9. Bölüm - Bal Gibi
Kalp atışlarım sayamayacağım kadar hızlıydı. Göğsüm havalanıyordu ama nefes almakta zorlanıyordum. Bana bu kadar yakın duruyor oluşu, ses tonu, bakışı, hepsi ama hepsi farklı geliyordu.
Aynı anda kaç duyguyu yaşıyordum?
Şaşkınlık, heyecan, korku, adrenalin ve tanımlayamadığım birkaç duygu daha...
"Ali Cihan," dedim göğsüm havalanıp onunkine dayanırken. Nefesimi bırakıp sıkışan göğsümü rahatlatmaya çalıştım. "Be- ben şu an hiçbir şey anlamıyorum. Beni nnn-neden buraya getirdin?"
Elimi aramızda mesafe açmak ister gibi göğsüne yerleştirdim. Karşımda beton duvar gibi duruyordu. Ne kadar güç uygularsam uygulayayım onu uzaklaştıramayacakmışım gibi hissediyordum. "Hani Ankara'ya adım atmazdın?"
Sorduğum soruları cevapsız bırakmaya devam etti. Bakışları yüzümde dolaşıyordu. Bu kalp atışlarımın sanki mümkünmüş gibi yerinden çıkacakmış hissi yaratan bir şiddette çarpmasına neden oluyordu. Daha hızlı. "Ah, neden öyle bakıyorsun?" diye sordum nefes vererek. Hem öfkeli hem de bir sebepten rahatlamış gibi görünüyordu. Elimle göğsünü ittim ama hareket etmedi. Ondan kaçmak için yüzümü yana çevirdim. Bakışlarım tuvaletlerin olduğu koridorun en sonunda dolaştı. Etrafta kimse yoktu. Koskoca mekânın en tenha noktası nasıl tuvaletlerin önü olabilirdi?
"Burada ne işin var?" diye sordu boğuk bir sesle. Ona bakmamama rağmen yutkunduğunu anladım. Konuşurken zorlanıyor gibiydi. Aynı soruyu birkaç dakika önce ben de ona sormuştum. Ve o da bana.
"Arkadaşımla eğlenmeye geldim," diye cevap verdim. "Abime burada olduğumu söyleyecek misin?" Hissettiğim endişe tam olarak bu yüzdendi. Görev üstündeyken bir tanıdığa rastlamak... Lanet olsun. Nefesini yüzümün yanında hissettim. "Balca," dedi adımı ilk defa duymuş gibi.
Bakışlarımı o zaman onunkilerle buluşturdum. "Hımm?"
"Balca Zorlu," dedi bu defa. Ses tonu biraz daha emin çıkıyordu.
"Evet," dedim zoraki, belirsiz bir tebessümle. "Bu benim adım. Şu an bana ne yapıyorsun? Neden buraya sürükledin? Kızgın mısın? Burada olmamda yanlış bir taraf mı görüyorsun? Düşündüğün gibi değil. Ben buraya birçokları gibi-"
"Şşşt," dedi başını iki yana sallayarak. Söyleyeceklerimi yuttum. Beni öyle düşünüyordu değil mi? Buraya gelen zenginlerin dışında zengin avcıları da vardı. Kılık kıyafetim ona bu mesajı veriyor olmalıydı. Zira Çanakkale'deki halimden çok farklıydım. Yüzümdeki makyajla, sadece rujumla bile bir podyum dolusu kıza makyaj yapılabilirdi. Çok abartılıydım.
Dudaklarımı araladım. "Gerçekten sadece arkadaşımla yemek yemeye geldik. Adı Leyal. İstersen masamıza gel, seni onunla tanıştırayım."
Kahretsin! İvan'ı nasıl unutmuştum? Belki de çoktan gitmişti. Yüzümü buruştururken gözlerimi yumdum. "Kahretsin ya! Kahretsin!"
Yanımda duran elimi tuttuğunu hissettim. Gözlerim anında açıldı. Elini elimle birlikte başımın üzerinden duvara yapıştırdı. Şimdi onun iki eli de duvardaydı ve ben kollarının arasındaydım. Yüzü biraz daha yüzüme yaklaşırken, "Ben seninle tanışmak istiyorum," dedi.
Kaşımı kaldırdım. Laf mı sokuyordu? "Sana ve saçma sapan düşüncelerine inanamıyorum! Burada olma sebebim güzelce yemek yemek. Bak bana, oradan bakılınca zengin koca avında gibi mi görünüyorum?"
Kaşını kaldırdı. "Ava çıktığın kesin."
"Bırak beni," dedim başımın iki yanında duran ellerine ve parmaklarının duvara kilitlediği elime bakarak. "Saçmaladın iyice. Şu halimizi biri görse asıl o zaman hesap veremem. Sana zaten vermeyeceğim. Ne sikim düşünüyorsan düşün."
Gözleri kısıldı. "Küfür mü ediyorsun bir de?"
"Ediyorum," dedim sabrım taşmış gibi. "Abimin arkadaşısın diye beni bir yerlere sürükleyemezsin, hesap soramazsın!"
"Sormadım," dedi imayla. "Sordum mu?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Sormamıştı.
"Sadece neden burada olduğunu sordum," dedi gözlerini bir sebepten, bir şeye dayanmaya çalışır gibi kapatıp açarken.
"Ben de sana sordum. Cevap verdin mi, hayır! Burada bir akşam yemeği ne kadar biliyor musun? Sen nasıl gelebildin?"
"Ne kadar?" diye sordu dudak kenarları sinsice yükselirken. "Söyle de cevap vereyim." Bu kendi ellerimle kendimi batırdığım için bir sırıtmaydı. Çok paraydı ve bu mekânı Balca karşılayamazdı.
"Eğer kastettiğin hesabı nasıl ödeyebildiğim ise, arkadaşım mutfakta çalışıyor. Yemekleri o ısmarladı."
"Hım," dedi tek kaşı havalanırken. Ne yapıyordu? Yalan söylediğimi anlayabiliyor muydu?
"Bak," dedim yüzümü koridorun sonuna çevirerek. Artık gitmeliydim. İvan için bir şansım kaldıysa onu da şu an kaybediyordum. "Gerçekten bırak beni. İşim var. Gitmem gerek. Tam bir tanıdığı görmüştüm ve selam verecektim ki sıçtın."
Alnını alnıma yaklaştırdı. İyice duvara sindim. Öfkeli görünüyordu. "Balca," diye homurdandı. "Beş dakika içinde elli kere küfrettin."
"İki," dedim üstüne basa basa. "İki kere."
Dudağının kenarı yükseldi ama hızla kayboldu. Avucunun altındaki elim terlemişti. Parmakları elimi sıkmaya devam ediyordu. Neden bu kadar sıcaktı? Nefes almakta zorlanıyordum.
"Çekilecek misin? Yoksa ben çekeyim mi?" diye sordum tek kaşımı kaldırarak.
Elinin parmaklarını parmak aralarıma geçirdi ve tekrar sıkıca kapadı. Bakışlarımı ikimizi birleştiren o noktaya çevirirken, "Çekileceğim," diye fısıldadı. Sesi bu defa tehlikeli çıkıyordu. "Ama masana döneceksin. Gözüm üstünde."
"Hani hesap sormuyordun? Bu ne şimdi?" Gözlerimi gözleri ile buluşturdum. O an başını salladı. Sonra da bakışlarını yüzümün her bir karışında mesai harcayarak dolaştırdı. "Sormuyorum. En azından şimdilik."
Duvardaki elimi serbest bıraktı. Hemen sonra da geri çekildi. Ellerini ceplerine sokup aramızdaki mesafeyi açarak karşıma geçti. "Hadi," dedi kafa işaretiyle koridorun sonunu göstererek. "Git."
"Sağ ol ya!" Yüzümü buruşturdum. Elbisemi düzelttim. Eteklerini aşağıya çekince bakışları bacaklarıma, sonra da göğüs dekolteme çıktı. Boynunu esnetti sabır diler gibi. Gözleri benimkilerden koparken koridorun sonuna doğru ilerlemeye başladı. "Abine söyleyeceğim. Sen bunu hak ettin!"
"Ali Cihan!" diye kükredim arkasından. Umurunda bile olmadan yürümeye devam etti. Adi! Gerçekten sinirlerimi bozuyordu.
"Söyleyeceğim," dedi yürümeye devam ederek. "Birinin senin aklını başına getirmesi gerekiyor."
"O biri de sen misin?" Topuklularla mermer zeminde koşmak zordu ama ona yetişmeyi başardım. Operasyonun çoktan mahvolduğunu hissedebiliyordum. Bana omzunun üzerinden yan bir bakış attı. "Beni dinlemiyorsun. Hiç dinlemedin."
"Pardon da," dedim koridorun köşesinden onunla yan yana dönerken. "Sen ne hakla bana karışacaksın?"
Alayla burnundan güldü. "Görürüz."
Durdum ve o sokmaya çalıştığı laftan sonra rahatça adımlarken arkasından izledim. Restoranı da olduğum yerden artık rahatlıkla görebiliyordum. Gitmişti. İvan Möhler ellerimin arasından kaçmıştı. Lanet olsun ya!
Yılgın adımlarım ağır ağır masama yönelirken Ali Cihan'ın kendi masasına keyifle yerleşmesini izledim. Dirsekleri masanın üzerinde yer buldu. Takım elbisesinin ceketi öyle yapınca gerildi ve kalın bileklerini, beyaz gömleğinin kollarının bir kısmını açığa çıkardı. Önünde birleştirdiği ellerini çene hizasına aldı. Bıyık altından rahatsız bir gülümsemeyle karşısında oturan Sencer'e bir şeyler mırıldanıyordu.
Ona sorduğum soruların birinin bile cevabını alabilmiş değildim. Dün bana Ankara'ya asla gelmem diyen adam bugün burada ve olduğum restoranda karşıma çıkıyordu. İvan'ın varlığı ortamdan kaybolunca doğru düşünmeye başladım. O gerçekten de nasıl oluyor da karşıma çıkıyordu? Bu tesadüf müydü? Leyal'in söylediklerini hatırladım. Buna tesadüf diyene sıçarlar.
Sandalyemi çekip Leyal'in yanına oturduğumda başını kurcaladığı telefonundan kaldırdı. "Adamımız gitti. Aşk hayatın nasıl gidiyor," diye sordu yılgın bir sesle.
"Ne aşk hayatı Allah aşkına. Ali Cihan manyak çıktı. Sebepsiz yere beni lavaboların oraya götürdü. Sonra da bıraktı."
Leyal onun ve arkadaşının olduğu masaya ters bir bakış attı. "Seninle kafayı bozmuş olmasın. Belki de sapıktır."
Omzuna vurdum. "Saçmalama. Öyle biri değil. Kesin buraya şey için geldiğimi sandı."
Leyal ne demek istediğimi hemen anladı. "O kendine baksın. İki sap gelmişler. Bunlar denizci değil miydi? Allah aşkına," diyerek bana doğru eğildi. "Bu akşam yemeği için teşkilat yüz binden fazla para ödedi. Ki bir çuval inciri mahvettik. Paralar boşa gitti." Bakışları masada açılmamış vaziyette duran şarap şişesini işaret etti. "Şu şişe bile kırk binden fazla. Aynısından onların masasında da var. Sencer midir nedir, altınlı et yiyor." Yüzünü buruşturdu. "Buraya gelmek için bir aylık maaşlarından fazlasını bırakmış olmalılar. Hani bu Ali Cihan mahalle delikanlısıydı. Böyle yerlerde ne işi var?"
"Ben de onu diyorum Leyal. Ben de mahalle kızıyım. Ama buradayım. Sence de hakkımda öyle düşünmesi normal değil mi? Muhtemelen bana kızacaktı ama yapamadı."
Leyal sandalyesine yaslandı. "İkisini de gözüm tutmadı. Özellikle sarı bebeyi."
"Senden büyük olduğuna eminim."
"Konumuz bu mu? İvan gitti. Göçebe yerini tespit etmek için ne kadar uğraştı. Şimdi böyle bir şansı nasıl elde edeceğiz?"
"Söyleme ya. Çok canım sıkkın. Onunla ne hayallerim vardı."
"Olan ortada. Senin Ali Cihan yüzünden çuvalladık."
"O benim değil," derken bakışlarım onun masasına çevrildi. Beni izliyordu. Bunu alenen yapıyordu ve koyu kahve gözleri bir an için bile yönünü değiştirmiyordu. Buna bugün ne oluyordu? İşaret parmağını alt dudağının altında dolaştırdı. Bakışları kısılırken karşısında oturan Sencer'e bir şeyler mırıldandı.
"Çok garip ya. Gerçekten onun burada ne işi var?" diye kendi kendime söylenerek masada duran şarap bardağına uzandım. İçinde her zamanki gibi vişne suyu vardı. Bir yudum alarak bardağı önüme indirdim. O sırada çantamda duran telefonumun mesaj sesini işittim.
"Kesin Göçebe ya da Akın Dürel. Azar yemeye hazır mısın?" diye sordum Leyal'e. Onun suratı da tıpkı benimki gibi düştü.
Çantamdan telefonumu çıkardım. E-posta kutumdaki mesaj bölümünde tahmin ettiğim iki kişinin de ismi yazmıyordu. Kavur mesaj göndermişti.
"Kavur," diyerek mesajı açtım.
Kavur: "Neredesin?"
Kavur'un yazdığı mesajı Leyal'e gösterdim. "Sürekli nerede olduğumu soruyor. Görevde olduğumu anlamış olabilir mi?"
Leyal, "Anlamaktan fazlası gibi," dedi. "Biliyor olmasın?"
Kaşlarım çatıldı. "Bilse böyle sakin kalmaz. Neredesin diye de sormaz. Direkt ağzıma sıçar. Sana geçen geceki konuşmamızı anlattım."
Başını salladı. "Söz aldı. Eğer şüpheleniyorsa ve gerçeği öğrenirse senin için çok zor olacak."
Benimle konuşmazdı. İşte bu zordan daha fazlası demekti. Ona ihtiyacım vardı. Ve bu her anlamdaydı.
Ellerim ihtimali olan şey yüzünden titreye titreye ekranın üzerinde dolaştı. Ona verdiğim sözü tutmamıştım. Yalan söylemiştim. Ve yine yalan söyleyecektim.
📩Çaykara: "Evdeyim dedim ya. Neden sorup duruyorsun? Bana güvenmiyorsan söyle🌷"
Duygu sömürüsünde üzerime tanımazdım. Elbette yalancılıkta da. Eğer gerçeği öğrenirse beni çiğ çiğ yerdi. Oflayarak cevabını bekledim. "Çok zor Leyal," diye mırıldandım. "Duygusal anlamda bir şeyler hissettiğin biriyle böyle sürekli iş için konuşmak ve hislerini belli etmemeye çalışmak."
"Seninki gizlemekten çok daha fazlası güzelim. Sen inkâr ediyorsun. Aslında ona çok aşıksın. Ben senin yerinde olmak istemezdim. Bazen anlamakta güçlük çektiğim de oluyor. Adamı sadece yazdıkları kadar biliyorsun."
Ekranda yazıyor yazısı belirdi. Kalbim şunu görünce hızlanıyordu. Yedi yıldır, her gün.
"Uçurum gibi. Her gün oradan atlıyor gibiyim. Hatta her an. Çok başka hissettiriyor. Heyecanı güzel ama beni korkutuyor da. Bunun ergenken sosyal medyadan tanımadığımız biriyle yaptığımız yazışmalardan bir farkı yok. Sana gönderdiği ya da yayınladığı fotoğraflar kadar tanıyorsun onu ve bir şeyler hissediyorsun. Ama aranızdaki bağı yazışmalarınız kuruyor. Söyleyeceği tek ters şeyde soğuyabiliyorsun. Ben yedi yıldır bu adamdan bir an için soğumadım. O bağ giderek güçlendi. Fotoğraflar yoktu, kendimizden bahsetmek yoktu. Ama bilirsin işte. Onu kelimelerinden tanırsın."
Başını sallayarak, "Biliyorum," diye mırıldandı. "Bu yüzden, seni anladığım anlar anlamadıklarımdan daha fazla. Ben yapamazdım ama sana yakışıyor."
Gülümsedim. "Bana yakışan ne?"
"O," dedi Leyal hiç düşünmeden. "Nazlı için bu mesleği seçtin. Kimse onun yaşadıklarını yaşamasın diye. Seninle ilk kez teşkilatın eğitimlerinde, on yedi yaşındayken tanıştık. O zaman gençliğinin en eğlenceli, deli dolu zamanları olmalıydı ama sen öyle değildin. Bugün o günden daha iyisin. Bu adam seni aydınlatıyor. Mutlu ediyor. Onunla yazışmaktan bile keyif alıp etrafına gülücükler saçıyorsun."
"Çiçeklerinin de etkisi büyük," diye mırıldandım. Kavur'un sonunda gönderdiği mesajda gözlerimi dolaştırdım.
📩Kavur: "Ankara'dayım. Bu sabah geldim. Evine yakınım. Sana çok yakınım. Seni görmek istiyorum. Buluşalım."
"Ah," dedim elimi kalbime götürerek. Anlamak için yazdıklarını birkaç kere okumam gerekti. Kalbim şimdi çok hızlı atıyordu. Avucuma vuran her atımda nefesim kesildi. "Leyal," dedim gözlerim kocaman açılmış halde ona bakarak. "Ankara'daymış! Delirmiş olmalı. Buluşalım diyor."
Leyal sandalyesinde dikleşti. "Gerçekten delirmiş. Manyak mı bu? Seni de kendini de yakacak."
"Bilerek yapıyor," dedim ağlayacak gibi. "Anladı kesin. Onu dinlemediğimi anladı ve çıkıp geldi."
Bakışlarım sıkıntıyla restoranda dolaşırken Ali Cihan'ın bakışları ile çarpıştım. Pis pis sırıtıyordu. Düştüğüm durum içerisinde onu öldürme isteği ile dolup taştım. Dişlerimi sıkarken kaşlarımı da çattım. İfadem onu hiç etkilemedi. Sencer'e bakarak yine bir şeyler söyledi.
Gözlerimi onlardan kaçırıp telefonuma indirdim. Parmaklarım uçar gibi ekranda dolaştı.
📩Çaykara: "Bunun yasak olduğunu biliyorsun. İkimizi de yakmak mı istiyorsun🌷"
📩Kavur: "Olabilir. Yanalım."
Gözlerimi kıstım. Dişlerimle dudaklarımı kemirirken bir çıkış yolu bulmaya çalıştım.
📩Çaykara: "Neden? Elimize ne geçecek? O zaman bir daha hiç konuşamayacağız. Senin duyguların... Benimkiler... İlk karşılaşmamızda çarpışacak Kavur. Herkes anlayacak🌷"
📩Kavur: "Yedi yıl çok uzun bir süreydi. Şu ana kadar gayet iyi götürdüm. Keşke hiç beklemeseydim."
"Ah," dedim bir kez daha elim kalbimin üzerine yapışırken. "Leyal, galiba kalp krizi geçiriyorum. Kavur gerçekten burada ve çok farklı konuşuyor." Telefonumu masada onun önüne fırlattım. Sonra da ayağa kalktım. Nefes almaya çalıştım.
Leyal yazışmamızı okurken bir kahkaha kopardı. "Çok tatlı lan." Bu beklediğim tepki değildi. Daha çok gerilmeme neden oluyordu. Evet, çok tatlıydı ve ben ona aşıktım. Yaptıklarına, şu an beni gerim gerim gererek öldürüyor olmasına rağmen.
"Bir şey yazıyor," dedi Leyal heyecanla. Sandalyeme döndüm. Telefonu elinden çekip aldım. Yazdıkları ekranımda belirdiği anda, "Ay!" dedi Leyal çünkü o da mesajı okumuştu.
📩Kavur: "Yalan söylüyorsun Çaykara ve ben bunu biliyorum. Evde değilsin. Asıl bu yaptığın yüzünden cezalandırılacağız. Atamamı iptal edecekler ve bir daha asla konuşamayacağız."
"Bak," dedim Leyal'e. "Biliyor işte." Saçlarımı sıkıntıyla omzumdan çektim ve sırtıma doğru savurdum. O sırada Ali Cihan'ı gördüm. Elindeki telefonla uğraşıyordu. Dudağının kenarı yukarıya kıvrıktı. Bazılarının keyfi yerindeydi. Bense sürünüyordum. Kaçışı olmayan yazışmayı sürdürdüm. Her şeyi itiraf etmenin zamanı gelmişti.
📩Çaykara: "Tamam, itiraf ediyorum; evde değilim. Görevi iptal etmedim ve şimdi oradayım. Ama bunun bizimle ne alakası var? Sen ve ben kuralları bozmadık🌷"
📩Kavur: "Çoktan bozuldu. Her şey. Ağzıma sıçıldı."
📩Çaykara: "Ne oldu ya? Kavur, vallahi bu görevden vazgeçemezdim. Benim hassas noktalarımı biliyorsun. O adamın bir an önce işinin bitirilmesi gerekiyordu. Ne var ki çuvalladım. Yani bir şey olmadı. Dengesizin biri işi mahvetti🌷"
📩Kavur: "Dengesiz mi? Böyle mi düşünüyorsun?"
📩Çaykara: "Anlamadım. Neyi ne düşünüyorum? Sen bana kızgın mısın🌷"
📩Kavur: "Hem evet hem hayır. Çaykara'ya kızgınım ve elimden çekeceği var. Ama asıl sen suçsuz gibi. İfadeni alınca anlayacağım."
Yazdıklarına kaşlarım çatıldı. "Ya, ben bir şey anlamıyorum," diyerek telefonu masaya bıraktım. Terleyen avuçlarımı birbirine sürttüm.
"Neler oluyor?" diye sordu Leyal.
Şarap şişesi ile bakıştım. "Bu gece içesim var diyordum. Bu adam devrelerimi yakıyor."
"Her zaman olduğu gibi."
"Bu defa farklı," dedim gözlerimi devirerek. "Ya o uzaylı gibi konuşuyor ya da ben bir şeyleri kaçırıyorum."
Dudaklarımı birbirine bastırarak karşıya baktım. Ali Cihan tam o sırada telefonunu eline aldı. Sandalyesinin yönünü iyice bana doğru çevirdi. Öne doğru kayan bacaklarını görebiliyordum. Aralıktı ve sandalyesinde yaslanışındaki keyifli hal sinirlerimi bozuyordu. Gözlerimin içine baka baka parmaklarını telefonunda dolaştırdı. Kısılan gözlerimi ondan ayırmadan, "Abimin arkadaşının problemleri olabilir," diye mırıldandım.
"Sana kur yapıyor gibi," dedi Leyal.
"Saçmalama!" diyerek ona gözlerimi büyüttüm.
📩Kavur: "Karşıya bak. Ne görüyorsun?"
Aldığım cevapla kalbim atmayı bıraktı. Sırtımdan bir ürperti dalgası geçerken Leyal'a baktım. Onun da bana bakan gözleri belirginleşti. Yüzüm bembeyaz olmuş olmalıydı. "Şey," dedim nefes alarak. "Galiba burada."
"Ne!?" dedi Leyal şokun hayat bulmuş hali gibi.
Ben ondan daha beter bir haldeydim. Bakışlarımı usulca karşıya çevirdim. Tam karşımda Ali Cihan ve arkadaşı vardı. Onun diğer tarafındaki masada bir aile oturuyordu. Öteki tarafındaki masada ise İvan'ın geride bıraktığı misafirleri. Bakışlarımı karşıdaki pencerelere çevirdim. Dışarıda mıydı? Etraf zifiri karanlık olduğundan bir şey göremiyordum.
Gözlerim Ali Cihan'ın dümdüz bakan gözlerine sığındı. Dudağımı büktüm. Sadece gözlerine değil, bütünüyle ona sığınasım vardı. Beni buradan alsa, Çanakkale'ye götürse ne iyi olurdu.
Telefonuma bir mesaj daha düşünce bakışlarımı onu aramak için çabaladığımdan daha ağır bir şekilde aşağıya indirdim. O sırada da nefes aldım. İhtiyacım olacakmış gibi hissediyorum.
📩Kavur: "Cevap?"
📩Çaykara: "Kimseyi. Ne olur burada olmadığını söyle🌷"
📩Kavur: "Demek hiç kimse. Üzdü. Sen de üzüleceksin. Dinle: Kurallar çoktan bozuldu. Az önce bakıştığın adam bendim. Kaldır başını bir daha bak."
Dediğini yapmadım. Başımı hızla iki yana salladım. Kalbim şimdi göğüs kafesimi yırtmaya çalışıyordu. Baktığım yerde Ali Cihan vardı. Başka kimse yoktu. Sencer' de vardı ama... O olmadığını biliyordum. Parçalar şelale olup üzerime aktı. Çanakkale'de olanlar, söyledikleri, imkânsız aşkı, Ankara'da yaşıyor oluşu... Ne demişti: "Senin gibi. Ufacık." Düşündükçe yüzüm düştü, nefesim beni sonsuza kadar terk etti.
Ekrana bir mesaj daha düştü. Gözlerimi sıkıca yumdum ve okumamak için direndim. Başım istemsizce iki yana sallandı. Saçlarım omuzlarımdan önüme aktı ve savruldu. O kadar hızlı sallıyordum ki başımı. Leyal'in elini omzumda hissettim. "İyi misin?"
Cılız bir sesle, "Değilim," dedim. Utanıyordum, heyecandan geberiyordum. Başımı önümden kaldıramıyordum. Ben abimin arkadaşı ile flört mü etmiştim? Hem de yedi yıl boyunca!
Ona söylediklerimi hatırlamaya çalıştım. "Emekli olduğumuzda, sen yaşlandığında ama kasların yerli yerindeyken, hala genç ve küçük bir kız olarak sana geleceğim. Her şey bitmiş olacak. Sen biriyle olmamış olursan dizlerine oturup başımdan geçen her şeyi bir defa da kendi sesimle anlatacağım. Gözlerine bakacağım. Koyu renk değil mi? Yani gözlerin. Renkli olamaz. Söyleme ama senin beni hayal ettiğin gibi ben de seni hayal ediyorum. Bazen. Biraz. Ama yetiyor. İyi hissettiriyor. Kavur, ancak o zamana kadar aramızda hiçbir şey olmayacak. Olamaz. Bende sen, sende ben olamaz."
Gözlerimi açtım ve yazdığı ile yüzleştim.
📩Kavur: "Çaykara, seninle koskoca iki haftayı birlikte geçirmişiz."
Telefonumu masaya bıraktım. Karşıya hiç bakmadan ayağa kalktım. Dizlerimin titremesi normaldi. Bayılmamam, olduğum yere yığılmamam anormaldi. Leyal endişe içinde beni izliyordu. "Balca, gözünü seveyim ne oldu?"
"Sorma," dedim titreyen sesimle. Dizlerimin beni taşıyamayacağını anladığım anda yerime tekrar oturdum. Ne var ki sandalye batıyordu. Buradan gitmek istiyordum. "O," dedim yutkunarak. "Ali Cihanmış!"
Leyal elini masaya indirdi. "Ne?" Bakışları karşıya çevrilirken onu takip etmedim. Benim için artık orası yoktu. Uzaylı istilasıyla alınıp götürülmüştü.
"Gidiyorum Leyal. Gelecek misin? Arabayı kullanabileceğimi sanmıyorum."
"Geleceğim tabii ki ama telefonuna mesaj geldi."
Sesi bende duymuştum. Bakmaya niyetim yoktu. Adi Ali Cihan anın keyfini çıkarıyor olmalıydı. Bunu fark edip benle oynamış olmasını aşamıyordum. Çantamı toparlamaya başladım. Telefonumu elime aldığım an açık olan ekrandaki mesaj ister istemez gözüme ilişti ve devamını okumadan edemedim.
📩Kavur: "Benimle geliyorsun. Çantanı al ve restoranın önüne gel. Leyal'i Sencer bırakır. Bizim konuşacaklarımız var."
Alnım kırıştı. Onunla konuşmak istemiyordum. Onun yüzüne bile bakabileceğimi sanmıyordum.
📩Çaykara: "Gelmiyorum. Buradan evime gidiyorum. Her şeyi mahvettin. Sen nasıl Kavur olabilirsin ya! Yedi yıldır abimin arkadaşıyla mı yazışıyorum ben! Abim olacak adamla! Kahretsin, sen nasıl...🌷"
📩Kavur: "Neyse ki abin değilim. Öğrendiğimde ne hissettiğimi anlamışsındır. Dışarıya gel Balca! Konuşmalıyız."
Elimin biriyle yüzümü ovuşturdum. Yanağım utançtan, stresten, birçok duygudan dolayı alev alev yanıyordu.
📩Çaykara: "Yüzüne bakamam. Git Ali Cihan🌷"
Yazdığım mesaj telefonumun elimden alınması ile yanlışlıkla gönderildi. Bakışlarımı ağzım açık halde önümde dikilen adama kaldırdım. Telefonumu alan oydu.
Diğer eliyle elimi tuttu. Beni ayağa kaldırırken, "Sana gel diyorum, gel," dedi ve kendine çekti. Telefonumun olduğu elini Leyal'a uzattı. "Çanta."
Leyal anında dediğini yerine getirdi. "Merhaba Kavur. Ve kolay gelsin. Ve bir de Allah yardım etsin. Biraz, çok az sıçmış olabilirsin."
Ali Cihan başını salladı. "Seni Sencer bırakır," dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Bense elimi tutan eline bakıyordum.
Ali Cihan, "Konuşalım bakalım," dedikten sonra onun yönettiği adımlarla çıkışa doğru ilerledim. Sıcak bir yaz akşamındaydık. Birkaç saat sonra gece olacaktı ama ben üşüyordum. Bu endişeden miydi?
Kapıya çıktığımızı gören vale, "Arabanızı getiriyorum," dedikten sonra arada kalmış gibi bir bana bir Ali Cihan'a baktı.
"Benimkini," dedi Ali Cihan. "Genç Hanım benimle geliyor."
"Zorla götürülüyorum desek daha doğru olur," diye fısıldadım. Kendi kendime konuşuyordum ama beni duydu.
"Bu seferlik böyle olsun. Bir dahakine kendin gelirsin."
Bakışlarımı kaldırıp ona ters bir bakış attım. Ah, nasıl da utanıyordum. Ben böyle olur muydum ya? Hele ki bir erkeğin karşısında! Üstelik o erkek Ali Cihan'dı.
Dudaklarımı dilimle ıslattım. "Ne konuşacağız?" diye sordum. "Ben olduğumu nasıl anladığını mı?" Gözlerim aklıma gelen şeyle büyüdü. "Vay anasını, belki de en başından beri biliyordun ve benimle oynuyordun!"
Gözleri kısıldı. "Hayal kurma yeteneğin gözlerimi yaşarttı. Sen olduğunu en başından anlasam şu an böyle olmazdık. Affedersin, sen bu siktiğimin görev yerine gelemezdin!"
"Gelirdim," dedim başımla vurgulayarak. "Öyle bir gelirdim ki. Tıpkı şu an olduğu gibi. Benimle her şey normalmiş gibi konuşma. Sen Ali Cihan'sın!" Şokunu hala üzerimden atabilmiş değildim. Sadece sakin kalmaya çalışıyordum.
"Sen de Balca'sın. Ben bir şey diyor muyum?"
"Bu durumdan memnun musun? Ben hiç değilim de."
"Elindeki bu. Yapacak bir şey yok."
Bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Onun Ali Cihan olmasından mutlu değildim. Ben bu adama her şeyimi anlatmıştım. Kavur'u sevdiğimi ama imkânsız olduğumu... Hayır, direkt öyle söylememiştim sanırım. Ama Kavur zaten bunu biliyordu. Yüzüm düştü.
"O kadar kötü diyorsun yani," dedi ifademi anlamaya çalışarak. Başımı salladım. "O kadar. Ne sanıyordun ki? Öğrenince boynuna atlayacağımı mı? Ben senin çaylağınım farkında mısın? Onu geçtim sen nasıl Kızıl Gerd-" Söylememem gereken şeyi yuttum. "Bizim teşkilatta olabiliyorsun? Kaptansın sen."
"Sen de adli tıpçısın. Demek ki her gördüğüne inanamayacakmışsın. Bunu benim sana sormam gerekir. Abin biliyor mu?"
"Deli misin?" dedim gözlerimi büyüterek. "Ne bilmesi!"
Bir araba önümüze park edildiğinde koptuk. Önümdeki araba simsiyah bir Lamborghini'ydi.
"Hadi oradan," dedim arabaya doğru adımlayarak. "Yersen."
Burnundan güldüğünü duydum ama dönüp ona bakmadım. "Bin," dediği anda arabanın kapıları havaya kalktı. "Bin de cezan başlasın."
O şoför tarafına ilerlerken omzumun üzerinden ona baktım. "Cezayı çoktan almış olmalıyız. Göçebe cezamızı kesip teşkilata bildirir. En fazla sabaha kadar zamanımız var."
"Sen daha," dedi kapının önünde durarak. "Anlayamamışsın. Onlar bizimle oynadı. Biz zaten aynı ortamın insanlarıydık. Karşılaşmamamız imkansızdı. Nitekim karşılaştık da. Bunu biliyorlar. Keşke ben de bilseydim."
Kendi tarafımdaki açık kapıya doğru adımladım. Arabanın üzerine elimi koydum. "Değişen hiçbir şey olmayacak Ali Cihan. Bana atanman geri çekilirse bunu kabul edeceğim. Ceza falan umurumda değil. Ben şu saatten sonra seninle görev falan yürütemem."
"Bin!" dedi tek kaşı havada ters bir şekilde. "Şu an sen Çaykarasın, ben Kavur."
Ali Cihan
Onu getirdiğim yer kaldığım otel odasını balkonuydu. Konuşabileceğimiz en rahat yerin burası olduğunu düşünmüştüm lakin o hiç rahat görünmüyordu. Yüzüme bakmaktan çekiniyordu. Arada bir cesaret gözlerime bakıyordu ama bu anlar çok azdı.
O balkonumun ağaçlık alan manzarasını izlerken oda servisinin getirdiği çayları balkondaki sehpanın üzerine bıraktım. Sonra da oturduğu beyaz minderli balkon koltuğunda yanına geçtim. Karşıya bakmayı sürdürüyordu. Elleri dizlerini üzerinden eteğinin ucuyla oynuyordu.
Şu hali onu rahatsız ediyor muydu bilmiyorum ama beni rahatsız ediyordu. Takımımın ceketini çıkardım ve ona uzattım. "Giymek ister misin?"
Başını yana çevirip bakışlarını gözlerime çevirdi. Cekete uzandı. "Bu iyi olur. Neden bilmiyorum, üşüyorum."
O ceketi giyerken çayını sehpada önüne kaydırdım. Sonra da cebimden sigara paketimi çıkarıp kendi çayımın yanına bıraktım. "Şey demiştin ya," dedi kısık bir tonda. "Kavur ve Çaykara olalım. Olmasak olur mu?"
"O neden?" Aslında neden olduğunu biliyordum.
Nefes aldı ve sertçe verdi. "O zaman seninle konuşabileceğimi sanmıyorum." Ben ona baktığımda Çaykara'yı görmekte zorlanıyordum. Çaykara gözümde daha uzundu. Daha kumraldı. Bu kadar sevimli, bu kadar küçük biri değildi. Kâkülleri de yoktu.
Çayını altlığı ile dizlerine aldı. Ceketim o kadar büyük olmuştu ki, resmen onu yutmuştu. Kolunun birini diğerinin dirseği ile yukarıya sıyırmaya çalışıyordu.
"Yardım edeyim," diyerek koluna uzandım. Ceketin kolunu katladım. "Diğerini uzat." Çayı diğer eliyle tutup dediğimi yaptı. Onu da katladıktan sonra koltuğa yaslandım. "Unutsak mı?" dedi bir fısıltı gibi. Bakışlarımı onun önüne eğik olan yüzüne çevirdim.
"Neyi unutalım?"
"Şeyi," dedi utana sıkıla. Dudağının kenarını ısırdı. "Yazışmaları."
Bu yapabileceğim bir şey değildi. Normalde olsa sözlerine kırılabilirdim ama bunu da neden söylediğini biliyordum. "Ali Cihan sen aileden gibisin. Abim sana güveniyor ve şu durumda..."
"Aramızın bozulmasından mı korkuyorsun? Neden?"
Biz bir ilişki yaşıyor değildik. Evet, Çaykara'ya aşıktım ama... Balca benim içinde yeniydi. Ve maalesef dediği gibi aramızdaki şey şu durumda biraz zordu. O Yalvaç'ın küçük kız kardeşiydi.
"Sana bu yüzden Çaykara ve Kavur olalım dedim. Önce azarlayabilmek için."
Çayından bir yudum aldı ve sehpaya bıraktı. Sonra da koltukta bana döndü. Bal rengi gözleri bana bakarken büyüdü. "Azarlayamazsın sen beni!" Çift karakterli olduğu ortadaydı. Ya da asıl karakteri tam da buydu. Güzel.
"Hocanım, unuttun mu? Sözümü dinlemedin."
"Akıl veriyorsun. Görevleri sen belirlemiyorsun." Eliyle kendini gösterdi. "Ben hangi görevi istersem ona katılırım. Sen kimsin. Huuu, kendine gel!"
Balca'nın Çaykara gibi konuşması. Dudağımı ısırdım. Aklıma felç geçirtiyordu bu kız.
"Sıkar o biraz," dedim havada salladığı elini gözümle işaret ederek. Havadaki eline baktı. Fakat indirmeyip tek parmağını yüzüme savurdu. "Yalancısın! Her şeyin yalanmış! Demek kaptan he!"
Havadaki elini yakalayıp avucuma hapsettim. "Sen de öylesin. Ayrıca ben gerçekten kaptanım. Hem de çocukluğumdan beri."
Elini çekmeye çalıştı bırakmadım. "Ben gerçek bir adli tıpçıyım akıllı!"
"Doğru konuş. Hala senin Hocanım!"
"Doğru konuşacak ne kaldı!" Bana dikleniyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Aynını o da yaptı. Bu kız gerçekten aklımı alıyordu. Kalbimi ise... Şu an deli gibi atıyordu. O benim...
Sesimi temizleyerek elini serbest bıraktım.
"Birbirimizi kandırıyoruz," diye itiraf ettim. Ses tonum anında düştü. "Sana söylediğim her şeyi biliyorsun. Senin hakkında olanları."
Geri çekildi ve sırtını benimkinin yanına yasladı. "Biliyorum," dedi nefes alarak. "Sen de biliyorsun."
Alayla burnumdan güldüm. "Çok bir şey söylemedin aslında. Çaykara olarak evet ama Balca olarak..."
Bakışlarını yüzüme çevirince ona bakmaktan kendimi alamadım. Lanet olsun, neden bu kadar duru bir güzelliği vardı? Bana Çaykara'yı aldatıyormuşum hissi veriyordu. Ne var ki ikisi de kendiydi.
Bakışlarım heyecandan mı bilinmez boynunun yanında hızla atan şahdamarına kaydı. "Ne düşünüyorsun? Gerçekten hayal kırıklığı mı yaşıyorsun?" diye sordum. Sonra da gözlerimi o öpülesi damardan çektim. Bu yanlıştı.
"Hayal kırıklığı yaşıyorum," dedi titrek bir sesle. "Ben böyle hayal etmemiştim."
Dudağımın kenarı alayla yükseldi. Ne acı durum ama.
"Beklediğinden yaşlı olmalıyım. Çünkü sen çok gençsin."
"Keşke öyle olsaydı," diye bir şey mırıldandı. "Ali Cihan ailelerimiz bizi sevgili sanıyor farkında mısın? Ne boktan durum."
"Üç etti."
"Saymayı öğrenmişsin. Ama içimden ettiklerimi de hesaba katmalısın."
"Açık konuşmana ihtiyacım var. Eğer istemiyorsan teşkilatla ben konuşurum. Sana başkasını-"
"Emin değilim," diyerek beni böldü. "Açık konuşmamı istiyorsan sana ne düşünüyorsam söyleyeceğim."
Kafamı salladım. "Lütfen."
"Yaşlı görünmüyorsun. Hayal ettiğim gibi koyu renk gözlerin var. Sen Kavur'sun. Ama aynı zamanda abimin arkadaşısın."
"Aynı zamanda sevgililik rolü yaptığın adamım," diyerek onu böldüm. Söyleyeceklerinin olumsuz olması canımı sıkıyordu.
"Öyle," dedi başını sallayarak. "Ama abim bunun yalan olduğunu biliyor. Ben senden destek almayı seviyorum. Sinirle devam edemeyiz dalan dedim ama..."
"Biri olursa diğeri olmaz." Bunu demeye çalışıyor olmalıydı.
Sessiz kaldı. Hemen sonra da, "Sen ne düşünüyorsun?" diye sordu.
"Ben," dedim gülerek. Önümdeki ağaçlık manzarada gözlerimi dolaştırdım. "Hayal ettiğimden daha genç görünüyorsun. Ve daha sevimli. Galiba," dedim ve
bakışlarımı onunkilere çevirdim. "Gerçeği duymak ister misin?" Başını salladı.
"Rahatlamış hissediyorum. Çaykara'yı seninle aldatmaktan bir ara çok korkmuştum. Bu asla olmayacaktı ama bazen etkin altına girmemeye çalışmak zordu."
Şaşırdı, bunu gözlerinden okuyabiliyordum. "Her neyse," dedim ve burun kemerimi sıktım. "Her şey ortada. Birkaç gün daha buradayım. Sonra Çanakkale'ye dönerim-"
"Neden birkaç gün?"
"Çünkü İvan Yunanistan'a geçecek. Sonra da ben."
"Nasıl yani?" derken gözleri büyüdü. Doğru anlamıştı. Onun görevini ben üstlenmiştim ve Yunanistan'a gidişim erkene alınmıştı.
"Boş ver. Sen bana bilgi veriyorsun, ben de sana akıl. Benim sana bu bilgiyi vermem gerekmiyor."
"Ali Cihan!" diye yükselerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Sen benim görevimi mi çaldın?" Gözleri resmen ateş atıyordu. Ve çok güzel kokuyordu. Başımı sallayarak iç geçirdim. "Çaldım."
"Seni adi," dedi gözlerini devirerek. "Ben onun sayesinde yükselme alabilecektim."
"Maalesef çaylak olarak kalıyorsun. Benim çaylağım."
Elini omzuma vurdu. "Sen..." Devamını getirmemek için kendini sıktı.
"Söyle," dedim başımı yana atarak. "Söyle, içinde kalmasın. Sonra pişman olursun. Ne de olsa bu son karşılaşmamız."
"O neden?" Bunu sorarken düşen ses tonu gülümsememe neden oldu. Bir anlamı yoktu muhtemelen ama engel olamadım.
"Az önce söylemiştim." Gözlerimi onunkilerden kaçırdım. "Senin aksin duygulara sahibim."
Direkt, "Yani ben olduğum için şikayetçi değilsin ve hala," dedi. "Bana aşık-"
Gözlerim gözleriyle buluşunca sözleri yarım kaldı.
"Karşıma cadı kılığında çıksaydın da seni severdim. Balca olman bir şeyi değiştirmedi. Söylemek istediğin bu sanırım."
Yutkunarak başını salladı. Dik duran omuzları düştü.
"Yarın," dedi gözlerimin içine baka baka. "Çiçek gönderdiğini söylemiştin. Onları da çöpe atacağım."
Güldüm. Her şeye rağmen. Bu Çaykara'nın seni seviyorum deme şekliydi.
"Atmadığını biliyorum." Bu da benimkiydi.
Bölüm Bitti.
Yarın da bölüm isteyenleri göreyim :)
Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın olur mu?
İnstagram: Piyamor_
