Sende mi hainsin?”
“Ya ne alakası var?”
“E bu gevşeğin kardeşisin.”
“Ayıp oluyor ama gevşek falan.”
Hançerimin sapıyla kafasına vurdum. “Kes bir sesini sen.”
Uslu uslu en masum haliyle sesini kesti. “Tamam.”
“Gökçe Mert benim abim 5 yıl önceki savaşta ben kral ve kraliçeyi korurken o da onların arasına sızdı ve oradan istihbarat ağı oluşmasını sağladı. 2 yıl içinde de kralın baş komutanı oldu.”
“Ve bana bunu şimdi mi söylüyorsun?”
“Özür dilerim ama utandım.”
“Abinden mi utandın?”
Sesini çıkartmadı ama ben anlamıştım. “Yok artık bu yüzden mi söylemedin Duru.” Mert’in sesiyle ona döndüm. Yüzünde büyük bir kırgınlık vardı.
“İlk defa komutana katılıyorum.”
Sırttı. “Daha çok katılacaksın prenses.”
“Çok beklersin.”
“Artık üzerimden kalkmayı düşünüyor musun?”
“Hayır.”
“Sebep?”
“Bana ne vermişsen hareket edemiyorum çünkü.”
Sırıttı. “Hayatımda verdiğim en mantıklı karar olabilir.”
“Kes be sesini!”
“Tamam.” Ardından sakince beni üstünden kaldırıp yatağa oturttu. “Canın yanıyor mu?”
Afalladım pek bu tür sorular almazdım çünkü. “Ne?”
“Canın diyorum, çok acıyor mu?”
“Ne yapacaksın.”
Derin bir nefes verdi. “Üzgünüm prenses okçuyu zamanında fark edemedim.”
“Hangi okçuyu?”
“Seni vuran okçuyu.”
“Attığın ok onu öldürmek için miydi?”
“Evet ama geç kaldım.”
“Teşekkür ederim.”
Bu sefer afallayan oydu. “Ne?”
“Teşekkür ederim, hayatımı kurtardığın için.”
“Her zaman prenses, görevimiz bu.”
“Prenses deyip durma bana.”
“Prenses olduğunu biliyorum prenses.”
“Kim söyledi sana bunu?” Başımı çevirmemle duru kadrajıma girdi dudaklarını kemiriyor, benimle göz göze gelmemek için etrafa bakıyordu. “Of Duru of. Önemli şeyleri söylemezsin ama en önemsiz şeyleri hemen yetiştirirsin.”
Mert’in ayağa kalkmasıyla ona döndüm. “Nereye komutan?”
“Geliyorum.” Bir süre sonra elinde birkaç kumaşla bu tarafa geldiğini gördüm.
“Onlar ne?”
“Peçen ve pelerinin mağaradaydı sen almamıştın, bunlar benim takmana gerek yok ama sen takmadan duramazsın.”
Fark ettiğim şeyle gözlerim kocaman açıldı. “Kim çıkarttı onu?”
“Tedavi etmek için çıkarttım.”
“Aptalsın.”
“Rica ederim.”
Bir süre sonra kraliçenin ve kralın birkaç parça eşyasını toplayıp atlara yükledik. Artık gitme zamanı gelmişti. Hem yaramda o kadar sızlamıyordu.
“Dikkat et komutan yakalanırsan seni gebertirim.”
“Çok düşüncelisin ancak yakalanırsam gebertme işi sana kalmaz çünkü çoktan işim bitmiş olur.”
“Zevzekliği kes.”
“Tamam.”
“Yine başlamayın kavga etmeye kavganız hiç çekilmiyor.” Duru’nun sesiyle ikimizde aynı anda ona dönüp aynı anda aynı cevabı verdik.
“Sana ne Duru?”
“Aman be ne haliniz varsa görün.”
Kısa süreli tartışmamızın ardından üsse doğru ilerledik. Kraliçeyle karşılaşmak beni her ne kadar korkutsa ve travmalarımı canlandırsa da onu orada yalnız bırakamazdım. Derin bir nefes verip yolumdan şaşmadan ilerledim…