İçeriğe geç

Kızıl Gerdan

Bölüm 9 · 26 dk okuma

Kızıl Gerdan

Bölüm 9

8. Bölüm - Karşılaşma

8.Bölüm - Karşılaşma

Ali Cihan

"Kızı güzel uğurla. Telefon numaralarınızı aldınız değil mi? Bak, Ali Cihan bu işten artık dönüş yok. Hazal ile arkadaşlığımızı biliyorsun. O kızın kalbini kıracak bir şey yaparsan bizi de etkilersin. Baban Niyazi'nin yüzüne bakamayacak hale gelir. Bu yüzden akıllı ol, oğlum. O kız tam ailemize, sana göre. Onun kıymetini bil ve en kısa sürede şu işi bir resmiyete dökün. Ne bileyim, nişan falan yapalım. Söz bile olur. Daha kardeşin Diyar var. Sen aradan çık ki ona da birini bulup yuvasını kurabilelim."

Ayakkabılarımı giyerken annemi dinlemek zorunda kalmak kendimi rahatsız hissetmeme neden oluyordu. Amacı bu olmasına rağmen onu görmezden gelemiyordum. Son iki haftadır ailemin her bir üyesini Balca ile olduğuma ikna etmiştim. Bu işin bir mükafatı olduğu gibi cezası da vardı. Annem şu anda yaptığı şey, cezamın ön gösterimini zihnime kazımaktı. Başarılıydı. Balca ile gerçek bir ilişki yaşamamış olsak da, ayrılığımız ailelerimiz nezdinde gerçek olacaktı. Bu yüzden ailelerimizin zarar görmemesi için gereken önlemleri almam gerekiyordu. İki aile arasındaki sıkı dostluk, çocuklarının ayrılıklarıyla asla sarsılmamalıydı.

Kafamdaki düşüncelerle iç çekerek yerimde doğruldum. "Numarasını elbette aldım ve onu sık sık arayacağım," dedim içi rahatlasın diye. Şimdilik ceza kısmını düşünmek istemiyordum. Yakaladığım rahat hayatın keyfini sürmek niyetindeydim. Annemin dırdırlarını ne kadar ertelersem o kadar iyiydi. "O da benimle konuşmak için can atıyor. Şu an için resmiyet söz konusu değil. Şunun şurasında iki haftadır konuşuyoruz. Belki seneye bakar-"

"O kadar olmaz," dedi annem gözlerini belirginleştirerek. Elleri belinde konumlanırken kapının eşiğinde karşıma geçti. "Elin kızı o kadar oyalanmaz Ali Cihan! Bir yıl çok uzun bir süre. Sana evlen demiyorum. En azından bir teneffüs bulun ve o Çanakkale'ye gelsin. Şu sözü yapalım."

"Balca'nın," dedim annemin omuzlarını tutarak. Beni evlendirmek şu hayatta en çok istediği şeydi. Onu kırmak istemiyordum. Hâlâ bu işi en doğru şekilde sürdürmek niyetindeydim. "İşleri çok yoğun. Bir yıl buralarda olamayacak. Beni de biliyorsun anne. Senin oğlun kaptan. Her günüm burada geçiyormuş gibi konuşma. İki hafta sonra ben de gidiyorum."

"Doğru." Hayal kırıklığıyla omuzları çöktü.

Parmaklarımla orayı sıktım. "Üzülme. Balca'yı bırakıp geleyim, bunu konuşalım," dedim. Konuşacağımız şeyin anneme umut aşılayacağının elbette farkındaydım. Umutsuz oğlu için sevinmesini istiyordum. En azından bir süreliğine.

"Ali Cihan," dedi gözlerimin içine bakarak. "Çok mutluyum oğlum. Bugünleri bana yaşattığın için her gece sana dua ederek başımı yastığa koyuyorum."

Ona sarıldım. Annem derin bir nefes aldı. "Otuz dört yaşındasın ve bir an hiç evlenmeyeceksin sandım. Torun benim de hakkım. Senin bir evlada ihtiyacın var." Elimle sırtını okşadım. Duygu sömürüsüne geçen konuşmalarına aldırmadım. Boynunun yanını öptüm. "Doğru kadınla yapılan çocuğa asla hayır demem. Sen mutlu olduğun için ben de mutluyum."

Apartmandan çıktığımda sokak lambaları yeni yeni yanmaya başlamıştı. Karşı eve doğru adımlarken kendimi biraz garip hissediyordum. Hissettiklerimi tanımlamak zordu. Midemde yumruk yemişim gibi acı bir his dolaşıyordu. İçimi kaplayan kocaman bir boşluk söz konusuydu ve bir süredir, en azından son bir saattir kalbimde sinsi bir sakinlik baş göstermişti. Kalbimin atışlarını hissetmekte güçlük çekiyordum.

Bahçe kapısına vardığımda yutkundum. Hissettiğim şeylerin birinin bile neyden kaynaklandığını bilmiyordum. Demir kapıyı araladım ve evin açık olan giriş kapısına doğru ilerledim. Kapının önündeki girişin ışıkları açıktı ve duvara yaslı büyük bir bavul duruyordu. Pembe renkti. Dün giydiği elbisenin renginden biraz daha koyuydu.

Bavul görmekten hoşlandığımı söyleyemezdim. Özellikle böyle toplu, hazır vaziyette duranlardan. Bana vedaları hatırlatıyordu; uzun yolları, mesafeleri.

"Ablaaa," diye ağlayan Aylin'in sesini duydum. Yaklaştıkça ev halkının sesi de daha rahat duyulmaya başlamıştı. "Ben olgun olacaktım ama yapamıyorum. Nasıl olunuyor? Bir daha ne zaman geleceksin?"

Balca'nın kardeşini sakinleştirmeye çalışan seslerini, annesinin kızına yolda dikkat etmesine dair verdiği öğütler takip ederken açık olan kapıyı tıklattım. Sesler kesildi ve salon kapısının önünde Niyazi amcayı gördüm. "Ali Cihan," dedi elini içeriye girmemi anlatmaya çalışır gibi sallarken. "Gel oğlum. Bunların vedalaşması uzun sürecek gibi."

"Hayır," diye itiraz etti Balca. Kucağında taşıdığı Nazlı ile koridora çıktı. İkisini ne zaman görsem Aylin, Balca'nın kucağında oluyordu. Onu çok sevdiğinin farkındaydım. Yalvaç ile de bağları çok kuvvetliydi. Ne var ki o bugün yoktu. Kardeşinin gittiği yere ondan önce gitmişti. Hatta şimdi Ankara'da bile olabilirdi. Göçebe ile görüşmesi gerekiyordu ama burada olmasını en az Balca kadar isterdim. Elbette onun için.

Balca nemli bakışlarını benimkilerle buluşturdu. "Aylin'i de yanımda götürsem mi diye düşünüyorum. Bir karar vereyim, çıkarız."

Aylin ablasının boynuna sarıldı. "Sen gitme, kal."

Buruk bir şekilde gülümsedim. Vedalardan nefret ettiğimden bahsetmiştim.

Balca ailesine sarılırken olduğum yerde durup onları izledim. Bavulun sürgüsünü kaldırıp kendime doğru çektim.

Hazal Zorlu'nun ağlamadığını düşünüyordum, ancak yüzünü bana döndüğünde önce yüzünün buruştuğunu sonra gözlerinden yaşların süzüldüğünü fark ettim. Balca, ailesine tekrar tekrar sarıldıktan sonra kucağındaki Aylin'i babasına verdi. Sonra da bana doğru adımladı. "Bir yıl sonra," dedi bir fısıltı gibi. "Tekrar görüşürüz kaptan."

"Henüz vedalaşmıyoruz. Otogara sakla söyleyeceklerini."

Burnunu çekerek başını salladı ve ayakkabılarını giydi. Çanakkale'ye geldiğinden beri onu ilk defa pantolon ve tişört ile görüyordum. Böyle çok daha zayıf, narin, küçük bir kız gibi duruyordu.

Herkese el salladıktan sonra benimle çeşmenin önüne park ettiğim arabama doğru adımladı.

Onunla zıtlaşıyorduk falan ama şu an ailesinden farklı bir nedenden dolayı melankoli içindeydim. Bu kıza sanırım ben de alışmıştım ve vedalaşmak şimdi zor geliyordu.

"Gidince ne yapacaksın şimdi?" diye sordum yanımda sessizce yürüyen Balca'ya. Ailesini düşündüğüne, daha şimdiden özlediğine emindim. Bal renginden daha açık bir tona bürünen nemli gözlerini gözlerime çevirdi. "İşe döneceğim. Yarın başlıyorum. Çalışırsam çabuk alışırım."

"Evin falan hazır mı? Sen tek mi kalıyordun?"

Dalgın dalgın kafasını salladı. "İki odalı bir dairem var. Ankara'ya ilk gittiğimde abimin bana aldığı bir araba da var. Ankara Otogar yakınında bir ücretli otoparka park etmiştim. Evime sorunsuz ulaşacağım."

Ben bavulunu bagaja yüklerken açık olan kapının önünde beni bekledi. Şoför tarafına geçince de arabaya binip kapıyı kapattı. Oluşan sessizliği radyoyu açarak dağıttım. Tam çekmeyen, cızırtılı bir kanalda, kırk beşlerin şarkılarından biri çalıyordu.

Parmaklarını dizlerine ritim tutar gibi vurarak nemli gözlerini benimkilere çevirdi. "Sen de iki hafta sonra mı ayrılıyorsun?"

"Öyle." Görev yerim bile belliydi. Yunanistan'a gidiyordum. Sonra da Bulgaristan'da olacaktım. Romanya ve Sırbistan görev listelerinde de vardım ancak henüz netleşmemişti. Arabayı çalıştırdım.

Harekete geçtiğimizde, "Geminle tam olarak ne yapıyorsun?" diye sordu. Sesi çatallı çıkıyordu ve tüm bunları kendi zihnini dağıtmak için sorduğunu anlayabiliyordum.

"Her şeyi."

Verdiğim kısa cevaplar başka bir soru daha sorabilmesi içindi.

"Mesela?"

"Yolcu taşıyorum. Cruise, yani seyahat gemisi gibi çalışabiliyorum. Gemimde mürettebatın kaldıklarının dışında elli üç kamara var. İnsanların tatil yapmalarını sağlamanın dışında kış sezonunda yük taşıdığımız da oluyor. Çalıştığım şirket hem lojistik hem de turistik anlamda faaliyet gösteriyor."

Anladı mı diye ona baktığımda beni dinlemekten çok uzak olduğunu fark ettim. Dalıp gitmişti.

"Ne düşünüyorsun?"

"Hımm," Bal rengi gözlerini gözlerime çevirdi. Kirpiklerini kırpıştırdı. "Kusura bakma, dalmışım."

"Ne düşünüyorsun diye sormuştum."

"Ankara'yı. Yalnız kalıyorum ama arada bende kalan bir arkadaşım var. Bugün bana geçeceğini söylemişti. Yolculuktan sonra yiyebilmem için bir şeyler hazırlamak istiyormuş. Ona bir hediye alamadım."

"Otogardan bakabiliriz. Bayağı dükkân var."

"Teşekkür ederim."

Otogara ulaşmamız sadece on dakika sürdü. Balca'nın otobüsünün kalkmasına yarım saatten fazla vardı. Bavulunu otobüs muavinine teslim ettikten sonra binanın içindeki hediyelik eşyacıları dolaşmaya başladık. Seçenek çok olmasına rağmen otogardan alınabilecek en makul hediye magnet, Çanakkale peynir helvası ve şile bezinden kıyafetlerdi. Balca hepsinden alıp paket yaptırırken, ben de dükkânda kapı ağzına yakın duran raftaki ürünleri inceliyordum. Elime Truva atının bir biblosunu aldım. Standart olarak üretilenlerin dışında bir tasarımı vardı. Bembeyaz bir porselendi. Gözlerinin yerine deniz mavisi taşlar yerleştirilmişti. Elimdeki ile kasaya döndüm. Balca hediye paketini poşete koyarken yanına ilerledim. Cüzdanımı çıkardığımda elimdekine baktı.

"O ne?

"Truva atı. Bunu da ben alayım diyorum."

"Leyal için yeterince hediye aldım. Aslında magnet gibi şeyleri sevmez. Bunu beğeneceğini sanmıyorum," dedi ve elimdeki hediyede göz gezdirmeye devam etti.

"Ben bunu aslında sana," dedim ama bakışları gözlerime çıkınca duraksadım. "Yani yanlış anlamazsan, teşekkür hediyesi gibi..."

Dudak kıvrımları yükseldi. Bunu bekliyordum. Güzel bir gülümsemesi vardı. Cüzdanımdan para çıkarıp kasadaki kıza Truva atını uzattım. "Bunu alıyoruz. Paket olabilir mi?"

Başını yana yatırarak burnundan güldü. "Pakete lüzum yoktu."

"Olsun," dedim. "Benim aslında bunu öncesinde düşünmem ve sürpriz yapmam gerekirdi. Sen ilk defa görüyormuş gibi yap, olur mu?"

"Denerim."

"Dene." Gülümseyişine karşılık verdim. "Hikayesini biliyorsundur ama-"

"Emin ol biliyorum. Dorumuma çok uyuyor."

"Durumun?"

"Ben de biraz öyle yaşıyorum."

Truva atı gibi yaşamak onun hayatına uyuyor gibi görünmüyordu. Neyi kastettiğini anlamadım. Otobüse binmek için zaman artık daraldığından sormadım. Ödemeyi yaptıktan sonra tezgahtar kızın paketlediği atı ona uzattım. Tebessüm ederek aldı ve çantasına koydu.

"Teşekkür ederim."

"Bugün bana teşekkür etmelere doyamadın. Seni bu kadar uysal görmeye alışık değilim."

"Gidiyorum," dedi iç çekerek. Bir daha kim bilir ne zaman görüşeceğiz. Seneler seneler sonra..." Güldü. "Belki bir yedi yıl daha sonra."

Ben Balca'yı yedi yılda yalnızca bir defa görebilmiştim.

Birlikte Balca'nın otobüsünün karşısındaki ahşap banka oturduk. O poşetini dizlerinin üzerine alırken ben de o hediye bakarken aldığım sulardan birini ona uzattım.

Suyu aldı ve kapağını açtı. "Teşekkür ederim."

Güldüm. "Etme artık. Çok yaş akıttın. Muhtemelen bir o kadar da akıtacağın var. Susamışsındır," diyerek otobüsü kaşımla işaret ettim. Gülümsemesi genişledi. "Gözyaşının bununla bir ilgisi olduğunu sanmıyorum."

"Emin ol var," dedim ve suyumu yudumladım. O da kendininkinden büyük bir yudum aldı.

"Sen," dedi bana yandan bir bakış atarak. Aynını yaptım.

"Ben ne?"

"Onunla barıştın mı? Dün soramadım."

"Çünkü seni kızdırmıştım," dedim başımı sallayarak. Çaykara görevden vazgeçtiğini söylemişti. Dün onunla tüm gece konuşmuştuk ve o artık İvan Möhler görevinde değildi. Son zamanlarda iyice kanserleşen aşkım hala hayattaydı. Ne var ki dün gerçekten de hem görevi hem de aramızdaki ilişkiyi tehlikeye atmaya kararlıydım. Bu işe ne top ne de tüfek gerekiyordu. Yalnızca benim ve başka bir kızın fotoğrafı yeterli olurdu. Kendimi eğitim listemde olan bir ajana bilerek ifşa etmem kökünden çözüm demekti. Ondan sonra ne onu bana yaklaştırırlardı ne de beni ona...

İç geçirdim. "Kusura bakma. Biz barıştık."

Omzuyla omzumu itekledi. "Anlatsana. Ayrılmak için son birkaç dakika. Bana kendi imkansızını anlat ki kendiminkine şükredeyim."

Bu defa ben gülümsedim. Fakat hiç sahici değildi ve bunu anladı. Yutkundum. "Her şeyin yalan olduğu," dedim gözlerimi onunkilerden kaçırarak. "Bir dünyada tek gerçeği buldum."

Kolumun yanına omzunu yasladı. Anlatacaklarımın ağır olacağını hissetmiş gibiydi. Gözlerimi önümdeki otobüste dolaştırdım. "Fakat o yok olmak istedi."

"Bazen," dedi bir fısıltı gibi. Bakışlarını yüzümde dikkatle dolaştırdığını fark edebiliyordum. Ona bakmamayı sürdürdüm. "Aklıma sızdığını ve oradakileri duyup dile döktüğünü düşünüyorum."

Gözlerim istemsizce onunkileri buldu. Yıkık dökük bir tebessümle başımı salladım. "Bazen bende ona benzediğini düşünüyorum. Aynı dik başlılık Balca. Aynı gözü karalık. Aynı..." Olamaz der gibi dudağımı büktüm. "Bu imkânsız, ama işte gerçek. Şu anda oyunumuzun son anındayız. Sen ayrılıyorsun ve bu aşk oyunu sona eriyor."

Gülümsedi ama bu daha çok beni güldürmek için gibiydi Omzu kolumu dürttü. "Bu kadar dramatik olma. Hiç alışık değilim."

Burnumdan güldüm. "Aslında beni hiç tanımıyorsun."

"Sen de beni," diyerek beni onayladı. "Artık seni gıcık etmeye çalışan biri olmayacak. Şu an da bunu yapmak istesem de yapmayacağım. Çünkü seni yeterince yaralamış. Belli ki yorgunsun. Bir de benimle uğraşma. Ve yürekten diliyorum -çünkü biliyorum, zor- umarım o kız bir gün seni anlar ve karşılık verir. Çünkü her şeyin yalan olduğu şu dünyada sen bunu hak ediyorsun." Ona ilk defa onu tanımakta zorlanır gibi dikkatle baktım. Aslında ben Balca'yı gerçekten hiç tanımıyordum. İki hafta tanımak için yeterli bir süre değildi.

"Ben biraz daha buralardayım. Numaram sende var. Ne zaman istersen arayabilirsin. Beni de abin Yalvaç gibi gör. Yaptığın iyiliği asla unutmayacağım. Annem uzun zaman sonra ilk defa mutluydu. İki hafta boyunca hiç söylenmedi. Hepsi sayendeydi. Bu bir karşılık değil. Hayatımda olmasını isteyeceğim birisin. Yaptığın tüm gıcıklıkları, inatlaşmaları özleyeceğim."

İtirafıma şaşırmış gibi görünüyordu. İri bal rengi gözleri biraz daha belirginleşirken yutkundu. Kirpikleri gözlerinin üzerinde aheste aheste salındığında nefes aldım.

"Ankara'dayken," dedi kısık bir sesle. "Buna pek zamanım olmuyor. Ama olsaydı seni arardım. Kim bilir, belki bir gün tekrar karşılaşırız."

Gülümsedim. "Zor deli bal. Yedi yıl sonra belki bir defa daha. Sana bir şey itiraf edeceğim. O da Ankara'da yaşıyor. Gittiğinde benim için bir şey yapar mısın? Bir saniyeliğine dur ve derin bir nefes al."

"Yaparım elbette ama bunun neden olduğunu bilmek isterim."

"Onun nefesimi kestiği her an için. Tek bir nefes yeter. Ben uzun bir süredir nefes nasıl alınır unuttum."

"Belki bir gün sen gidersin."

"Benim yolum Ankara'dan geçmez. Geçemez."

*

Çankaya'da üç katlı bir apartmanın en üst katında oturuyordum. Evimin önüne arabamla yanaştığımda ilk yaptığım şey durup nefes almaktı. Nefes almam gereken yer muhtemelen burası değildi ama ben oranın neresi olduğunu bilmiyordum. Asansörle üçüncü kata çıkarken Ali Cihan'ın iyi olmasını diledim. Ve tabii benim de. Onu tanıdığım için gerçekten mutluydum. Uzun zaman sonra kendime bu kadar benzettiğim ve bazı noktalarda yakın hissettiğim biri olmamıştı. Ne var ki bir daha asla göremeyeceğim biri olabilirdi.

Telefonum çantamda çalmaya başlarken asansörden bavulumu çıkarıyordum. Zorlukla çantamı elimle yoklayarak telefonumu buldum ve omzumla kulağımın arasına sıkıştırdım.

Abimin sesi, "Vardın mı Balca?" diye sorduğunda dün için ona duyduğum tüm kızgınlık uçup gitti. Saat sabahın altısı bile değildi. Hava yeni aydınlanıyordu ve o bu saatte beni düşünüyordu. "Vardım abicim. Şimdi eve girmek üzereydim." Bavulumu evimin kapsının önüne yanaştırdım.

"Güzel. Aklım sende kalmıştı. Eve gir ve dinlen. Ben annemlere vardığını haber veririm. Aramakla uğraşma." Bu kadar da düşünceliydik.

"Yalvaç Zorlu," dedim ve kapıma bakarak nefes verdim. "Seni şimdiden çok özledim."

"Balca Zorlu, seni daima özlüyorum."

Evimin kapısı tak diye açıldı. "Ben de seni çok özledim!" diye heyecanla bağıran Leyal'in sesine, "Senin deli arkadaş Leyla," diyen abimin sesi karıştı. "Kapatıyorum ben." Güldüğünü işittim. Leyal'in adını hep yanlış söylüyordu. Gülerek, telefonu çantama kaldırdım ve bana uzanan arkadaşıma sarıldım. "İnan ben de. Leyal yine ikinci ailem olan sana döndüm."

"Asıl ailem olan kız gelmiş," diyerek beni kollarının arasında sıktı. Leyal'in boyu benden çok uzundu. Bir yetmiş beşlik hatundu ve beni kollarıyla yutabilen nadir kız arkadaşlarımdan biriydi. Onu kapının mermer eşiğinde parmak ucunda yükselip aramızdaki bavula rağmen bana sarılmaya çalışmaktan kurtardım. Bavulu kenara aldım ve ona bir kez daha sarıldım. O bavulumu alıp içeriye geçerken ayakkabılarımı çıkarıp vestiyerin rafına aldım. İçeriden kahvaltının kokuları geliyordu. Aydınlık bir evim vardı. Bir hastanenin ışık alan en üst katındaki koridoru kadar beyazdı her yer. Her ne kadar mesleğimi kısmen yapıyor olsam da evim benim asıl mesleğimi yansıtıyordu. Steril, aydınlık, sağlıklı bir görünüşü vardı.

Leyal'de huyumu bildiğinden temizlik yapmış gibi görünüyordu. Yerdeki beyaz mermer zemin ışıl ışıl parlıyordu.

"Kahvaltı için erken. Ben hazırlık yapmaya başlamıştım ama sen uyumak istersen..." Omzunun üzerinden bana baktı. Buz mavisi gözleri gözlerimle buluşunca gülümsedi. "Uyu tabii, ama tatilini, aileni, dedikoduları merak ediyorum."

O, Ali Cihan'dan haberdardı. Merak ettiği onunla aramızdakiler değildi. Zira Leyal her şeyi olduğu gibi Kavur'u da biliyordu. O sadece olanları merak ediyordu.

"Anlatırım. Uykum yok. Sadece bir yerlere kıçımı rahatça koymak istiyorum."

"Kahve," dedi koridorun tam karşısındaki mutfak kapısının önünde durarak. Solumda kalan salona doğru yöneldim. "Olur. Ne varsa. Çay bile uyar. Sıcak bir şeyler olsun da."

"Ben bitki çayı içiyordum. Sana da ondan getireyim," diye mutfaktan seslendi. Çantamı salondaki koltuğa bıraktım. Koltuğun kenarına oturup bacaklarımı ovuşturdum. Kotumun düğmesi sıkıyordu. Onu açıp karnımı rahatlattım. Özgürlüğüme kavuşmuş gibi koltuğun büyük sırt minderlerine sırtımı yasladım.

"İki haftaydı ama seni çok özledim." Leyal elindeki çay fincanları ile salona girip önümdeki sehpaya bıraktı. Hemen yanıma oturdu. "Bunda kesinlikle abartı yok. Kızım sen benim her şeyimsin ya."

Güldüm. "Sen de öylesin Leyal."

Uzanıp dizinde duran elini tuttum ve parmaklarımın arasında sıktım. Leyal bir kimsesizdi. Dümdüz kimsesizdi. Anne ve babasını hiç tanımamış, çocuk esirgemede yetişmişti. Saman sarısından biraz açık, İngiliz modelleri kıskandıracak kadar güzel doğal sarı saçlara sahipti. Gözleri ile saçları birleşince insan ona bakmalara doyamıyordu.

Fakat anlattığına göre; saçları, kirpikleri ve hatta kaşları bile çocuk yaşlarında beyaza yakın sarı olduğundan onu kimsesizlere gelen herkes genetik hasta sanıyormuş. Bu yüzden hiç evlat da edinilmemiş.

Bana asıl ailem derken bunu yürekten söylediği için hem mutlu oluyordum hem de biraz üzülüyordum. Onu evlat edinmek istemeyen akılsızlar acaba şimdi görseler ne yaparlardı? Bu kadar güzel evlada sahip olamadıkları için dövünmeleri gerekirdi. Onlar kaybetmişti ama ben kazanmıştım.

"E, anlat bakalım. Neler yaptın?" diye sordu. Çayımı alıp koltuğuma tekrar yaslandım. Başlamadan önce küçük bir yudum aldım. Sonra da ona olan biten her şeyi anlattım.

"Ali Cihan iyi çocukmuş."

"Çocuk mu?" dedim gülerek. "Bizden tam on yaş büyük. Yakışıklı adam, yaşlı falan da görünmüyor ama sen ona abi demelisin."

"Neden acaba sen anlatırken tek bir yerinde bile abi lafını duymadım," diye bana laf çarptı.

Gözlerimi devirdim. "Öyle alıştım. Hem benim ağzıma yakışmıyor. Adamla aşk yaşıyorum. Unuttun mu?"

Kahkaha attı. "Kavur duymasın. Yeminle sıçar. Sana gelemiyor ama Ali Cihan'ı gider bulur ve ortadan kaldırır."

Anlattığını hayal edince yüzüm buruştu. "Yapar mı?"

"Yapar," dedi başını sallayarak. "Adamın vukuatlarını ne çabuk unuttun? Senden hoşlanan bir çocuk vardı. Şu tıp fakültesinden. Neydi adı?"

"Mert."

Bana gözlerini devirdi. "Sapığın tekiydi. Kıçının dibinden ayrılmıyordu. Sen ağzından kaçırdın bir yazışmanda. Adını bile vermemiştin ama nasıl olduysa bulmuştu."

"İlginç değil mi?" dedim ama o sırada esnediğimden elimi ağzıma kapattım ve sözcükler boğuldu. "Hakkımda hiçbir şey bilmiyor. Sadece Ankara'da olduğumu."

"Bence farkında olmadan detay veriyorsun. Adli Tıp Uzmanı olduğunu biliyor. Yedi yıldır burada olduğunu biliyor. Kaç tane üniversite var ki? Araştırıp bulmuştur. Bir inek olduğunu biliyor. En az devamsızlık yapanlar arasında olduğunu biliyor. Okul ortalamanın 3.83 olduğunu da biliyordu. O çocuğu bulmak hiç zor olmamıştır. İstese seni bile bulabilirdi. Belki çoktan bulmuştur."

Çayımdan bir yudum daha aldıktan sonra fincanı sehpaya bıraktım. "Beni bulmayı istemez. Bulursa bir daha benimle konuşamayacağını biliyor."

"Hayatının aşkını buldun ama bir şey yapamıyorsun. Ne boktan iş bu böyle," dedi sanki durumumuza dışarıdan bakıyormuş gibi. Kavur normal hayatta tanıdığım biri bile olsa ilişkimiz zor olurdu. Bu sadece benim için değil, Leyal için de geçerliydi. Bizimle sevgili olan, bir zaman sonra eminim ki tekmeyi basardı. Nereye gittiği, nereden geldiği belli olmayan, gece gündüz çalışan, yüzünü bile zar zor gördüğü birini kim isterdi ki?

Esnedim. Gözlerimi yalnızca bir anlığına kapadım.

"Ay senin uykun var ya."

"Yok," dedim gözlerimi açmadan. Başımı mindere yasladım. "Sadece gözlerimi dinlendiriyorum."

"Bu, otobüs yolculuğundan. Çok yoruldun kızım. Otogar dolusu paran var ama bir uçağa bile binemiyorsun."

"Otobüs yolculuğundan şikayetçi değilim. Ayrıca sen de otobüs yolculuğu yapıyorsun ve uçak dolusu paran var."

Kıkırdadı. İkimiz de abartmaya bayılırdık. Elbette o kadar paramız yoktu ama iyi kazanıyorduk.

"Bu hafta sonu Göçebe ile buluştum. Sana selam söyledi."

Gözlerimi açtım. "Bu kız neden bir tek benimle buluşmuyor?" diye sordum. Göçebe ile de gerçekten iyi arkadaştık ama benimle buluşmak istemiyordu. Gerçi kiminle görüşeceğine o karar vermiyordu. Üstlerimizden emir geliyordu ve buluşuyorduk. Bu ya bir görev için oluyordu ya da istihbaratın saklı kalma durumuna göre oluyordu. Yine de garipti.

"Ne konuştunuz?"

"Bana katılacağın görevin detaylarını verdi. Şu İvan Möhler. Benim de yanında olmamı istiyorlarmış. Senden önce söylediler yani."

"Güzel ben de bunun için onlarla konuşacaktım."

"Gerek kalmadı," dedi omzunu silkerek. Ayağa kalktı. "Ben gidip kahvaltı hazırlığına devam edeyim. Sen de üstünü çıkar ve biraz uzan. Akşama operasyondayız."

Dişlerimi sıktım. "O piçin iç organlarının yerini değiştireceğim."

Sırıttı. "Şimdilik sadece kur yapıyoruz. İç organlar yok."

*

Arabayı Leyal kullanıyordu ve ben de bu sayede rahatça e-postalarımı kontrol edebiliyordum. Çankaya'nın en ünlü ve lüks restoranına gidiyorduk. Göçebenin verdiği istihbarata göre bu akşam adamımız orada yemek yiyor olacaktı. Üstelik yalnız da olmayacaktı. Bu adam kırmızı bültenle aranmasına rağmen ona arka çıkanlar vardı. Bu yüzden ülkemizde asla tutuklanmıyordu. Elini kolunu rahatça sallayarak etrafta dolaşabiliyordu. Ona arka çıkanın kim olduğunu bilmesek de herkes onun tarafında değildi. Ülkemizde kadın ticareti yapmaya başladığında bombanın fitilini ateşlemişti. Amacımız ona yardım edenleri ortaya çıkarmak ve İvan piçini kendi çöplüğüne göndererek tutuklanmasını sağlamaktı.

Lakin bu teşkilatımın amacıydı. Ben onu biraz -belki biraz daha fazla- hırpalamak istiyordum. İşe erkeklik organını kesmekle başlamak aklımda olan ilk şeydi. Penisini ona yedirmekten zevk alabileceğimi düşünüyordum.

"Müzik açsana," dedim Kavur'un attığı mesajlara göz gezdirirken.

"Ne istiyorsun?" diye sordu. Telefonunu hemen arabaya bağladı. "Eğlenceli bir şeyler olsun. Doksanlara ne dersin?"

"Güzel fikir. O zaman Seda Sayan geliyor!" diye bağırdı. Çalan şarkı Ah Geceler'di. Kahkaha attım. Yerimde dans eder gibi kıpırdanırken, "Güzel tercih," diye mırıldandım.

Kavur, anlık attığı mesajıyla nerede olduğumu soruyordu. Şarkıyı mırıldanarak, "Evdeyim," yazdım ve gönderdim. Bunun yeterli olmayacağına karar verdim. Onu ikna etmek için yalanımı detaylandırmam gerekirdi. Düz olan her şey kendini ele verirdi.

📩Çaykara: "Sen beni kontrol mü ediyorsun? Merak etme, görevden vazgeçtim dedim ya. Çünkü beni bir tercih yapmaya zorladın🌷"

Ekranımda yazıyor yazısı belirdiğinde ofladım. "Peşimi bırakmıyor."

"Kavur mu?"

"O tabii, kim olacak."

📩Kavur: "Otur oturduğun yerde Çaykara. Ve lütfen sana inandığım için beni pişman etme."

📩Çaykara: "Ah geceler, sensiz geceler, kâbus gibi çöker geceler Kavur. Ben seni seçtim. İkisini de alamıyorsam seni alırım. Bana destek olmaya devam ediniz hocam🌷"

Şarkıyı hem ona yazdım hem de kendi kendime mırıldandım. Gerçekten yaptığı buydu. Ya ben ya o görev demişti. Onu seçmiştim elbette. Nasılsa haberi olmayacaktı.

📩Kavur: "Daha bir şey demiyorum. Sen uslanmazsın. Bana buradan şöyle şeyler yazma."

📩Çaykara: "Başka yazacak yer mi var Kavur🌷"

Yazdığıma güldüğüne emindim. Acaba nasıl gülüyordu?

📩Kavur: "Erken uyu bugün. Uslu dur. Ve yarın sabah sana gönderdiğim çiçekleri karşılamaya hazır ol. Bu beni dinlediğin için bir ödül."

📩Çaykara: "Göçebe iyi çalışıyor. Bir ay içinde iki kez çiçek mi? Onları da çöpe atacağım🌷"

📩Kavur: "Onları atmadığını biliyorum. İyi geceler, öpüldün."

Bunu hep yazıyordu ama ben yanaklarımın kızarmasına asla engel olamıyordum. Öpüldün. Parmak uçlarımı dudaklarıma dokundurdum. İç geçirirken telefonumu çantama attım.

Derin bir nefes aldıktan sonra, "İyi görünüyor muyum?" diye sordum.

Leyal bana yandan bir bakış attı. Sonra da direksiyonu tek eliyle kavrayarak diğeriyle önünde dikey bir şekilde göğüs dekoltesi çizdi. "Felaket-ül meme teşkilat."

Kahkaha attım. "O ne be?"

"Teşkilatımızın en güzel memeli kızısın."

"Leyal!" dedim gülmeye devam ederek. Onun o anlama gelmediğine emindim. Hatta bir anlamı bile olamazdı.

"Varmak üzereyim kızım. Rujunu tazele. Sen adamın kucağına atlarken ben seni koruyor olacağım."

Çantamdan rujumu çıkardım. "Sanki buna ihtiyacım olacak da."

"Biliyorum," dedi müziğin sesini kısarak. "Sen beni bile devirirsin."

Onun üzerinde altın rengi ışıltıları olan, saten kumaştan kısa bir elbise vardı. Ben ise bugün için siyah tercih etmiştim. Elbise ancak kalçalarımı kapatıyordu. Göğüs dekoltesi yoktu. Yani dekoltenin yalnızca adı vardı. Göğüslerim iki dolgun tepecik halinde elbisenin kalp yakasından taşıyordu. İnce askılardan biri kopacak olsa... Bunu düşünmek istemiyordum.

Rujumu sürmeyi bitirdiğimde Leyal arabayı Terassa Restoranın önüne park etti.

O anahtarları bizi karşılayan valeye teslim ederken girişte bekledim. Topuk boyum on santimden fazlaydı. Şu halimle Leyal'in topuksuz haline ancak yaklaşabilmiştim.

Bizi karşılayan halkla ilişkiler sorumlusu kızla içeriye adımlarken topuklarımdan çıkan sesler beni olmak istediğim kadın kıvamına yaklaştırıyordu. Omuzlarımı dikleştirdim. Bir an için nefesimi tuttum ve önümde biriken dalgalı saçlarımı geriye savurdum.

İçerisi tıklım tıklım doluydu. Tüm mobilyalar koyu renkti ve mekândan lüks fışkırıyordu. Yani buradaki herkes zengindi. İvan denen piçin burada nasıl takılabildiğini düşünmek istemiyordum. Zira aklıma zorla kaçırılıp satılan kadınlar, çocuklar geliyordu. Onları satarak kazandığı parayı böyle yerlerde yemesi mide bulandırıcıydı.

"Masanız hazır," diyen kızı takip etmeye devam ettik. "Size en güzel masayı hazırladık."

"Teşekkür ederiz," diye mırıldadım. Bakışlarım onu görebilmek maksadıyla herkesin üzerinde teker teker ve dikkatlice dolaşıyordu. Henüz gelmemiş olabilir mi diye düşünürken onu gördüm. Avına kilitlenen kartal edalarında yürürken biraz daha salındım. Leyal bizi masamıza yönlendiren kızı takip ederken adımlarım yavaşladı. Sonra da bir anlığına duraksadı. Yüzümde etkisi süren tebessüm sadece maskemi düşüremediğimdendi. Yoksa şok içerisindeydim.

Lanet olsun? Onun burada ne işi vardı?

Ali Cihan Gencer bakışları bana kilitlenip kalmış halde sandalyesinde dikleşti. İvan'ın yanındaki masada oturuyordu. Yanında biri daha vardı. Onu da tanıyordum. Sencer denen pislik.

Leyal'in, "Balca" diye seslenmesiyle birlikte yaşadığım şok anından sıyrıldım ve yutkundum. Dudaklarımı ıslattıktan sonra buraya girdiğimde takındığım keyifli ifadeye büründüm.

Onu görme Balca. Onu görme. Onu görme.

Şansıma masamız Ali Cihan'ın masasının tam karşısıydı ve oturduğum yerden beni kabak gibi görebiliyordu.

Leyal sandalyemdeki rahatsız oturuşumdan anlayarak, "Ne oluyor?" diye sordu.

"Oradaki," dedim ama onu göstermeye kalkışmadım. Yalnızca kaşımla baktığım yeri işaret ettim.

"Ne var orada?" diye sordu ama o da gösterdiğim yere anlamasına rağmen dönüp bakmadı. Dikkat çekmemek önceliğimizdi.

"O," dedim yutkunarak. "Ali Cihan. Abimin arkadaşı olan. Ankara'ya adım atmam demişti ama o burada," diye fısıldadım.

"Oha," dedi dudakları kocaman bir O şeklinde kalırken. "Kızım onun burada ne işi var?"

"Ne bileyim Leyal," dedim tersler gibi. Canım çok sıkılmıştı.

Sandalyesinde oturduğu pozisyonu biraz çevirdi. Bunu dikkat çekmeden yaptı. Masadaki su bardağını eline aldı ve yudumlarken gösterdiğim yere baktı. Minik bir yudumun ardından bardağı masaya bıraktı ve gözlerini büyüterek bana baktı. "Allah çarpsın ki içeriye girdiğimiz andan beri sana bakıyor. Dikkatimi çekmişti ama dedim ki herhalde çok beğendi. Gözlerini bir an için bile senden çekmedi. Hipnoz olmuş gibi kızım. Seni takip ediyor olmasın. Böyle tesadüfün içine sıçarlar. Buna tesadüf diyene de."

Saçmalıyordu. Ali Cihan akşamın bir saati, bu kadar lüks bir restoranda -insanlar burada bir akşam yemeği yemek için lüks bir otomobilin yarı fiyatını bırakıyordu- karşıma neden çıkıyordu bilmiyordum ama burada oluşunun nedeni ben olamazdım.

Bakışlarımı ondan olabildiğince uzakta tutmaya devam ettim. Onun yüzünden avımı da göremiyordum. Leyal'e, "Bakıyor mu?" diye sordum. Başını salladı. Elini ağzına gölgeleyerek, "Yanındaki it kim?" diye sordu. "Ben neden bu ikisinin başımıza bela olacağını düşünüyorum."

Sadece bir anlığına Ali Cihan ve arkadaşına baktım. Gerçekten ikisi de başıma bela olacak gibi bakıyordu. Ali Cihan'ın kaşlarının arası çatmaktan kapanmıştı. Yüzünde şok içeren bir ifade vardı. O da beni burada görmeyi beklemiyordu değil mi? Benim ailemin evi bile ipotekliydi. Böyle biri, bu kadar lüks bir yere nasıl gelirdi? Galiba ne düşündüğünü biliyordum.

"Asıl bomba," dedi Leyal. Bakışlarımı ona çevirdim. "Adamımız gidecek gibi görünüyor. Az önce bir telefon aldı ve toparlanıyor sanki. Kendini kucağına biraz daha atmazsan kuş kafesten kaçacak ve biz böyle ballı fırsatı bir daha yakalayamayacağız."

İvan gerçekten toparlanıyordu. Telefonunu cebine kaldırdığını ve karşısında oturan adamla tokalaştığını gördüm. Leyal haklıydı. İyi de ben bunu Ali Cihan'ın gözü önünde nasıl yapacaktım? Sıçayım ya! Ne olacaksa olsundu. Bu her şeyden önemliydi. Ayağa kalktım ve dikleşerek bir adım attım. Lakin attığım o ilk adımda yerimde tutkal ile yapıştırılmış gibi kaldım. Ali Cihan'da ayağa kalkmıştı ve üstüme doğru öfkeli bakışlarla geliyordu. Gözleri ile resmen gözlerime ateş ediyordu. Nefesim kesildi, kalbim sıkıştı. Ne oluyordu bu sıçtığımın yerinde?

Ali Cihan

Hiçbir şey yapmayacaktım. Bu onun göreviydi ve o bu göreve katılmayacaktı. Ben de onun buraya gelmediğinden emin olduktan sonra kalkıp gidecektim. Burası gerçekten rezil bir yerdi. İnsanlar yemek yemek yerine birbirlerinin pahalı parfümlerini yiyordu. Sohbetler para üzerine dönüyordu. Üstelik son bir saattir sağımdaki masada oturan kadının göz tacizinden kurtulamıyordum. Böyle bir yere üstüne para verseler gelmezdim. İşte bu yüzden çaylakları seçiyor ve böyle görevlere gönderiyorlardı. Lakin bu görev çaylak görevi olmaktan çok uzaktı. Solumdaki masada oturan adam, İvan Möhler leş yiyicisiydi. Kimseye acıması yoktu. Kimseye güveni yoktu. Yanına yaklaşanı öldürmekten geri durmazdı. Çaykara'nın onunla hiç şansı yoktu.

"Yemekleri çok iyi," diyen Sencer'e ters bir bakış attım. "Birimizin bir şeyler yemesi güzel. En azından fazla abes durmuyoruz."

Ağzına altın folyo ile kaplanmış, ne eti olduğunu bilmediğim büyük bir dilim attı. Yediği dana eti olamazdı. Zürafa falan olmalıydı. Lakin menüdeki fiyatı görmüştüm. Zürafa bile bundan daha az ederdi.

"Göçebe onun buraya geleceğinden emin gibi konuşuyordu," dedi Sencer ağzındakini çiğnerken.

Göçebe'nin söyledikleri genelde gerçekleşirdi. Ben ne kadar Çaykara'yı ikna etmiş olsam da. Öyle olmamasını umuyordum.

"Evde olduğunu söyledi Sencer. Umarım gelmez." Altınlı etinden bir diliminden daha aldı ve çiğnemeye başladı. "Oğlum buraya yemek yemeğe mi geldik," dedim ters bir tonda. Oturduğumuzdan beri tıkınıp duruyordu.

"Parasını ödedik, boşa mı gitsin? Sen önündekini yemeyeceksen ben onu da alayım," dedi parmağıyla tabağımı işaret ederek.

"Zıkkım ye Sencer. On dakika daha duralım, gelmezse kalkacağız. Yetti, burada olmak bile beni geriyor."

"Zaten gelecek olsa tam da şu sıralar burada olması gerekirdi. Göçebeyi dinlememeliydik. Kız sana gelmeyeceğim dedi. Sözünü tutmayacağını neden düşündün ki?"

Bunu bilmiyordum. Galiba onun karakteri yüzündendi. Ucunda ne olursa olsun o hedefinden asla şaşmayan bir yapıya sahipti.

Önümdeki boşalmış su bardağına baktım. Gözlerimle garsonu bulmaya çalıştım. Büyük mekân olduğu için var olan bütün garsonların bir müşteri ile ilgilendiğini fark ettim. Bakışlarımı önüme indirecekken bir çift bal rengi gözde kaldım. Kalbim tekmeyi göğüs kafesime geçirdi. Bir kere daha. Bir kere daha.

Sırtım kasıldı. Kalbim atmaya devam ediyor muydu? "Balca," dedim bir fısıltı gibi. "O burada ne halt edi-"

Yanında sarışın bir kız belirdi. Onunla göz teması kurup başını salladığında yutkundum. Zihnim bana derinlerden bir bilgiyi çıkardı ve önüme koydu. "Sızı'nın saçları çok açık bir sarı." Bunu bana ilk tanıştığımız zamanlarda Çaykara söylemişti. Sonra Çaykara'nın dün geceki yazışmamızda söylediklerini hatırladım. "Sızı da göreve benimle gelecekti ama sayende o da katılamayacak. Çünkü ben gidemiyorum!"

"Oradaki," dedim boğuk bir sesle. Derin bir nefes aldım. Buna ihtiyacım vardı. Sencer yüzüme baktı. "Sorun ne?"

Çaykara ve Balca kafamda yan yana geldi. Balca ile geçirdiğim iki hafta zihnimden hızla aktı. İmkânsız aşk, senin yaşlarında, bana çiçekler gönderiyor, Ankara'da yaşıyorum, tek başıma kalıyorum, arada bir kız arkadaşım da gelip bende kalıyor, tıp mezunuyum, adli tıp...

En son Truva atında durduğumda üzerindeki kıyafetlere baktım. Şehrime geldin, gizlice girdin, sen olduğunu anlamadım... Karşımda duran kadın ne Balca'ydı ne de Çaykara. O ikisiydi!

İki hafta öncesi tanıdığım kız ile yedi yıl boyunca yazıştığım kız iç içe geçti. Zihnim hala algılamakta sorun yaşıyordu ama geçen bütün zamanlar Çaykara ile doldu. Balca oydu. Ona karşı hissettiğim ama hep reddettiğim çekim bu yüzdendi. Kafamda hala oturtamadığım şeyler olmasına rağmen bir süreliğine bunu düşünmeyi reddettim.

"O olduğuna artık o kadar eminim ki. Sencer, kalbim durdu!"

"Geldi mi?" dedi panikle ağzını peçeteye silerek. Omzunun üzerinden arkasına baktı.

"Atmıyor Sercer," derken belirginleşen gözlerini benimkilerle buluşturdu. "Bu kız Yalvaç'ın kardeşi ve... Meğer yedi yıldır yazıştığım, yüzünü bir kere göremediğim Çaykara'nın ta kendisiymiş."

"Bu kız gemiye gelen kız değil mi?" diye sordu. Başımı salladım ancak bunu yaparken bile gözlerimi Balca'dan ayırmadım. "Burnumun dibindeymiş, burnumun," dedim onun gözlerine bakmayı sürdürerek. Ondan gözlerimi alamıyordum. Olduğu yerde kalakalmıştı. Hiç kıpırdamıyor, o da gözlerini benden çekmiyordu. "Yedi yıldır itler gibi sevdiğim kız Yalvaç'ın kardeşiymiş. Ailesi karşı evimde oturuyormuş, oraya gelip gidiyormuş, iki hafta boyunca gerçekten benimmiş ama ben onu almamışım!"

"Ne sikik durum. Şimdi ne yapacaksın? Yanına gidersen işini tehlikeye atabilirsin. Belki de çoktan... Ali Cihan iyi misin?" Bakışlarını omzunun üzerinden masasına geçip oturan Balca'ya çevirdi. "Yalnız ikisi de niye bu kadar açık giyinmiş?"

Sorularına bir son vermesi için masanın altından dizine tekme attım. "Geriyorsun beni. Sana ne!"

"Seni geren ben değilim. Böyle bir şey benim de başıma gelse gerilirdim. Ona senin için ümitlenmemesini söylemiştim. Meğer çoktan... Ya seni tanıyorsa. Kavur olduğunu biliyorsa..." diye aklındakileri bir fısıltı gibi sıraladı.

Başımı olumsuz anlamda salladım. "Bilmiyor. Bu imkansız. Olsa anlardım. Oğlum ben bile anlamadım. İnsan böyle bir şeyi nasıl anlar ki?"

Ben bunu söylerken Balca ayağa kalktı. Bakışları artık bende değildi.

"Ulan Sencer!" dedim ayağa kalkan Balca'dan gözlerimi ayırmadan. "İvan'a gidiyor. Dikkatini çekmeye çalışacak." Sonunu düşünmeden ayağa kalktım. Elimden kurtuluşu yoktu. Sözünü tutmamıştı ve ben devamını getirmesine izin vermeyecektim.

Attığı ilk adımda duraksadı. Gözleri gözlerime kilitlenirken ne yapacağımı ifademden okuyormuş gibi gözlerini kıstı.

Buradan sonrası yok. Buradan sonrası ben. Seni buldum. Seni aldım.

Ona yaklaşmama çok az kala bir an için titrediğini fark ettim. Evet, yapacaklarımdan korkmalıydı. O andan sonra hiçbir şeyi umursamadım. Kolundan tuttum. Teni buz gibiydi. Sıcak avucum incecik kolunu sardı. İrileşmiş gözlerine baka baka onu restoranın en kuytu köşesine doğru çektim. Ayağındaki topuklular yüzünden adımları karışırken nefesi kesilmiş, şok yüzünden dilini yutmuş gibiydi. Ondan farklı değildim. Yalnızca bende dışa yansımaları daha farklıydı. Öfkeliydim.

Onu restoranın tuvaletlerinin önünde duvara yasladım. Elimi yüzünün yanından duvara bastırdım. "Ne- ne-" diye bir şey geveliyordu. Sonunda, "Ne yapıyorsun Ali Cihan?" diye sormayı başardığında irice açılmış bal rengi gözlerine gözlerimi kilitledim. Sen benim deli balım mısın?

"Senin burada ne işin var?" diye sorarken gözleri dudaklarım ile gözlerim arasında hızla mekik dokuyordu.

Duvardaki kolumu kıvırdım ve aramızdaki mesafeyi sıfırladım. Dudaklarımı kulağına yaklaştırdım. Saçlarının kokusu burnuma doldu, ruhuma sindi. Derin bir nefes aldım. Tanıdıktı. Aynı kokuyu arabamda, gemimde, evimde, her yerde almıştım. Bu Çaykara'mın kokusuydu. "Asıl sen burada ne yapıyorsun?" diye fısıldadım. Konuşurken dudaklarımı gıdıklayan saçları benden çok onu ürpertti.

Bölüm Bitti...

Beğeni ve yorumları unutmadık değil mi :)

Yarın da bölüm istediğinizi biliyorum :)

Bölüm sonu

2 yorum