11. Bölüm - Yangın Yeri
"Önümü göremiyorum."
"Devam et, ben sana gireceğin sokağı söyleyeceğim."
"Burada gerçekten bir sokak var mı? Daha doğrusu burada yaşam var mı?"
Göçebenin talimatları doğrultusunda girdiğim ışıksız, ıssız sokak belanın yakın olduğunun habercisi gibiydi. Aynadan arkamı kontrol ettim. Leyal peşimden arabasıyla takip ediyordu ama onu göremiyordum. Etraf kör karanlığa gömülüydü. İkimizin de farları kapalıydı. Camı biraz araladım. En azından aracının sesini duyabilmeyi umuyordum. Ekrandaki haritayı takip ederken, "Beş yüz metre sonra sağa döneceksin. Sana tam noktayı söyleyeceğim. Hızını düşür. Aracın sesini duymak istemiyorum," dedi.
Zaten otuz ile gidiyordum. Bundan daha yavaşı aracın istop etmesi demekti. Arabayı zorladım. Sadece biraz daha. Bunu yapmazsam bir çöp bidonuna ya da yola biraz taşmış ağaca çarpma olasılığım yüksekti.
"Leyal," dedim fısıltıdan farksız sesimle. "Arkamda mı? Arabasının sesini duyamıyorum."
"Arkanda ama aranızda üç yüz metreden fazla var."
"Ya o? Hala güzergahı mı takip ediyor?"
Göçebe iç çekti. "Amık faresi bizi dolaştırıyor. Şimdi sağa dön. Dön!"
Direksiyonu çevirdim ve önümü göremediğim yolda sağa döndüm. Dişlerim birbirine kenetliydi. Bir yere çarpmamak için resmen ter içindeydim. Araba sorunsuz dönüp, bir yere takılmadan devam edince tuttuğum nefesi bıraktım.
"Göçebe, Leyal hastaydı. Aptal, dün yağmurda yürümüş. Ateşi vardı."
"Biliyorum," dedi Göçebe sıkıntılı bir sesle. "O kızı seviyorum. Göreve katılma dedim ama dinlemedi. Ama şu ana kadar iyi götürdü. Adamlardan biri sayesinde paket. Şu an bagajında."
"Benimkinde de bir tane var. Onu çöplükte indirip ağzına çöp suyu sıkarak boğmayı düşünüyorum. Belki ellerini koparırım. Sonra da siyah bir çöp torbasının içinde ülkesine postalarım."
"Yaparsın. Önce bir konuşturalım da."
Bagajdaki sesleri dinledim. Çok güçlü olmasa da tekme sesleri işitiyordum. Piç kurusu arabama zarar verecekti. O, on sekiz yaşında bir torbacıydı. Sıradan torbacılardan farklıydı. Irak sınırından ülkemize sokulan onlarcasından bir tanesiydi. Uyuşturucu satmak için burada değillerdi. Organ taciri yapan bir örgüt için çalışıp kurbanlarını onlara teslim ediyorlardı. Leyal'in bagajındaki ile aynı boku yiyorlardı.
"Bu sonuncu mu? Başka var mı?" diye sordum.
"Son gibi duruyor. Ama öndeki amık faresi şu an sizi yuvalarına götürüyor. Daha fazlası da olabilir."
"İnşallah. Ben çoktan hazırım."
Beş gün önce, ben Çanakkale'deyken bir gazete haberi yayınlanmıştı. Henüz sekiz yaşındaki bir çocuk tüm organları alınarak parçalara bölünmüş ve altı farklı çöp bidonuna paket edilip bırakılmıştı. Dişlerimi sıktım. Onlara yapacağımı hayal ettim. Ancak midem ölen çocuğu ve diğer kurbanları düşündükçe bulanmaya başladı. Bedenim acıyla inliyordu. Onların çektiği acıyla. Birine dün otopsi yapmıştım. Ölmeden organları alınmıştı. Acı çektirile çektirile. Katili güçlüydü. Vücudunda bıraktığı bıçak darbeleri tek seferde açılmış büyük kesiklerden oluşuyordu. Ben bunlara kasap diyordum. Çocuğu resmen doğramıştı. Gözlerimi bir anlığına yumdum.
"Göçebe," dedim şu an bende mi bilmeyerek. Diğer hatta geçmiş, Leyal ile konuşuyor olabilirdi. "Düz mü devam ediyorum?"
Cevap gelmeyecek sandım ama, "Varmak üzeresin," dedi. "Birazdan aydınlığa kavuşacaksın."
Şu an Ankara'nın bilinen en izbe sokağındaydım. Bu yüzden ışıklar yoktu. Burada yaşayanlar, bu sokakları gözü kapalı tanırdı. Ben ve Leyal gibilerinin işini zorlaştıracaklarını sanırlardı. Polis hiçbirine bir şey yapamıyordu. Lambalar takılıyor, sokak aydınlatılıyor, torbacılar toplanıyordu ama karınca sürüsü gibi oradan buradan türüyorlardı. İki gün sonra ışıklar yine sönüyordu.
"Fakat arabanın sokağa girdiğini görünce tüm ışıkları yine patlatacaklar. Onlar için tehlikesin. Seni durdurmaya çalışacaklar. Hızlanman gerekiyor. Sadece bir an için bak ve belirlediğin noktaya doğru sür."
"Leyal," dedim onun nerede olduğunu merak ederek.
"Onu diğer tarafa yönlendirdim. Kafa kafaya karşılaşacaksınız. Sinyal kesicileri olabilir. Bana ulaşamayabilirsin. Korkma. Nefes kadar yakınım."
"Biliyorum," dedim daha sonra lazım olacağını bildiğim nefesimi tasarruflu kullanarak. Göçebe benim Leyal kadar sevdiğim ikinci insandı.
"Beşten geriye doğru sayıyorum. Kolay gelsin Çaykara. Oradan sağ çık!"
Direksiyonu iki elimle kavradım. Ayaklarımı gaz ve frene en doğru şekilde yerleştirdim. "Buradan sağ çıkarsam buluşalım. Seninle bir tek ben karşılaşamadım," diye mırıldandım. Ve beşten geriye doğru saymaya başladı. "Çıkışa gel Göçebe!" diye bağırdığımda, "Beş," dedi. "Dört, üç, iki, bir. Bak!"
Ayağım gazı körüklerken vücudumdaki tüm tüyler havadaydı. Tam karşımda aydınlık dar bir sokak vardı. Geniş bir açık alana çıkıyordu. İlerisindeki harabe binayı görmem yalnızca birkaç saniye sürdü. Aynı anda sayabildiğim beş susturuculu silah patladı. Sonra tüm ışıklar söndü.
Sadece tahmini bir şekilde ayağımı gazdan çekmeden, hızımı kesmeden ilerlemeye devam ettim. O harabeye varmam gerekiyordu fakat ateş altındaydım. Arabamın bagajındaki çocuk ağzı bağlı olmasına rağmen bağırıyordu. Ne dediğini anlamıyordum ama beni geriyordu.
Zifiri karanlığı yırtarcasına devam ettim. Aralık olan camımı da o sırada kapattım. Artık hem kör hem de sağırdım. Sokağın sesleri yoktu. Leyal arkamda değildi. Camlar kurşun geçirmezdi lakin yalpalıyordum.
"Orospu çocukları!" diye bağırdığımda tekerleklerimin altındaki toprağın havalandığını, yağ dökülmüş bir zemindeymişim gibi tekerleklerimin kaydığını hissedebiliyordum. Burası Cehennemdi. Bu sokaklara giren çıkamazdı. Fakat ben şeytanın yuvasına kaç kere girip çıktığımı hatırlamıyordum. Bu dünya üzerinde sayamayacağım kadar çok şeytanla tanışmıştım. Yirmi dört yaşında olmama rağmen bir o kadar ölümden dönmüştüm.
Ali Cihan'ın sesi kulaklarıma doldu. "Küfrediyorsun!" Gözlerime adrenalinden oturan yaşa rağmen gülümsedim. "Küfrü biz burada öğrendik Ali Cihan! Cehennemde!" diye bağırdım.
Sadece üç yüz metre sonra o harabeye varmış olacağımı tahmin ediyordum. Bu yüzden hızımı biraz düşürdüm. Arabanın bagajına sıkılan kurşun beni yolumdan savururken, sanki görebilecekmişim gibi dişlerimi sıkarak aynaya baktım. "Top mu atıyorsun pezevenk! Sıra sana da gelecek."
Göçebe'nin hayali sesi zihnimde geri sayım başlattığında önüme döndüm. Hızım giderek düştü. En sonunda frene asıldım ve durdum. Bu defa geri sayımı ben başlatacaktım. "On!" dedim ve yan koltukta duran silahımın birini pantolonumun arkasına soktum. Diğerini hazır hale getirerek elime aldım. "Dokuz!"
Kapıyı açtım ve hiç durmadan, kendime nefes alacak tek an tanımadan koşmaya başladım. "Sekiz!"
Etrafındaki başka yıkık dökük bina kalıntılarından ateş ediyorlardı. "Siktir!"
Gözlerim artık karanlığa yeterince alışıktı. Binanın girişini görebiliyordum. "Altı!" Yediyi küfrederek harcamıştım.
"Beş!" dediğim anda biri önüme atıldı. Harabenin içinden, öylece. Hareketi o kadar ansızındı ki neredeyse ateş edecektim. Ancak bu Leyal'di. Nefes nefese, "Bu bir tuzak!" dedi. "Başka bir tuzak! Gel buraya!"
Koluma asıldığı gibi beni binanın içine çekti. Girişin yanındaki duvarın arkasına sindiğimiz anda nefes almakta zorlanır halde konuşmaya devam etti. "O şerefsiz bizi bilerek buraya getirdi. Etrafımız sarılı. Hepsi bizi buraya yönlendiriyordu."
"Ne yapıyoruz?"
Gergin bir gülümseme savurdu. "Hayatta kalmak için dua ediyoruz. Sonra da buradan çıkıyoruz," dedi gözlerini içeride dolaştırarak. İçerisi bir depoydu ama boştu. Dışarıya göre daha karanlıktı.
"Duayı çıkınca ederiz. Onların ruhları için." Ayak seslerini duyuyordum. Dinledim. En az on kişi sayıyordum. "Geliyorlar," diye fısıldadım.
Leyal bana baktı. "Sayıyor muyuz?"
Başımı tek sefer salladım. "Her sayıda bir kelle. Ruhları cehennemin dibine!" diye bağırdım.
O andan sonra ne ben Balca'ydım ne de o Leyal'di.
O deponun diğer tarafındaki kapıya koşarken ben de kapının yakınındaki pencerenin altına konumlandım.
"Çaykara!" diye bağırdığını işittim. "Sen şunlara yirmi de. Amık fareleri arkadaşlarını da getirmiş!"
"Sefa getirmişler, hepsini cehennemin kapısındaki Kerberos'a yem etmeyen Çaykara değildir."
Güldüğünü duydum.
"Sen başla," dediğimde başını salladığını gördüm. Kapının önünden başını çıkardığı anda silahı ateş aldı ve bir an sonra dönerek kapının diğer tarafına geçti. "Iska! Tüh! Mermime çok üzüldüm."
"Telafi ediyorum."
İlk kurşundan sonra onlar da ateş açmaya başladı. Mermiler başımın üzerindeki pencerenin beton duvarını parçalıyordu. "Sinek ordusu karşılık mı veriyor? Ezelim," dedim ve dişlerimi sıkarak anlık bir hareketle pencereden dışarıya baktım. "Sekiz saydım."
"Ben de altı var. O kadar da çok değiller. Abartmak bizim işimiz."
"Tüh," dedim ve silahımın namlusunu pencerenin kenarına dayadım. Bu tahmini bir atış olacaktı. Ağacın arkasındaki sinek ezilmek istiyordu. "On!" diye bağırdığım anda acı bir inilti koptu ve çok kısa sürdü. "Ezildi! Yedi kaldı. Oysa eğlence yeni başlıyordu."
"Kapıya git," dedi Leyal.
Pencerenin altından bedenimi çıkarmadan kapıya doğru ilerledim. "Sızı, çıkışta ne yesek?"
"Bir dakika. Cevap vereceğim," dedi ve ateş ettiğini duydum. "Beş kaldı. Geri sayımda nerede kalmıştık?"
"Dokuz!" diye cevap verdim ama o sırada ben de birini indirdim. Tam kafasına isabet eden kurşun içimdeki adrenalin duygusunu besledi. "Biri daha gitti."
"O zaman artık saymayı bırakabiliriz," dediğinde bir anlığına ona baktım. Elinde bomba tutuyordu.
"Gol mü?" derken keyfim yerindeydi. Leyal elindekinin pimini gözlerimin içine baka baka çekti. "Toplu katliama girer mi?" diye sordu bir fısıltı gibi. "Sinekler için bu cennet gibi gelecek. Tek seferde BOOM," dedi ve kapıdan dışarıya elindekini fırlattı.
Kulaklarımı kapattım. Bir geri sayım daha içimde yükseldi. Bir dediğimde patlama sesi kulakları sağır edecek cinstendi. Dışarıdan yükselip içeriye toz bulutu gibi yağan toprak parçaları içimi bayram yerine çevirdi. Bundan keyif almam işimi sevdiğimi gösterirdi değil mi?
O andan sonra durmadık. Ön taraf The Walking Dead'in açılış sahnesi gibiydi. Arka taraf ise bize final sahnesinden bir kare bahşediyordu. Leş yiyiciler her yerdeydi. Lakin artık hepsi etkisizdi.
Leyal'le ayrıldık. Kutlamayı daha sonra yapacaktık. Balık yemeyi ve vişne suyu içmeyi düşünüyordum. Fakat o şerefsizi almadan buradan gitmeye asla niyetim yoktu. Yakınlarda olmalıydı. Silahımı pantolonumun kemer kısmına takarak arabama koştum. İki dakika sonra artık ışıkları yanmayan o dar sokaktaydım. Sinyal alabileceğim bir nokta aradım. Sürekli, "Göçebe," diye tekrarlarken sonunda, "Yaşıyorsun," diye bir cevap geldi. Ardından keyifli bir kahkaha. "Aferin kızıma."
"Nerede?" diye sordum. "Sohbeti sonraya sakla. Zaman yok. Çok acıktım."
"Hımm," dedi bir şeyi kontrol ediyormuş gibi. Bulunduğu yerde adımlıyor olmalıydı.
"Sana çok yakın. Leyal'e de konumu atıyorum. Bir saniye. Oldu. Düz devam et. Elli metre sonra sağa dön." Dediğini yaptım. "Biraz böyle devam edelim. Kavur ile nasıl gitti?"
"Gözlerimi kıstım. Biliyor musun? Tabii ki biliyorsun! Özel hayat sıfır."
"Öpüştüğünüzü biliyorum. Dinlemek istemezdim ama kanal bir anda senin evi çekmeye başladı."
"Hah," dedim sinirle. "Ayıp ayıp. Sevişirken de dinleyecek misin?"
"Yapacak mısın?"
"Göçebe!" dedim kükrercesine.
"Sen sordun," deyince kızaran yanaklarımı nefes vererek soğutmaya çalıştım. "Nereye gidiyorum." Konuyu değiştirmenin zamanıydı. Yirmi metre sonra- Sola dön!"
Dediğini son anda yapabildim. "Çok hızlı gidiyorsun," diye söyleniyordu.
"Sen de boş konuşuyorsun. İşine odaklanır mısın?"
"Deniyorum," diyerek bir klavyenin tuşlarında parmaklarını dolaştırdı. "Güzel inliyor."
"Ne!!"
"Kavur diyorum. Taş gibi adam."
"Onun kim olduğunu biliyor muydun?" Yanaklarım birazdan Leyal'in bombası gibi patlayacaktı.
"Elbette, ben her şeyi bilirim. Düz devam et. Elli metre sonra tekrar sol."
"Bana daire çiziyormuşuz gibi geldi."
"O da öyle yapıyor. Leyal ile önünü keseceğim. Sen de arkasından çıkacaksın."
"Güzel. Göçebe," dedim sıkıntıyla nefes vererek. "Neden beni uyarmadın? Neden onu övüp durdun?"
Dediği yerden döndüm. "Yasak olduğunu biliyorsun. Ama siz aşıkları gazlamak konusunda yasak yok."
Allah o yasakları bildiği gibi yapsındı. "Leyal yaklaştı," dedi. "Sen de. Ben Kavur ile konuşmalıyım. Onu alın. Sonra da Akın'a paket olarak üçünü de yollayın. Gerisini o halledecek. Kolay gelsin."
"Sağ ol," dedim ve hızlandım.
Telefonu kapatacakken, "Balca," dedi yumuşak bir sesle. "Yasakları çiğneyerek sana bir şey söylemeliyim. Kavur hala Çanakkale'de. Senden veto yedi. İletişim kurması yasak. Sana birini ayarladılar. Bir haftaya seninle iletişim kuruyor olacak. Ona bağlı çalışacaksın. Kavur'a da başka bir çaylak verecekler. Kavur yarın ertelenen görevine çıkacak."
"Göçebe," dedim ama telefonu kapattı.
Şimdi bana verdiği bilgi ile ne yapacaktım? Ben Ali Cihan çoktan Yunanistan'a gitti sanıyordum. Telefonuna ulaşılamıyordu. Göçebe benden uzak durması konusunda uyarıldığını söylemişti. Önce bu işi halledecektim, sonra da Göçebe'nin dediği konuyla ilgilenecektim. Ne de olsa yasaklar çiğnenmek için vardı.
Ali Cihan
Geminin hazırlıkları akşama kadar bitmiş olmalıydı. Mürettebatın tamamı sabahın erken saatinde gemideydi. Onlar gemiyi ve hazırlıkları kontrol ederken başlarında durmak için güvertedeydim. Faroz ortalıkta emirler savurarak dolaşıyordu. Normalde ondan daha gergin olmama rağmen bugün durum farklıydı. Sigara paketimi cebimden çıkarak ona doğru adımladım. "Biraz sakin mi olsan? Adamlar senin yüzünden işi bırakacak."
Bana gözlerini devirdi. "Sıkar o. Hepsi çaylak. Emir almaya alışsalar iyi olur. Biz burada nelerle uğraşıyoruz."
"Benim yüzümden mi bu haldesin?"
Elimdeki sigara paketine baktı. "Sigaraya mı gidiyordun?"
Başımı salladım. "Aşağıda bir tane yakacaktım."
"İki olsun. Ben de geliyorum. Şu senin yeni çaylağı konuşalım."
İlerleyecekken omzunu tuttum ve onu durdurdum. "Benim tek çaylağım Balca. Şimdilik susuyorum diye kabul ettiğimi mi sandın?"
Sıkıntıyla nefes verdi. "Şu boktan hayatta yolunda giden bir şey olmadığı düşünülürse bunun senin elinde olmadığını düşünüyorum. Yokluğunda nasıl gergin adam olduğunu biliyorum. Şimdi daha da-"
"Gerilecek bir şey yok ki. Balca benimle. O karar geçersiz."
"Ben öyle duymadım. Sinirleneceğin bir şey öğrendim." Kaşımı kaldırınca devam etti. "Orhan'ı atayacaklarmış ona. Senin onu günahın kadar sevmediğini biliyorum."
Burnumdan güldüm. "Kusura bakmasınlar ama Balca'yı Orhan'a vermek için cesedimi çiğnerler. O beceriksiz daha önünü göremiyor, Balca'yı mı yönlendirecek."
"Valla, Ali Cihan," dedi sıkıntılı bir nefes daha vererek. "Atama gerçekleşmiş bile. Sadece açıklamamışlar."
Omzundaki elimi sıktım. Söyledikleri başta umurumda olmamıştı ama şimdi işin rengi değişiyordu. "Sen bunu nereden öğrendin?"
Kaşını kaldırdı bir de soruyor musun der gibi. Faroz her şeyi bilirdi. Bunu nasıl yaptığını bilmiyordum ama teşkilatın içinden de dışından da bize tüm haberleri o getiriyordu.
"Sikeyim," dedim gözlerimi denizde dolaştırarak. "Göçebe'yi arasam iyi olacak. O bana bu bilginin kesinliğini söyleyecektir."
"Öyleyse ne yapacaksın?"
"Orhan'dan başlamayı düşünüyorum. Atamayı reddetmezse ona neler yapacağımdan bahsederim."
Pis bir sırıtışla başını salladı. "Senden korkar."
"Öyle," dedim. "Düne kadar çaylaktı ibne. Bugün başıma kıdemli kesilemez. Daha çocuk."
Limana indiğimde telefonu çıkarmadan önce bir sigara yaktım. O sırada eve yürüyüp bavulumu toplamayı düşünüyordum. Ankara'dan geldiğimden beri teşkilatın saçma kararları ile uğraşıyordum. Kafam yerinde olmadığından son güne kadar kalmıştı.
Telefonumda Göçebe'yi ararken limanın önündeki boş araziye doğru ilerledim.
"Ali Cihan!"
Adımlarımı kesen sesi duyduğumda bakışlarım anında telefonumdan ayrıldı.
Balca limanın girişine park ettiği arabasının önünde duruyordu. Bir an için hayal gördüğümü sandım. Kaşlarımın arası çatılırken tekrar, "Ali Cihan!" diye seslenince hızla telefonumu arka cebime kaldırdım. "Siktir!" Gerçekten buradaydı. Adımlarımın yönünü ona doğru çevirdim.
Onu fark ettiğimi anlayınca kalçasını arabasının kaputuna yaslayarak beni beklemeye başladı. "Sen!" dedim planladığımdan daha ciddi bir sesle. "Eceline mi susadın?"
"Susadım ama ecelime olamaz," dedi yutkunarak. "Kaç saattir yol geliyorum haberin var mı? Yol bitmek bilmedi. Geberdim Ali Cihan. Suyun var mı?"
"Buraya benden su istemek için mi geldin?"
Önünde durduğumda başını yorgunca geriye atarak bana baktı. Güneş gözlerine giriyordu. Elini yüzüne gölgeledi. "Su diyorum. Kurak çöller aşmış gibiyim. Yolda bir damlacık su için bile durmadım."
"Neden?" diye sordum sırıtarak. Oysa öyle yorgun görünüyordu ki. Dudakları bile gerçekten susuz kalmış gibi kurumuştu. Oraya baktığımı fark edince yutkunarak dudağını yaladı. "Gidiyormuşsun. Yani gitmemişsin, bugün gidiyormuşsun."
Gözlerimi kısarak etrafıma bakındım. Etrafta görünen kimse yoktu. Bakışlarım altında koyu halkalar oluşmuş gözlerini bulduğunda dizlerim onun dizlerine temas edene kadar yaklaştım. "Olanları duydun mu?" diye sordum.
Başını salladı. "Artık birlikte çalışmıyormuşuz."
İfadem sertleşti. "Şimdilik. Ben dönene kadar."
"Sonrası için planın ne? Çok uzun süreliğine gidiyorsun. Ya sonrasında dönüşü olmazsa?"
"Bence bunu şimdilik düşünmeyelim. Her şeyi bana bırak. Önce senin susuzluğunu giderelim."
Yutkunarak, "Evet," dedi. "Çok susadım. Açım da. Herhalde dün öğlenden beri bir şey yemedim." Bakışlarını yüzümde dolaştırdı. "Sana yemek ısmarlayayım mı?" diye sordu.
"Ben," dedim ve kolumu beline doladım. Onu kendime çekerek ayağa kaldırdım. "Seni ben doyursam. Çünkü bu işin başka alternatifi yok."
Bal rengi gözleri gözlerime kilitlendi. Öyle dikkatli bakıyordu ki bir şey diyecek sandım ama dudaklarını aralamadı. Sadece başını iki yana salladı.
"Ne oldu-"
Bir anda parmak ucunda son gücünü de tüketiyormuş gibi nefes alarak yükseldi ve kollarını boynuma doladı. Dudaklarım aralık kaldı. Kollarımı beline daha sıkı dolayarak onu ayakta tuttum. Öyle yapmazsam yere düşüp uyuya kalacakmış gibiydi. "Çok mu yorgu-"
"Özledim," diye tamamladı yine beni yarım bırakarak. "Kavur'u. Ben seni geri istiyorum." Yüzünü göğsüme gömdüğünde ayaklarını yerden kestim. Onu arabasının yolcu koltuğuna doğru götürdüm. Aslında şu an yapmak istediğim tek şey onu öpmekti. Ama bulunduğumuz yer buna uygun değildi. Kulağına, "Bir şey değişmedi çaylak," diye fısıldadım. Bu keyfini yerine getirmek içindi.
Yorgun bir sesle, "Çaylak değilim," diye homurdandı. Kolları boynuma asıldı. Beni de beraberinde eğerek ayaklarını yere bastığında arabanın kapsının önündeydik. Kulağıma, "Ali Cihan'ı da özledim," diye fısıldadı.
Kalbime yumruk atmış olsaydı bu kadar hızlı dururdu. Göğüs kafesimin altı sessizce inledi ve nefesim kesildi. Kollarımın arasında ufacıktı. Kendi de öyleydi ama bende yarattığı his öyle büyüktü ki. Uzamaya duran sakallarımı yanağına sürtmekten çekinmeyerek dudağımı kulağına yaklaştırdım. "Seni burada öpemem. Abin Bursa'dan döndü. Birazdan limana gelir. Yakalanmadan gidelim. Seni..."
Yüzünü yüzümün karşısına aldı. "Beni?" diye sordu. Yaşına göre fazla cesurdu.
"Seni," dedim dudağımın kenarı yükselirken. "Bırakmam Balca. Kimseye." Aslında az önce söyleyeceğim şey tam olarak bu değildi ama yeterince kendimi zorlamıştım. "Çaykara'yı da. Buraya kadar geldiğine göre sen de istemiyorsun."
Başını salladı. "Ben başkasına lütfen yazıp üç lale gönderemem."
Gülümsedim. Olduğumuz yeri umursamadan yanağın öptüm. "Seni şöyle görmek de nasip olacak mıydı bana?"
"Nasıl?" diye sordu yüzünü buruşturarak. Muhtemelen sakallarım batıyordu. Yanağımdaki sert sakalları yanağına sürttüm. "Ali Cihan," dedi gülerek. "Yanağımı çiziyorsun."
Arkasında kalan kapının koluna uzandım ve açtım. Onu koltuğuna oturttum. Kemerini bağlarken beni izliyordu. "Hemen gitmezsek çizilen ben olacağım. Abine yakalanmamıza çok az kaldı."
*
"Aşırı doydum," dedi elini karnının üzerinde tutarak. "Burası çok iyiymiş. Yemekleri on numara." Tebessüm eden gözleri kulübeyi andıran ve tavanında kuru çiçekler asılı kafenin her yanında dolaşıyordu. O an sonsuza kadar onu izleyebileceğimi düşünüyordum. Karşımdaki sandalyede oturan Balca'ydı. Düne kadar Çaykara için bakışlarımı kaçırdığım, görmezden gelmeye çalıştığım kızdı. Bu noktaya nasıl geldiğimizi hala aklım almıyordu. Gözlerimi ondan, gülüşünden, güzelliğinden alamıyordum. Balca âşık olunmak için yaratılmıştı. Çaykara kılığında önce aklımı ve kalbimi çalmıştı, sonra da... Nefes aldım. Ona bakarken bunu yapmayı unutuyordum galiba. Benim gibi bir adamı seçmiş olması ne şanstı. Kendimi şanslı hissediyordum.
Daldığımı fark ederek garsonun tazelediği çayı önüne bıraktım. O etrafı incelemeye devam ederken sesimi çıkarmadım. Böyle iyiydi, böyle güzel hissettiriyordu.
Bal çukuru gözleri annesi ile kahvaltı eden küçük bir çocuğa takıldı. Gülümsemesi genişledi. Oğlan çocuğu da onu izliyordu. Benim onu izlediğim gibi. Bir gün bir çocuğu kıskanacağım aklıma gelmezdi. Bu küçük kız bana ne yapmıştı?
Bir nefes daha aldım. Şimdi gidiyordum ya, ilk defa zor gelecekti. "Ali Cihan," dedi gözlerini bir anlığına benimkilerle buluşturarak. "Baksana ne tatlı." Yine çocuğa baktı. Gülümsemesi adeta gözlerinden fışkırdı.
Çocuğa baktığı yerden konuştu. "Onun kadar falandım," dedi iç çekerek. "Bir arkadaşım vardı." Gözlerindeki gülümseme anında yok oldu. Onun yüzü asılınca benimki de asıldı. "Biz bir oyun oynadık. Ve o gitti." Dudağının kenarını ısırdı. Dişleriyle ezer gibi çekiştirdi. Gözlerinin doluşu da sesinin düşüşü gibi anlıktı.
"Bazen kendimi karanlık bir odada tek başıma kalmış bir çocuk gibi hissediyorum."
Nemli bakışlarını benimkilerle buluşturdu. "Ayrılıkları sevmiyorum. Hele sonsuz olanları. O karanlık odayı sevmiyorum. Ben o çocuğu izlerken sen de beni, benim onu izlediğim gibi izliyorsun ya," dedi bir fısıltı gibi. Fark ettiğini bilmiyordum. "Böyle, hayran hayran. Ben kimse beni böyle izlemesin istedim. Sen bana ne yapıyorsun? Beni buraya ne getirdi? Nasıl geldim, hatırlamıyorum. Sadece gitmeliyim dediğimi hatırlıyorum. Karanlık oda büyüyordu çünkü. Beni yutmak istiyordu. Ali Cihan," dedi ve tekrar yutkundu. "Ben yalnızlığı sevmiyorum. Karanlığı sevmiyorum ama galiba sana fena halde..." Bakışlarını önüne indirdi.
"Ben de sana," dedim bir anda. Hiç düşünmeden, onun cümlesinin sonu oldum. Onu cümlemin sonu yaptım.
"Nesin sen? Kâhin mi?" diye sordu buruk bir tebessümle. Masanın altındaki ellerinin birbirini hırpaladığına emindim. Böyle şeyleri konuşmaktan utanıyordu ya da kaçmak istiyordu. Fakat içindeki savaşa tıpkı benim gibi yenik düşüyordu. Hisleri onu yoruyordu.
"Birlikte yedi yıl geçirdik. Seni anlamak için kâhin olmaya gerek var mı?"
Ağlama hissi veren bir kıkırtıyla bakışlarını yüzüme kaldırdı. "Tamamlamak istiyorum," dedi alçak bir sesle. "Ben sana yedi yıl önce fena halde âşık oldum." İtirafından sonra önündeki çay bardağını eline aldı ve bir anda kocaman bir yudum aldı. Gözleri sıcağın dilinde bıraktı yakıcı acıdan iyice dolarken, damlalardan biri yanağına atladı. "Of," dedi çatallaşan sesiyle. "Çok sıcakmış. Yandım."
"Ağlamak için," dedim elindeki bardağı uzanıp alarak. Masaya bıraktım ve ayağa kalktım. Cüzdanımdan çıkardığım parayı da yanına koydum. "Çaya sığınma."
Sandalyesinin yanında durdum. Başka bir gözyaşı yüzünde ıslak iz bırakarak dudağının kenarına sızarken bakışlarını yüzüme kaldırdı. "Sığınmıyorum," diye yalan söyledi.
Elini tuttum ve onu yukarıya çekerek ayağa kaldırdım. Sonra da kolumu beline doladım. Onu kendime yaslarken, "İtirafından da utanma," diye fısıldadım sadece onun duyabileceği şekilde. Parmaklarımın tersiyle yüzündeki yaşları sildim. "Bunu dakikalardır hiç utanmadan seni izleyen, gözlerini alamayan adama yapma. Bana vedalardan bahsedip üzülme. Ayrılıklardan, o karanlık odadan... Çünkü ben sana ne karanlık oda vereceğim ne yalnızlık. İstersen," dedim ve ona sarıldım. Karşılık verdi. Göğsüme yüzünü yaslamak ve rahat bir nefes almak için parmak ucunda yükseldi. İşte o kadar küçüktü.
El ele arabaya yürürken bakışlarını benden kaçırıyordu. Bir şey düşünüyor gibiydi. Aklından neler geçirdiğini soracakken benden önce davrandı, "Orhan'mış adı," dedi çatallı çıkan sesiyle. Bakışlarını omuzlarının üzerinden kaldırarak yüzüme çevirdi. "Göçebe'yi sıkıştırdım yoldayken."
"Adı Orhan değil," dedim tekdüze bir sesle. "Adı Kavur. Ben yine sana atanacağım. Hatta bunun için dönüşü beklemeyeceğim. Mesajımı bekle."
Gülümsedi. Her şeye değen bir gülüşü vardı. En çok da bana. "Orada senin için ağlamadım," dedi beni aksine inandırmaya hala umudu varmış gibi.
"Hımm," dedim yalanlarına devam edebilsin diye.
"Ben ağlamam bir kere. Çay çok sıcaktı. Şey oldu..."
"Ne oldu?" Ters bir bakış attı. Galiba özüne dönüyordu. İçindeki saldırgan kızı özlemiştim.
"Gördün işte," diye yükseldi. "Çayı diktim ve..."
"Balca," dedim başımı yana yatırarak. "Yemiyorum."
"Hiç mi?"
Güldüm. "Hiç."
"Off, dilim hala acıyor ama. Ağlayacak kadar çok."
Kahkaha attım ve civardaki herkes bana baktı. Umursamadım. Umursamak istemiyordum. Onun yerine onu kendime çektim. Göğsü karnıma çarparak durunca belini elimle kavradım. Sonra da eğildim. "Bakayım."
"Neye bakacaksın?"
Bal çukurları şimdi daha derindi. Bana belirginleşmiş gözleriyle bakarak ellerini göğsüme yerleştirdi. Hemen sonra da etrafa bakındı. Ne yapacağımı anlamıştı değil mi?
"Balca," diye seslendim. Yüzünü bana döndüğü anda dudaklarımla dudaklarını kaptım. Onu içime çeker gibi öptüm. Dudakları az önceki utangaçlığının aksine aralandı ve ben ağzının içine kaydım. Bir kızın hem ismi, hem tadı, hem gözleri bal gibi olur muydu?
Ona sıkıca sarıldım ve ayaklarını yerden keserken Balca'nın da kollarını derin bir nefes alarak boynuma dolamasını bekledim. "Deli Balım," diye fısıldadım. "Gidiyorum ama döneceğim," dedim dudağının kenarını öperek. Elleri yüzümün yanlarını kavradı. Beni kendinden uzaklaştırıp yüzünün karşısına aldı. Gözleri yüzümde dikkatle dolaşıyordu. "Biliyorum," diye fısıldadı. "Anneme sık sık senden bahsedeceğim."
Bölüm Bitti :)
Yarın için bölüm açma butonu🌷
Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmuş olamazsınız :)
İnstagram: Piyamor_
