2. BÖLÜM
DELİ BAL
*
ALİ CİHAN
Evime doğru attığım adımlar karışıyordu. Geri dönüp çok şey söyleyesim vardı ama kendimi tutmaya çalışıyordum. Hiç olmadığı kadar pişman hissediyordum. Ali Cihan Gencer çocukluğunda bile aklı başında biriydi ve şöyle bir durumun içine kendini düşürmemişti. Annemle Zehra'nın sözünü dinlemek en başından hataydı. Az önce yaşananları hatırladıkça öfke avuçlarımın arasında sıkı sıkı tuttuğum patlamaya hazır bir bombaya dönüşüyordu. Biraz daha sıksam adımladığım sokağı darmaduman edebilirdim. Allah tam şu anda karşıma belaya susamış birini göndermez miydi? Şöyle yumruğumu yüzüne geçireceğim, evire çevire, Allah ne verdiyse döveceğim, sonuna kadar hak eden...
Dişlerimi sıktım. Burnumdan solurken gözlerim döndü. Dakikalar içinde nasıl bu hale gelebilmiştim? Bu yerden bitme, bacaksız, sadece çeneden ibaret bir kızın başarısı mıydı? İmalı ifadesi, varlığımdan rahatsız oluşu, gözlerinde gördüğüm büyüklenme ve ses tonundaki tersleme... İnanılır şey değildi!
Yıllar öncesine ait onunla birkaç anım vardı. Yüzünü, üzerinden çok zaman geçtiğinden hatırlayamıyordum ama başıma o zamanlar da nasıl bela olduğunu anımsıyordum. Muhtemelen o, beni o kadar bile tanımıyordu.
Yalvaç'ın kardeşi hakkında bildiğim bir şey yoktu. Tıp okuduğunu, Ankara'da yaşadığını ve bir de lisedeyken okuldan kaçmaya çalışırken başıma dert olduğunu biliyordum. Ne var ki sırf annemlerin dırdırından kurtulmak için o dükkana gitmiş ve onu yalnızken yakalayıp görüşmeye çalışmıştım. Bunu yapmamdaki neden ona ilgi duymuş olmam falan değildi. Anneme rahatça gittim, gördüm ve beğenmedim diyebilmek içindi. Yıllardır evlenmem için diretmelerine bir son verebilmek içindi. Ancak az önce kendimi düşürdüğüm durum yüzünden şimdi anneme bile öfkeliydim.
"Ali Cihan abi!" Derin bir nefes aldım ve duraksayarak sokağın karşısından seslenen oğlan çocuğuna baktım. "Dönmüşsün!" diyerek heyecanla bana doğru koşanın Hasan olduğunu gördüm.
Hasan yan sokakta oturuyordu. Elindeki ekmek poşetine bakarak, "Günaydın Hasan," dedim. "Yine ekmek almak sana mı kaldı?" On dört yaşında olmasına rağmen hem babasının yanında çalışıyor hem de evin tüm alışveriş işlerini o görüyordu.
"Öyle," dedi esmer suratına yansıyan geniş bir gülümsemeyle. Karşıma geçip elini koluma dokundurdu. "Yine bende bu işler. Bir şey değişmedi Ali Cihan abim. Sen nasılsın? Çok kalacak mısın?"
Her zaman yaşına göre büyük konuşurdu. Bu zamana kadar alışmam gerekirdi ama Hasan'ın bu hayattaki rolü ona fazla büyüktü. Tıpkı bende olduğu gibi. "Çok değil. Bir ay buralardayım."
"Ooo," dedi elini havada sallayarak. "Çokmuş Ali Cihan abi. Sen bir geldin mi anca bir hafta durursun. Desene çok göreceğim seni."
"Çok mu özledin oğlum," dedim başının üstünündeki saçları karıştırarak.
"Ne yalan söyleyeyim, sen olmayınca çok karışıyorlar bana."
"Hala dayılık taslamalarına izin veriyor musun?"
Sır verecek gibi bana doğru yaklaştı. "Geçen birinin ağzını, burnunu patlatıverdim. Aynı öğrettiğin gibi." Havada yumruğunu sıktı. Hasan bana Yalvaç'ın on yedi yaşlarındaki halini hatırlatıyordu. Aynı esmer ten, aynı cılız ama güçlü beden.
"Lan," dedim omzunu tutarak. Kendini savunması iyi hoştu ama ben ona ağız burun dal dememiştim. Hak ediyorlarsa haklarından gel demiştim. Aynı kapıya çıkıyordu değil mi? "Bir gören oldu mu?"
"Ayıpsın," dedi kendiyle gururlanır gibi. Yumruğunu göğsüne vurdu. "İcabına baktım. Bir güzel de tehdit ettim. Birine söyle, bu defa çeneni yamulturum dedim."
"İyi demişsin," dedim oflayarak. Şu dediklerini biri duysa çocuk sayılacak birine adam asıp, kesmeyi öğretiyorum sanırdı. "Oğlum güzelce çözemedin mi?"
"Ali Cihan abi," dedi sanki dövdüğü çocuğun nasıl biri olduğunu unutmuşum gibi. "Adam mı sanki onlar? Olsalar her okul çıkışı önümü kesmezler. Mesele sadece ben de değil. Eşkıya gibi herkesin yakasındalar. Biz hak edene hak ettiğini verdik."
Omuzunu sıktım. "Sen yine de çok sorun olursa bana gel. Kendi başına çözmeye çalışma." Küçüktü müçüktü ama kanı deli akıyordu. Olmadık işlere kalkışmasını istemezdim.
Başını salladı. "Sen her zaman buralarda değilsin ki. Erkek adam her şeyin üstesinden gelir. Tıpkı senin gibi." Omzunu silkti. "Balca ablam da gelmiş. Onu da bir göreyim, eve öyle gideyim. Bizimkiler ekmek bekliyor."
Adını duymak bile gerilmeme neden oluyordu. Hasan'ın devamında ne söylediğine odaklanamadım. Gözlerimi sokakta dolaştırdım. En sonunda Niyazi amcanın dükkanına doğru baktım. "Orada," dedim belli belirsiz kafa işaretiyle.
"Ne dedin abi?" deyince Hasan, fazla içime konuştuğumu anlayıp, "Balca mıdır nedir, orada," dedim ters bir şekilde. "Eve geçeyim ben. Sonra uğra yanıma." Saçını karıştırdıktan sonra apartmana doğru adımladım. Binanın demir kapısını iterek açtım, merdivenleri hırsla çıkarken Hasan'ın tekrar hatırlattığı ayrıntıyı aklımdan çıkarmaya çalışıyordum. İkinci kata varınca zile bastım.
Annemin sesi kapının arkasından yükseldi. "Az bekle! Kapının önünü siliyorum."
Oflayarak ayağımı yere vurmaya başladım. Süre uzarken, "Ben gireyim de öyle sil," diye seslendim. Sesimin haddinden fazla sert çıkmasının öfkemle alakası yoktu. Normali buydu ve annem de bunu bildiğinden gayet rahat bir şekilde, "Bekleyeceksin Ali Cihan. Kurulayacağım, öyle gireceksin," diyordu.
"Zehra!" diye seslendim bu defa. "Şu kapıyı-"
Anahtarım vardı. Niye zorluyordum ki. Anahtarları cebimden çıkarıp anahtar deliğine taktım. Ben çevirip açarken, annem ittirip kapattı. Hayda!
"Sana bekle dedim deli oğlan."
Bu kapıyı bana neyin açtıracağını biliyordum. "Kızla görüştüm," dedim alçak bir sesle. Kapının kolu çevrildi ve tak diye açıldı. Annem bir eli vilada sopasında, diğer eli belinde yaşlılığın puslandırdığı kara gözleriyle şaşkınca bana bakıyordu. "Balca kızımla mı? Ne çabuk!"
"Tesadüftü," dedim ayakkabılarımı çıkarırken. "Kısa sürdü ve yetti."
İçeriye geçerken sildiği ıslak yere basmamaya çalıştım. "Zehra, anneme neden iş yaptırıyorsun?" diye içeriye bağırıp adımlarken annem paspasın sopasını attı ve ben salona geçerken peşimden geldi. "Zehra bulaşıkları yıkıyor. Bağırma kızıma. Sen onu bunu bırak da o dediğin ne demek, onu de Ali Cihan? Anlatsana, nasıldı?" Sesi heyecanlı çıkıyordu. Boşuna hayal kuruyordu. Beklediği cevapları alamayacaktı.
Koltuğa geçip otururken annem iki elini de beline yerleştirip karşıma dikildi. Tam ağzımı açıyordum ki başını omzunun üzerinden mutfağa doğru çevirdi, "Zehra!" diye heyecanla bağırdı. "Gel kızım, abin Balca ile görüşmüş. Evleniyorlar!"
Ne?
"Yok öyle bir şey," dedim hemen. Zehra yüzünde beşlik simitti andıran sırıtışıyla koşarak salona girdiğinde gözlerimi devirip elimi dizime vurdum. "Bir dursanıza siz. Bir şey olduğu yok, olamaz da."
Fakat annemin de kız kardeşimin de durası yok gibiydi. "Çok güzel kız değil mi abi?" diye sordu Zehra ağzının suyunu yerdeki lacivert halıya akıtırcasına. Bunlar beni anlamamaya yemin vermişlerdi. Sorun işte bu kadar büyüktü. Asıl başımın belaları bu ikisiydi. Kaşımı kaldırdım. Fakat bu defa annem söze girdi. "Ne hanım kız o." Sağ elinin parmak uçlarını birleştirip güzel der gibi önünde salladı. "Tam Ali Cihan'ıma göre. Doktor hem de. Mesleği elinde. Bu aileye onun gibisi gerek. Az biraz dik kafalı ama bizimkini adam eder. Boyu az ufak lakin hayalimdeki gelin de o boylardaydı."
Sipariş üzerine çalışıyorduk sanki. Annemin hayalindeki gelini dinleyecek olsam günler geceler sürerdi. Bu işin Balca ile oluru yoktu. Başkasıyla da yoktu.
Evlenmeyi düşünen biri değildim. En azından aklımdakinin dışında biriyle. "Boşuna hayale kapılmayın. Bu işin oluru yok. Konu kapansın," dedim daha fazla uzamasından hoşlanmamış gibi net bir tonda.
Zehra beni duymamış gibi anneme Balca'dan bahsetmeye devam etti. Annem de ona katıldığını belli eden bir ifadeyle sırıttı.
"Ondan iyi yenge adayı düşünemiyorum. Kardeşi Aylin'i öyle güzel seviyor ki anne, annesiymiş gibi."
"Torun istiyorum ben," dedi annem Zehra'ya uyup yine hayallere dalarak. Birbirlerini dolduruyorlardı. "Abin önce evlenecek, ondan sonra Diyar'a birini buluruz. Sonra da sana..."
"Zehra daha küçük," dedim araya girerek. Diğer söyledikleri de kabulüm değildi ama önemli olan şimdilik buydu. "Çalışacağım diyordu. O kadar öğretmenlik okudu! Boşa mı gitsin?"
"Ben de evlenme meraklısı değilim," dedi Zehra gözlerini devirerek. "Ama önemli olan bu değil abi. Balca güzel kız. Ondan güzelini, aklı başında olanını hayatta bulamazsın. Benim endişem bu. Biri istemeye gelecek, sen yine bekar kalacaksın diye korkuyoruz."
Allah Allah, duyan de beni umutsuz vaka sanırdı. "Bakın," dedim yılgın bir tonlamayla. "Sizin ipinizle kuyuya inilmeyeceğini bir kez daha anladım. Defalarca beni rahat bırakın, evlenmek istemiyorum dedim ama çete kurdunuz. Bu Balca mıdır, her ne ise-"
"Balca," diye doğruladı annem. Umursamadan devam ettim. Adının bir önemi yoktu. "Siz Balca deyince bal gibi tatlı, sevimli bir kız bekledim. Bu kız düpedüz deli bal." Balı da zehri de kendineydi. Beni hiçbiri ilgilendirmiyordu. Ne var ki anneme isteksiz gittiğimi belli edemezdim.
Annem anlamamış gibi kaşlarını çatınca, Zehra araya girdi. "Zehirli diyor." Annem işittikleriyle belindeki elini kalçasına vurdu. Başını sallarken dudakları gerildi. Yüzüme tükürecek gibi bakıyordu. "Uy! Elin kızına!" Zehra devam etti. "Acı diyor, beğenmedim diyor. Başkası alsın, ben bekar gezeceğim diyor! " Annem ikinci kez vurdu. "Benim kız kardeşimin kızına! Dostumun kızına, arkadaşımın kızına!" Onun kim olduğunu biliyordum. "Balca'yı beğenmeyeni Allah çarpar." Ekmek miydi bu kız? Espri yapılacak durumda değildik ama durum o noktaya doğru gidiyordu.
Bizim ailede ortalığı alevlendirmek Zehra'dan sorulurdu. Üstüne hayatta tanımazdım. Annemin Balca'ya duygusal anlamda yükselmesinin nedeni de kesinlikle oydu. Alevlenen annem de önünde başka ateş tanımazdı. Üzerine basar geçerdi. Ardına katar yine de bildiğini okurdu.
Fakat ben de onun oğluydum. "Beğenmedim anne," dedim vurgulu bir tonda. Bu konu haddinden fazla uzamıştı, kapansın istiyordum.
Annem inanmaz gözlerle bakarak bir adımda yanıma yaklaştı. "Neyini beğenmedin? Sen çok mu güzelsin? Hele tipine," dedi elinin biriyle yüzümü işaret ederek. Kaşlarımın arası çatıldı. Bunu beni ele güne durmadan öven Zübeyde Gencer söylüyordu. Üstüme toz kondurmayan, laf edenin gözünü oyan... .
Konuşmanın bitmediğini vurgularcasına, "Gider oğlum," diye yükseldi. "Bu güzellik de kalmaz. Sen neyine güveniyorsun!? Bugün senin gibi sinirli, öfkeli, deli adamı alan varken elinden kaçırmak da nedir? Bak, çok pişman olursun, sonra bana ağlama."
"O kızın gönlü yok. Boşuna hayal kurmayın," dedim Zehra ile ikisine bakarak. "Meymenetsiz suratlı, burnu kaf dağında biri. Dünya güzeli olsa neye yarar! Ben gönlünüz olsun, artık yakamı bırakın diye bir görmeye gittim. Ağzımın payını da aldım. Hepsi sizin yüzünüzden," derken ayaklandım. "Haydi bana müsaade. Bundan sonra bekar bir adam olarak devam edeceğim. Anlaşıldı mı?" Ayağımı yere vurunca Zehra memnuniyetsiz bir suratla başını salladı ama annem dik dik bakmaya devam ediyordu. Annemi maalesef dünya üzerinde ikna edebilecek hiçbir şey yoktu. Keyfim şimdi yerine gelmişti. Bu işten de sonunda böylelikle kurtuluyordum.
*
BALCA
Abim, "Sen neden sinirlisin bu kadar?" diye sorduğunda bardak rafını düzenlemeye devam ederek omzumu silktim. Arkadaşının bir adi olduğundan ona bahsetmek istemiyordum.
"Yol yorgunluğu. Sana öyle geliyor. Ben iyiyim."
"Geldiğimden beri aynı bardağı rafta çevirip duruyorsun."
Kasadaki sandalyede patron edalarında oturan abime omzumun üzerinden yan bir bakış attım. "İstediğim gibi olmamış demek ki. Hem senin işin yok mu? Gidip dükkanını açsana. Öğlen oldu."
Abim omzunu silkti. "Bugün açmayacağım."
"O neden?" Raftaki bardakları rahat bırakıp ona doğru adımladım. Masanın diğer tarafındaki sandalyeyi çevirdim ve ona doğru oturdum. "Bir şey mi oldu?"
Bugün çarşambaydı. Mahalle pazarı vardı ve akşam üzeri satış yapma şansı daha fazla oluyordu.
"Bugünü sana ayıracağım. Kızım, yeni geldin. Dur da bir hasret gidereyim."
"İki hafta buradayım abi. Bugün mobilyacı müşteri dolup taşabilir."
"Dolsun, taşsın," dedi abim sırıtarak. "Senden önemli mi Balca?"
Onunkine benzer geniş bir gülümsemeyle, "Değil mi?" diye sordum. Borçlarımız vardı. Hepimizin çalışması gerekiyordu.
Abimin bir mobilya dükkanı vardı. Masalar, dolaplar, sandalyeler yapıyordu. Hepsi değerli ahşaplardan, el işçiliği oluyordu. O bu konuda hep çok yetenekli olmuştu ve sadece Çanakkale'ye değil, Bursa ve İzmir'e de gönderimini sağlıyordu. Marina da kiraladığı bir teknesi vardı. Onunla teslimatlarını gerçekleştiriyordu.
Güzel sanatlar mezunu babanın çocuğundan farklı bir şey beklenmezdi sanırım. Aylin de resim konusunda çok yetenekliydi. Bir tek ben farklı bir alan seçmiştim. Bu da hayallerimizi çizen kader yüzündendi. Aslında benim de resmim hep iyiydi. Tıp okumasaydım kesin güzel sanatlar okuyor olurdum.
Abim dalgınlığımı fark ederek, "Seni bir yerlere götüreyim," dediğinde ona baktım. Dirseklerini masaya dayayıp ellerini önünde birleştirdi. "Hep söylenir durusun sen. Bana zaman ayırmıyorsun diye."
"Ölüyor muyum?" dedim elimi yanağıma dokundurarak. Oradan alnıma çıktım. "Bilmediğim bir hastalığım mı var?" Hangi dağda kurt ölmüştü?
"Tövbe," dedi abim kızar gibi. Bir babam bir de abim ölümle şakayı sevmezdi. Mesleğim kadavralarla ilgiliydi. Bu da hayatın şakası olsa gerekti.
Tebessüm ettim. "Nereye gideceğiz," dedim onu taklit edip dirseklerimi masaya dayayarak. "Güzel giyinmem gereken bir yer mi yoksa böyle olur mu?"
Elinin birini çözdü ve yüzüme gelen saçı kulağıma sıkıştırdı. "Sen her halinle güzelsin, nasıl gelirsen gel derdim ama böyle olmaz."
Burnumdan güldüm. "Yalandan kim ölmüş."
"Tabii, kızım. Abinim diye demiyorum. Sen bizim sülalede, hatta Çanakkale'de Aylin'den sonra en güzelsin. Şu gözlere bak." Gözümün içine gözü titreyerek bakınca neredeyse ağlayacak gibi oldum. Ben çok şanslıydım değil mi böyle bir abim olduğu için?
"Oy," dedim elimin içini sakallı yanağına kapatarak. "Abim benim ya. Sen kendi yüzüne baksana. En güzel ikisi orada."
Abimle hep iyi anlaşırdık ama neticede normal abi kardeşler gibiydik. Aramızda tastamam on yaş olunca onun aşk hayatı çok önce başlamıştı. O başka kızlara fazla fazla zaman ayırırken beni boşlardı. Ne var ki artık büyüyorduk. O da ben de değişiyorduk. Birbirimizin değerini daha iyi anlıyorduk.
"Bu kadar yeter. Hadi git giyin. Ben babamı beklerim. Gelmezse de ararım."
"Ee, sen?" dedim ayağa kalkarken. "Hem ne giymeliyim ki? Nereye gidiyoruz, söylemedin."
"Çok abartma şık bir şeyler olsun. Seni merkeze yeni açılan bir restorana götürteceğim. Şimdilerin gençleri hep orada takılıyor."
Dudağımı büktüm. "Yemek mi yiyeceğiz? Bu mudur yani?"
"Kızım sen beni dinlesene, git giyin. Orası bildiğin restoranlardan değil."
"Ha, tamam. Sana o zaman güveniyorum Yalvaç Zorlu. Ne de olsa kızları götürecek eğlenceli mekanları en iyi sen bilirsin."
Gözlerini devirip sabır çekti. "Neyimi gördün oğlum?"
"Oğlum dediğine göre bir süredir hayatında kimse yok." Yok mu der gibi baktım. Abim ayaklanacak gibi oldu. "Balca!" Gözlerini belirginleştirince aynı bana benziyordu. Güldüm.
"Tamam," diyerek arkama bile bakmadan cam kapıyı itip çıktım. Evden ikinci kez çıktığımda annemi tembihlemiştim. Aylin eve geldiğinde evde olmak ve onu karşılamak istiyordum. Bana haber verecekti ve ben de bu zevkten mahrum kalmayacaktım.
Ayağımda siyah ince topuklu önü kapalı, rugan ayakkabılar vardı. Omzumda ise ayakkabılarımla uyumlu küçük bir çanta asılıydı. İşim gereği böyle ayakkabıları pek giyemiyordum. Ancak her kadın gibi ayağıma geçirdiğim o ilk anda auram, özgüvenim, ne varsa ayaklanıyordu. İnsan kendini kadın gibi hissediyordu. Benim gibi kısa boylu olanlar için bu çarpı ikiydi. Boyundan kalın bağlı, sırtı açık, siyah kısa elbiseme abim laf edeceği için yarı saydam, siyah kilotlu çoraplarla tamamladığım kombinim bu mahalleye biraz fazlaydı. Bunun farkındaydım. Etrafıma çekinen bakışlar atarken topuk seslerim hiç yardımcı olmuyordu.
Babamın dükkanının olduğu taraftan gür ve uzun bir ıslık sesi duydum. Bakışlarımı çevirmemle abimi yanında Ali Cihan ile görmem bir oldu. Topuklarım takılırken adımlarım karıştı ve olduğum yerde duraksamak zorunda kaldım. Şaka!
Eğer ikisi de üzerine takım çekmemiş olsaydı bunun bir şaka olduğunu düşünmezdim. O da mı bizimle geliyordu? Yemek daha yemeden zehir zıkkım olmuştu. Benden bu kadardı.
"Gelsene!" diyerek güldü abim. El salladı. "İyice utangaç bir şey olmuşsun sen. Alt tarafı ıslık çaldım. Ali Cihan çalsa ne yapacaktın acaba?"
"Ne alaka!" Kızar gibi çıkan ses tonum Ali Cihan'ın kaşlarının çatılmasına sebebiyet verdi.
"Gür çalıyor, mahalle inlerdi, güzelliğini herkes görürdü," diye açıklama yapan abime ters ters baktım. "Abart! Bu kadar övgüden sonra benden gerçekten bir şey isteyeceğini düşünmeye başlıyorum."
Abim Ali Cihan'a yaklaştı, oldukça kısık sesle bir şeyler söyledi. Ben ne konuşulduğunu duyamazken ayağımdaki topuklularla onlara doğru hızla adımlamaya başladım. Hakkımda atıp tutuyordu değil mi? Hızımı alamayıp ikisinin dibine girerken, abim bana bakıp sırıtarak, "Arabamı sattım Balca," dedi. "Borç vereceksen, alırım."
"Nasıl ya!? Gitti mi bizim yavru Şahin?" Abim ilk arabası Şahin'di ve arabasını çok sevdiğinden hiç değiştirmemişti. Nasıl satardı? Bu bende şok etkisi yaratırken Ali Cihan'ı falan unutmuştum. "Şaka yapıyorsun değil mi?"
"Ee, kızım," dedi abim. "Seni okutmak kolay mıydı?"
"Ne zaman oldu bu?" Oturup ağlardım. "Geçen yıl. Sen staja başlayınca para gerekti."
"Abi..." Benim yüzüm düşerken o gülümsüyordu. "Senden kıymetli mi? İstesem o zaman isterdim. Zor geliyor, para falan gönderemem, başının çaresine bak," derdim.
"Bunu yapmamalıydın," dedim çatallı çıkan sesimle. Benim param vardı ama ailem bilmiyordu. Kimse bilmiyordu. O parayı şu an için kullanamıyordum. Bilseydim onları zora sokar mıydım? Abim kocaman eliyle kolumu sevdi. "Şimdi Ali Cihan abin bizi bırakacak. Sonra araba nerede diye mızırdanma."
Kalbim yaralanmış gibi hissediyordum. Sıkıntıyla oflayarak saçlarımı üstten tutup diğer tarafa yatırdım. "Gitti yavru Şahin! O senin her şeyindi."
"Olsun," dedi abim gülerek. "Büyüdük artık. Araba sevdası mı kaldı?"
"Sana geri alacağım onu. Kime sattın? Tanıdık mı?"
Abim sesli güldü. "Şişko Hamdi aldı."
"Şişko Hamdi?" Onu tanımıyordum.
"Tanımazsın. Onun bindiği arabadan hayır gelmez artık. Hem sonra yeni araba alacağım. Sıkılmıştım."
Yalan söylüyordu. O başka araba alsa da yavru Şahin'den vazgeçmezdi. Maneviyatı yüksek şeylerden vazgeçmek kolay mıydı? İleride onun için garaj bile yapacağını söylüyordu. Ama o benim için... Yutkundum. "Şu paranın," dedim omzumu silkerek. "Gözü kör olsun emi!" Topuğumu yere vurdum.
"İyiyiz ama şimdi. Bak arabayı satınca toparladık." Görüntüde öyleydi. Yığınla borcumuz vardı. Oturduğumuz ev bile ipotek altındaydı. Beş yıl önce babaannem ile dedemin Adatepe'deki evi yanmıştı. Yangın komşusunun da evine sıçrayınca iyice büyümüş, iki evi de yutmuştu. İkisi de tarihi binaydı ve oturulmaz hale gelmişti. Dedemlerin tek çocukları babam olunca hem dedemlerin evinin masraflarını hem de komşularının zararlarını babam ödemişti. Bu olay bize yığınla borç bırakmıştı. Hala ödüyorduk.
"Şimdi ben işe başladım ya," dedim bir şey yapmam gerekiyormuş gibi. Kafamda kabaca hesap yaptım. "Az da olsa bir şey kazanıyorum. İleride artacak. Geri kalan borcun tamamını ben üstlenirim. Sen de rahat rahat arabanı alır-"
"Balca," dedi abim kızar gibi. "Kızım bir yemeğe gidecektik. Eğlenecektik. Efkar gecesine çevirdin be!"
Ofladım. Beni kolunun altına çekti. Çeşmenin olduğu köşeye doğru adımlarken Ali Cihan'da yanımda yürüyordu. Pek sesi çıkmıyordu. Yoksa farkında olmadan soktuğum laflar işe mi yaramıştı? Ali Cihan Abi...
Ben evlenemezdim. Bir kere buna durumum müsait değildi. Çalışıyordum ve hayat koşullarım hiç kolay değildi. Böylesini kimse kabul etmezdi. Ben de etmezdim. Sürekli seyahat eden bir göçebeyi kim isterdi?
Ali Cihan'ın Şahin olmadığını bangır bangır bağıran, deri koltuklarından bile belli olan siyah arabasıyla Aynalı Çarşı'daki bir restorana geldiğimizde Ali Cihan bir arkadaşını görüp yanımızdan ayrıldı. Bana da nefes almak için alana açıldı.
Burası normal bir restoran değildi. Muhtemelen saatler gece yarısını gösterdiğinde bara dönüşüyordu ve canlı müzik başlıyordu. Yemek masaları pencere önlerine konumlandırılırken salonun en ucundaki pencereden diğer ucundaki duvara kadar siyah, taş bir bar uzanıyordu. Beş adet barmen misafirlere hizmet ederken, içerisi dolu sayılırdı. Abimle en sakin köşeyi seçtik. Pencere önündeki bir tabureyi çekip otururken abim de yanıma oturdu. Hemen barmenlerden birini çağırıp ne istediğimi bile sormadan -çünkü biliyordu- siparişini sıraladı. "Bir alkolsüz kokteyl, iki Tuborg Malt. Çerez tabağı ve meyve de alalım."
"Meyve mi?" diye sordum.
Abimin dudağının kenarı yükseldi. "Alkol almıyorsun. Kemir diye söyledim. Sıkılma. Sonra da yemek yeriz."
Hayatım boyunca bir kere bile alkol almamıştım. İçmek zorunda kaldığım anlarda bile benim için alkol görünümlü içecekler ayarlanmıştı. Prensip meselesiydi. Organlarımı seviyordum ve bunun doktor olmamla bir alakası yoktu. Ya da vardı...
"Sen benden çok yersin. Mobilyacı olmasan kesin manav olurdun." Abim güldü. Çok güzel gülüyordu. Gamzeleri vardı. Tam üç tane. İkisi yanağında biri çenesinde.
Arkadaşını düşündüm. Ali Cihan'ın asık suratı ile abimin güleç yüzü yan yana bile gelemezdi. Sahi nasıl arkadaş olmuşlardı ki?
Gözlerim mekanda onu ararken bulmak hiç zor olmadı. Camın dibindeki masalardan birinde adamın biriyle oturuyordu. Adam kalantor tipli, iri, göbekli bir adamdı. Ülkücü bıyığı vardı. Mekan sahibi olması muhtemeldi. Çünkü eliyle içeriyi işaret edip bir şey anlatıyordu.
Ben ikisini izlemeye devam ederken dalıp gittiğimi fark edemedim. Ta ki Ali Cihan'ın dalgın bakışları benimkine denk düşene kadar. Boş mu bakıyordu, yalnızca tesadüf müydü bilmiyordum ama siyah diyebileceğim kadar koyu renk olan gözlerinden hoşlanmıyordum. Üşüyormuş gibi içim titrerken içeride klima aradım. Vardı ama çok uzağımdaydı.
Gözlerim tekrar ona çevrildiğinde hala beni izlediğini gördüm. Adamı dinlemiyordu. Yüzsüz! O kadar söylediğim şeyden sonra hala ümidi kalmış mıydı? Gerçi bununla ilgili elimde net bir bilgi yoktu ama sezilerime çok güvenirdim. Ali Cihan bugün babamın dükkanına bana alıcı gözle bakmaya gelmişti. Bu aklıma gelince sinirlerim yine tepeme çıktı.
Boş bulunup sesli bir şekilde, "Abi kim bu Ali Cihan?" diye sordum.
Abim birasını yudumluyordu. Bakışları baktığım yere döndü. Arkadaşını görünce, "Arkadaşım dedim ya..." dedi. Bakışları kuşkuyla yüzüme çevrildi. "Sen bizimle gelmesinden mi rahatsız oldun? Ne o bakışlar?"
Nasıl bakıyordum ki? Onun tarafından bile fark edilecek kadar? İtiraz edecekken az ilerimizden birinin, "Ben de onu soracaktım," dediğini işittim. Bakışlarımı çevirmemle Ali Cihan'ı gördüm. Bize doğru adımlıyordu. Dudak falan mı okuyordu? Hayır, az önce olduğu mesafeden bizi duyması imkansızdı.
O daha yanımıza gelmemişken abime doğru yaklaştım ve Ali Cihan'a bakmadan kulağına, "Ondan hiç hoşlanmadım. Haberin olsun. Bizimle gelmek zorunda mıydı?" diye sordum.
Normalde bu kadar kaba biri sayılmazdım. Mekanın bir başından söylediğimi duyan adamın bunu da duyacağını elbette hesaba katabiliyordum.
Nitekim, "Seni hala duyabiliyorum," dediğinde içimi çektim. Ben de bunu istiyordum. Abime arkadaşının yaptığı şeyin benim için bir skandal olduğunu, muhtemelen duyunca onun için de skandal yaratacağını söyleyemiyorsam en azından aynı ortama girmekten kurtulabilirdim.
"Aman ne güzel," dedim kaçış biletimi elimde sıkı sıkı tutarak. "Seninle ilgili düşüncelerimi anladıysan bana müsaade."
Ali Cihan'ın kaşlarının arası çatılırken abim gülüyordu. "İyi anlaşacağınızı biliyordum. Aslında karakterleriniz o kadar benziyor ki."
Ona baktım. Benzemiyorduk. Hem de hiç. Suratsızın tekiydi. Abimle yan yana görmeme rağmen onların arkadaş olmasına inanmakta zorlanıyordum.
"Çok iyi anlaştık," dedim çantamı toparlarken.
"Hiç sanmıyorum," diyerek beni onaylayan Ali Cihan'a ters bir bakış savurdum. O ise zerre etki etmeden devam etti. Hem de gözlerimin içine baka baka. "Kardeşinin kaba tavırlarıyla benim karakterimin bir benzerliği olamaz. Allah sana kolaylık versin."
Ona doğru adımladım ve çantamı omzuma astım. Yüzüne aynı onun gibi birkaç saniye baktıktan sonra, umursamaz bir tavırla, "Allah bir daha karşılaştırmasın," dedim çenemi yüzüne doğru kaldırarak, sonra da kapıya adımladım.
Tam da o sırada çantamda telefonum çalmaya başladı. Çalan zil sesi sadece özel aramalar içindi. Ben çantamı karıştırıp telefonumu telaşla bulmaya çalışırken, benim aksime yalnızca bacaktan ibaret bir kadın mekana giriş yapıyordu. "Kaptan!" diye seslendiğinde onun Ali Cihan'ın misafiri olduğunu anladım. Telefonumu da o esnada bulup çıkardım. Ses mekana dolarken Ali Cihan'a imayla gülümsedim. "Hayırlı işler." Pis herif.
Böyleleri aynı anda bir sürü kızı idare etmeye çalışırdı. Neyse ki gerçek yüzünü çok önceden anlamıştım. Telefonla kapıya koşarken insanlar da içeriye girmeye çalışıyordu. Çağrıyı kapanmadan cevaplandırmaya çalıştığım için acele ediyordum ve birkaçına çarpmak zorunda kaldım.
Sonunda kendimi temiz havaya attığımda telefonu açtım ve kendime en tenha köşeyi seçtim. "Göçebe!" Şu kadarcık koşuşturma bile beni nefes nefese bırakırken telefonun diğer tarafı gülüyordu. "Yakışıklı adam."
"Kim?" diye sordum.
"Kaptan."
Bir süre sessizlik oluşurken jetonun düşmesini bekledim. Doğru ya her yerde gözü vardı. "Yakışıklı falan değil!" diye söylendim. "Bunu söylemek için mi aradın?"
"Hayır," dedi ince sesiyle. Göçebe hakkında bildiğim şey cinsiyetinin kadın, benim hackerım, yol göstericim, istihbarat sağlayıcım olduğuydu. Ne yüzünü görmüştüm ne de başka bir bilgiye sahiptim. Çabalasam öğrenebilecekken bunu yapmam yasaktı.
"O kız bayadır peşinde dolaşıyor."
Hala aynı kişiden mi bahsediyorduk? "Ama yüz vermiyor. Kadınlar," diyerek iç geçirdi.
"Allah aşkına, neden aradıysan sadede gelebilir miyiz? Ben adamın yakışıklılığını ya da yanındaki kadını dinlemek istemiyorum."
"Tamam," dedi nefes alarak. "Seni takip ediyorlar."
"Kim," derken sesim titredi. Normal biri etrafına bakınırdı ama ben bunu yapmadım.
Göçebe, "Aferin, bakışlarını önünde tut ve hiçbir şey belli etme," dediğinde güldüm. Bu gerçek bir gülümseme değildi. Soğuk ve içtenlikten uzak. "Tehlikede miyim?" diye sordum. "Daha kötüsü tehlikede miyiz?"
Aklıma abim gelince kanım çekildi. Elim eteğimin pileleri ile oynuyordu ama bu parmaklarımın titremeye başladığını gizlemek içindi. Korkmuyordum. Benimki yalnızca abime duyduğum endişedendi. O savunmasızdı. O benim gibi değildi.
"Beni dinle," dedi Göçebe. "Oradan ayrılmayı aklından çıkar. İçeriye dön ve arkanda duran adama gülümsemeye çalış."
"Ha!" dedim anlamayarak. Söylediklerine o kadar çok odaklanmıştım ki son söylediğini anlayamadım. "Kaptan arkanda, yeni geldi." demesiyle zınk diye arkama döndüm. Ve onunla çarpışmaktan kıl payı sıyrıldım. Gerilerken eli belimi yakaladı.
"Abin senin için endişelendi," deyince gözlerimi kırpıştırdım. Göğsüm onun karın kaslarına yaslıydı. Elinden kurtulup hızla uzaklaştım. "Ben giderim. Sen içeriye gir."
Göçebe telefonda konuşmaya devam ediyordu. "Kimse gitmiyor. Onlarla döneceksin. Aptal ifadeni topla ve ona gülümse. Hadi kızım, yapabilirsin."
"Yapmıyorum!" diye söylendiğimde Göçebe kahkaha attı, Ali Cihan'ın ise bakışları kısıldı.
"Bir sorun mu var?"
"Y- yok," dedim kem küm ederek. "Erkek arkadaşımla konuşuyordum." Bunu söylemeyi hesaba kattığım söylenemezdi. Göçebe, "Ne!? Senin bir erkek arkadaşın yok! Sen bir kız kurusu kadar bekarsın," deyince, "Susar mısın?" diyerek ayağımı yere vurdum.
"Anladım," deyince Ali Cihan, bu konuşma daha fazla boka sarmadan telefonu kapattım ve çantama attım. "Gitmeyecektim. Onunla konuşmak için dışarıya çıkmıştım."
"Anladım," dedi tekrar.
"Anladıysan," dedim ona doğru yaklaşarak. "Bu aramızda kalabilir mi? Abim bilmesin." Yalandan sevgilimi öğrenirse nasıl açıklardım? Öyle biri Göçebe'nin de dediği gibi yoktu.
Başını salladı. Sonra da bir anda elini uzattı. Buna anlam vermezken, "İyi başlamadık. Yalvaç'tan dolayı bir süre görüşmek zorunda kalacağız. Bunu düzeltebilir miyiz?" diye sordu. İşte bunu beklemiyordum.
Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Ama açık hedef gibi burada durmaya devam edemeyeceğimizi iyi biliyordum. Hızla elini tuttum ve sertçe sıktım. Ali Cihan'ın gözleri belirginleşirken, "Güçlüsün," dedi. Elimi hemen gevşettim. "Ne sandın? Ufak tefek göründüğüme bakma, tersim pistir."
"Onu da anladım," dedi sıfır ifade ile. Elimi tutmaya devam ederek beni içeriye yönlendirdi. "Abine iyi olduğumuzu kanıtlayalım da sevinsin."
Bölüm bitmiş :)))) Yorumları ve yıldızları şuralara bırakmayan var mı 🤍♥️🫱🏻🫲🏼

