İçeriğe geç

Kızıl Gerdan

Bölüm 13 · 15 dk okuma

Kızıl Gerdan

Bölüm 13

12. Bölüm - Bir Mesajınız Var

12. Bölüm - Bir Mesajınız Var

Ali Cihan

Günler sonra telefonumu elime aldığımda ilk yaptığım şey ondan bir mesaj olup olmadığını kontrol etmekti. Bunun olması biraz düşük bir ihtimaldi çünkü Çanakkale'de Balca'yla ayrılmadan önce konuşmuştuk ve teşkilatın kararını olumsuz etkilememek için bir süre birbirimize mesaj göndermeme kararı almıştık. Doğru zamanı teşkilatla konuştuktan sonra ben belirleyecektim ve ona yazacaktım.

Ancak beklediğim gibi olmadı. Kalbim telefonumun ekranındaki bildirimle hızlandı. Beni bir mesajla bile heyecanlandırabilen tek insan Balca'ydı. Hem Çaykara hem Balca. Düşüncemle gülümsedim.

"E-posta kutunuzda bir mesajınız var," diye yazan bildirime dokundum.

📩Balca: "Sözümü tuttum. Sana kendi e-posta adresimden yazıyorum. Kavur'a değil, Ali Cihan'a :) Bu da sorun olacaksa söyle. Bir daha yazmam :) Nasıl gidiyor diye merak ettim. En azından bu mesaja cevap ver de rahatlayayım. Bir de sana atanan kimmiş🌷"

Yazdıkları yüzünden yüzümdeki gülümseme genişlerken garsonun getirdiği kahveyi alıp terasa doğru adımladım. Atina'daydım. İki saat önce gemimi limana zincirlemiştim. Tüm mürettebat kalacağımız otelin odalarında istirahate çekilmişti. Bense odama çıkmak yerine otelin lobi barından kendime bir fincan kahve söylemiştim ve onu bitirene kadar açık havanın tadını çıkarmak istiyordum. Burada hava Türkiye'dekinden biraz daha güzeldi. Güne güzel başlamıştım ama bunun şu an hava ile ilgisi yoktu. Balca'nın yazdıklarında gözlerimi bilmem kaçıncı kez dolaştırıp sırıtırken kahvemi yudumlayarak beyaz minderli bahçe koltuğuna kuruldum.

Ayak bileğimi diğer dizime yaslarken iç geçirdim. Zeki olduğunu düşünüyordu. Mesajlaşmak konusunda kastettiğim yalnızca teşkilatın bize verdiği e-postalar değildi. Lakin hin fikirlerine ilk defa bayılmıştım.

Fincanı koltuğun kol kısmına bırakarak ona bir mesaj yazmaya hazırlandım. Şu an uyuyor olamazdı. Benim gibi erken kalktığını yedi yıl boyunca deneyimleyerek öğrenmiştim.

📩Ali Cihan: "Günaydın deli bal :)Bu sabah Atina'ya vardım. Şu an kahve içiyorum ve keyfim hayli yerinde. Bana atanan kişiyi de öğrendim. Daha doğrusu Sencer öğrendi. Kim olduğunu neden öğrenmek istiyorsun? Bir de nasılsın? En azından bu mesaja cevap ver de rahatlayayım."

Mesajıma bu kadar hızlı yanıt almayı beklemiyordum. Yalnızca kahveme uzanıp tek yudum almıştım ki telefonum titredi ve ekranımda, "Bir mesajınız var," bildirimi belirdi. Yedi yıl boyunca şu bildirim beni kalp krizine sokan tek şeydi. Kalp sağlığım iyiye gitmiyordu. Dur, çalış, dur, çalış... Derin bir nefes aldım.

📩Balca: "Çok iyiyim :) Ankara'ya döndüm. Bu arada Sincanlı ile çalışmaya başladık. Fena biri sayılmaz ama bir sen değil. Ben bunu açıkça söyleyebiliyorsam senin de bana o kızın adını vermen sıkıntı yaratmaz diye düşünüyorum Kıdemli Ajan Kavur. Bu arada İvan'ı yakaladığında fotoğraf istiyorum. Bence görevimi çaldığın için bunu hak ettim🌷"

Gülümsememi nasıl oluyordu da bu kadar hızlı yok edebiliyordu? Sincanlı dediği Orhan yalakasıydı. Teşkilatın bu eşleşme işini bu kadar hızlı halletmesi sinir bozucuydu. Yolculuk sırasında duruma müdahale edememiştim ama bu saçma şeyi hemen çözmeliydim. Öfkeme hâkim olmaya çalışarak ona mesaj yazdım.

📩Ali Cihan: "Onunla çok muhatap olma. En iyisi biz mesajlaşmaya devam edelim. Senin Kavur'un var, kimseye ihtiyacın yok. Sormak istediğin ne varsa bana buradan sor Balca. Bana da Meteor adında birini atamışlar. Henüz konuşmadım. Birkaç güne yazar. Hakkında bildiğim yirmi sekiz yaşında bir kız olduğu."

Yaşı ya da cinsiyeti hakkında bilgi vermem gerekmiyordu ama ne hissettiğimi anlayıp anlamayacağını merak ettim. Kahvenin fincanda dibini görürken cevap verdi. Bu defa biraz uzun sürmüştü.

📩Balca: "Hımm, kayan yıldız demek. Kız olduğu çok belli zaten. Senin kim olduğunu bilmiyor ama iki yazışma sonrası anlar. Ne kadar yetenekli olduğunu anlayınca da teşkilatta ağlamaya başlar. Seninle devam etmek için... Sinir bozucu. Sen onunla konuşacaksan ben seni meşgul etmeyeyim. Sincanlı da gayet iyi bir yönlendirmeci🌷"

📩Ali Cihan: "Sen ağlıyor muydun? Balca o beceriksiz asla söz ettiğin gibi biri olamaz."

📩Balca: "Tanıyor musun? Ben ağlamıyordum çünkü ben bir çaylak değildim. Hiç olmadım. Organ tacirleri çetesini çökelttiğimizi söylemiş miydim? Neyse, benim işlerim var. Bugün de görevdeyim. Sana kolay gelsin. Oralarda dikkatli ol🌷"

Mesajını cevapsız bıraktım. Kalp sağlığımı olumsuz yönde etkilediğini söylemiştim. Bunu her zaman kalbimi hızlandırarak yapmıyordu. Boşalan kahve fincanını sehpaya bırakıp ayağa kalktım. Odama çıkıp biraz uyuyacaktım. Akşam Sencer ile Göçebe'nin ilettiği konuma gidecektik. İvan'ın orada olması bekleniyordu.

Telefonumdan Sencer'e mesaj attım.

Gönderen Ali Cihan: "Bu Orhan'ın kadınlara düşkünlüğü hakkında elimizde delil var mı? Zamparalıklarını ortaya çıkarırsak uzaklaştırma alabilir. Şöyle birkaç aylık uzaklaştırma işimi görür."

İkinci kattaki odama gitmek için merdivenleri tırmanırken cevap geldi.

Gönderen Sencer: "O işleri bıraktı. Geçen yıl zamparalıkları yüzünden görevlerde zaman problemi yaşayınca uyarı aldı. Düzenli ilişki yaşıyor. Oradan bize ekmek çıkmaz? Hayırdır?"

Gönderen Ali Cihan: "Yalana bak, yalana. Sende buna inandın mı? Kadın düşkünü o şerefsiz. Kıdemlilerin götünü yalayarak bir yerlere geldi. Yoksa çoktan atılmıştı. Araştır Sencer. Başlatma düzenli ilişkisine."

Gönderen Sencer: "Balca ile konuşmaya mı başlamışlar? Bu ne hız abi ya. Senin daha kırkın çıkmadı."

Gönderen Ali Cihan: "Meteor denen kızı sen mi alsan? Ben biraz kafa tatili versem. Balca bozuluyor oğlum. Hem çok geçmez ben onu geri alırım."

Gönderen Sencer: "Bunun imkânsız olduğunu biliyorsun. Benim akıl hocalığı yaptığım biri zaten var. O değil de bu meteor senin kafana düşecek gibi."

"Şerefsiz," diye söylenerek merdivenleri tırmanmaya devam ettim. Görev öncesinde pek adetim değildi ama mini barın üzerinde bir şişe viski görünce rahat uyuyabilmek için içmeye karar verdim.

*

Bu kadar kolay olacağını tahmin etmemiştim. Atina'ya gelir gelmez Yunan bir fuhuş çetesinin lideri ile buluşmak aptallıktan başka bir şey değildi.

Sencer ile dikkat çekmeden yemeklerimizi yiyorduk. Ankara'dakine göre daha lüks bir restorandaydık. Sencer benimle göz teması kurduğunda, "Göçebe dışarıdakilerin artışa geçtiğini söylüyor. Anlamış olabilirler mi?" diye fısıldadı. Kaşlarımı olumsuz anlamda kaldırdım. "Bizim için değil, buradan sonra gidecekleri yer için önlem alıyor olmalılar. Bu ikisi kadın sevkiyatı işini bu gece yapmazlarsa ben de bir şey bilmiyorum. İvan buraya sadece üç günlüğüne geldi. Belki planında değişiklik vardır ve ilk günden halledip başka yere geçecektir."

"Mantıklı," diyerek gülümsedi Sencer. Dikkat çekmemek için yapmış olsa da bana gülümsemesi abes duruyordu. "Bana yavşadığını düşünecekler."

Ağzındaki lokma boğazına takıldı. Öksürürken suya uzandı. "Amacım o değildi ama yakışıklı adamsın. Tam yavşamalık."

Ona gözlerimi devirdim. "Saçmalamayı kes. Bizimkiler ne alemde? Takip etmek için hazırlar mı?"

Sencer kulaklığını dinledi. Benden göz temasını kesmeden ağzındakini çiğnedi. "Göçebe dışarıdakilerden birinin kulaklığına sızmış. Pavliani Ormanı. Sanırım yolculuğun nereye olduğu belli oldu."

"Hazır olsunlar. Bunlar birazdan kalkar."

Sencer masada duran telefonunu önüne aldı. Benimle sohbet ediyormuş gibi ağzında anlamsız laf dizisi gevelerken bir yandan da mesaj yazmaya başladı. "Oradan gideriz. Balca güzel kız. Leyal de fena değil. Kırmızı gül salatası. Hım hım... Alırım tabii. İki kilo portakal. Termosifon mu? Çok ilginç proje. Polina'yı okumadım. Çok saf kız o ya. Benlik değil."

Salak ya. Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Leyal'i beğendiğini laf arasında geçirmesi taktire şayandı. Anlamıştım zaten. Onu bıraktığı gece durup durup, "Şu Leyal de şöyle," demesinden bile anlaşılıyordu.

İvan'ın masasında hareketlilik oluşunca dikkatim oraya kaydı. Kalkıyorlardı. Masanın altından Sencer'in bacağına tekme attım. Saçma konuşmalarına bir son vermesi gerekiyordu çünkü yunanca konuşuyorlardı ve bize doğru ilerlerken bu artık duyuluyordu. Aramızda yunanca bilen bir o vardı.

Sencer fark ettirmeden konuşmaya dikkat kesildi. Ben de yemeğimi yemeye devam ettim. Onlar mekânın kapısından çıkış yaptıklarında Sencer hemen toparlanmaya başladı. "18 kuğu dedi. Bunlar kızlar olmalı. Rusya'dan getirdim, senin için diyor ama Türkiye'den getirdikleri olmalı. Şerefsizin çükünü keseceğim."

"Olmaz," dedim masadaki telefonumu alıp ceketimin cebine atarken. "Balca'ya sözüm var. Taşakları dahil bende."

Mekândan koşarak çıktığımızda araba kapıda hazırdı. İkimizde arka koltuğa bindik. Ben silahımı kontrol ederken Sencer bir arama daha gerçekleştirdi. Göçebe ile konuşuyordu. Beni istiyor olmalıydı ki bir anda telefonu bana uzattı.

"Arabada konuşmaya devam ediyorlar. Kulaklığını hacklediğim korumanın arabasındalar. Kızlardan biri ölmüş. Kaçmaya çalışınca. İsmi Nur. On yedi yaşında. O şerefsizin taşaklarını şişe geçirmezsen uzaklaştırma almanı sağlarım!" diye bağırdığında yüzümü buruşturdum.

"Sakin ol. Yönlendirmene ihtiyacımız var," dedim ama gerginlikten dizimin üzerinde duran yumruğumu sıkıyordum.

"Sakin falan olamam. Kuğu dediklerinin hepsi çocuk. Aralarında on yaşında olan bile var! Orospu çocukları."

"Göçebe," dedim sakin olması için sesimi alçaltarak. "Bu işte öfkeye yer yok. Lütfen sakin ol ve-"

"Benim içim dışım öfke. Öfke olmazsa ben olmam Kavur. Eğer sen yapamayacaksan onu bana bırak. Bir sonraki durağında-"

"Yavaşla. Sana halledemeyeceğimi söylemedim. Telefonu Sencer'e veriyorum. Yönlendirmelerini yap ve gerisini bana bırak."

Telefonu Sencer'e verdiğimde Göçebe'nin öfkeli bağrışlarını az da olsa duymaya devam ediyordum.

Ön koltuğa doğru yaklaştım. "Gözden kaçırma sakın," dediğimde Polat başını salladı. "Bu imkânsız. Bir acemiye araba kullandırtıyorlar."

Elimi omzuna vurdum. "Aferin."

Araba sağa döndüğünde bahsedilen ormanın girişine yakın olduğumuzu hissettim. Sokak lambaları bu noktada seyrekleşmeye başlamıştı.

Polat, "GPS yavaşladıklarını gösteriyor," dediğinde, "Takip cihazı mı taktın?" diye sordum.

Polat başını sallayarak direksiyonun hemen yanına takılı ikinci ekranı gösterdi. "O araba ile gideceklerini tahmin ettim. Tamamen şans."

"Birazdan duracak gibiler."

Polat başını sallayarak arabanın direksiyonunu sağa kırdı. "Bu noktada farları kapatıyorum. Işık azaldı ve anlaşılmamamız gerek."

Bir an sonra çitle çevrili bir ormanın girişindeydik. Arabadan indiğimizde de bir akarsuyun sesini duyabiliyordum.

Silahımı hazırda tutarken diğerleri de aynını yaptı. "Lokasyonu diğerlerine gönderdiniz mi?" diye fısıldadım. Sencer başını salladı.

"Mümkün olmadıkça silah kullanmayın. İvan'ı canlı yakalamamız gerek. Önce konuşturacağız. O aşamada tepesine fırtına olup çökeceğim. Anlaşıldı mı?"

Sencer başını sallarken, Polat direktiflerimi diğerlerine iletiyordu.

Çiti geçip ağaçlık alandan hızla ilerlemeye başladığımız ilk anda bir silahın patlama sesini duydum. Gözlerimi yumdum. "Bu neydi şimdi?" diye sorduğumda Sencer'in titreşimde olan telefonu çaldı. "Göçebe," dedi alçak sesle. "Kesin yine birini öldürdüler."

"Açma. Bu işi onsuz halledelim. Öfkesini anlıyorum."

Başını tek sefer salladı ve telefonunu kapatıp cebine kaldırdı.

Olabildiğince sessiz adımlarla ilerlemeye başladık. İki yüz metre sonra ağaçlık alan kel bir araziye açılıyordu. Arkası branda ile kapalı bir kamyonetin hemen önünde İvan ve adamları vardı. Bir de restoranda ona eşlik eden fuhuş çetesi lideri. Onun yanında kimseyi getirmemiş olması ilginçti. Anlaşmaları bu yönde olabilirdi ama bu başka bir aptallıktı.

Seslerini net olmasa da duyabiliyorduk.

"Dediğine göre," dedi Sencer. "On yedi yaşındaki kızı iş görmeyeceği için öldürmüş. Az önce duyduğumuz silah sesi hala hayatta olan kızın kesin ölümüymüş."

Dişlerimi sıktım. "Kamyonda," dedim Polat ve Sencer'de bakışlarımı dolaştırarak. "Kızlar orada. Ateş etmeyin demiştim ama bu şerefsizler bunu hak etti."

"Bir dakika," dedi Sencer İvan ve diğer adamın konuşmasına kulak vererek. "Anlaşamadılar. Adam İvan'ın istediği parayı getirmediğini söylüyor."

"Eceline mi susamış? Bu resmen intihar," dediğimde, "İvan çok sinirlendi. Oyun oynamıyoruz diye bağırıyor," diye ekledi.

"Bu salaklar işlerini bize bırakmayacak gibi."

İvan'ın karşısındaki adamın kahkaha attığını duydum. Gözlerim kısılırken ne yapacağını anladım. Ve tahmin ettiğim o işareti verdi. Karşımızdaki ağaçlık alandan onlarca adam çıkmaya başladı. Sencer onların konuşmalarını çevirmeye devam ediyordu. "Güven duvarı yıkıldı. Adı Rusalka olan diğer lider adamlarıyla gelmiş."

"Sikeyim. Kamyondaki çocukları korumamız gerek." Şu noktada hangi hamleyi yaparsam bu kaos dururdu. En iyi ihtimal Rusalka ve İvan'ı vurmaktı ama bu işime yaramazdı.

Sencer bir adım geri çekildi. Yüzü bana dönerken, "Kavur bizi biliyorlar. Diğerlerini de," diye fısıldadı. Sesinde korku yoktu ama gözlerinde bir çıkış yolu aradığını gördüm. O anda üzerimize yağmur gibi yağmaya başladılar. Ormanın içine saklanan başkaları da vardı.

Balca

"Bir haftadır hiçbir mesajıma dönmedi. Bu çok can sıkıcı." Aslında endişeliydim. Telefonumu koltuğa fırlattım. "Zaten uzun süre ayrı kalacağız bir de böyle yapınca..."

"Hiç böyle yaptığı oluyor muydu?" diye sordu Leyal. Kendimi telefonumun yanına, koltuğa bıraktım. Dizlerimi karnıma çekerek önümde toparladım. "Olmuyordu. Çünkü bana yardım edebilecek bir o vardı. Şimdi Sincanlı'ya güveniyor sanırım."

"Öyle olduğunu sanmıyorum. Son yazışmanızdan bahsettin. Kıskanmış belli ki. Kesin işleri yoğundur. Adam Romanya'ya falan geçecek. Seyahat bile ediyor olabilir."

O ihtimali ben de düşünüyorum. O yüzden bu kadar sakinim ya. Ama biraz daha cevap vermezse teşkilatı ayağa kaldırabileceğimi düşünüyorum. Ne olacaksa olsun. İsterlerse ömür boyu onu bana yasaklasınlar."

"Göçebe'ye sordun mu?" diye sordu Leyal. Elindeki salata kasesini sonunda sorularımdan vakit bulup masaya indirebildi.

"Denedim ama bir şey demiyor. Biliyorsun, istemediğinde çok ketum olabiliyor. Bana başka bir ajan hakkında bilgi vermeye devam edemezmiş."

"Göçebe'yi seviyorum ama biraz değişik yanları var," diyerek gelip koltukta yanıma oturdu.

"Ne gibi?"

"Bazen anlık öfke nöbetleri geçirebiliyor. Çok güzel kız. Bizim yaşlarımızda, söylemiştim. Ama bazen öyle olgun davranıyor ki kırk yaşında olduğunu düşünüyorum. Ruh hali anlık değişebiliyor. Mesela son görüşmemizde kahkahalar ile gülüyorduk. Bir anda bir telefon aldı ve oturup ağlamadığı kaldı. Ne olduğundan da bahsetmedi."

"Göçebe'nin dedikodusunu yapmak istemiyorum ama ilginç."

"Kötü anlamda söylemiyorum zaten ben de. Onun geçmişi hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Nereden geldi, kim, ailesi, memleketi... Kız sır küpü gibi. Zaten işinde iyi olmasa bu kadar kolay yükselme alamazdı. Galiba özel hayat sıfır. Biz onunla hep terkedilmiş bir binanın en üst katında buluşuyoruz. Orayı dayamış, döşemiş. Orada yaşıyor. Yalnız galiba. İyi ki delirmiyor."

"Nedenleri vardır Leyal. Hepimizin nedenleri vardı. Senin, benim..."

Leyal ifadesi düşerken iç çekti. "Bu yüzden onu çok sevdim. Tüm deli yanlarına rağmen. Çok güzel yemek yapıyor. Resim yapıyor. Oyuncak koleksiyonu var."

"Oyuncak koleksiyonu mu?" diye sordum şaşırarak. Birininim daha önce oyuncak koleksiyonu sahibi olduğunu duymamıştım.

Leyal başını salladı. Konuşmaya devam etmeyip elini guruldayan karnına koyunca güldüm. "Hadi yemek yiyelim. Sen geç. Ben de Ali Cihan'dan yana şansımı bir kez daha deneyeceğim."

O ayağa kalkıp masaya geçerken ben de telefonunun kapalı olup olmadığını anlamak için bir arama başlattım. Bir haftadır ne zaman arasam kapalıydı. Bu yüzden denizde olduğu konusundaki tahminlerim güçleniyordu.

Ayağa kalkıp terliklerimi ayaklarıma geçirdiğim sırada gözlerim büyüdü. "Çalıyor!" diye bağırdım heyecanla.

Leyal ağzına tıktığı patates kızarması ile dönüp bana baktı. "Ay, hadi!" dedi ama zor anladım.

Açma ihtimaline karşın hızlı adımlarla yatak odama doğru koştum. Onu orada azarlayabilirdim.

Kapıyı arkamdan kapattığım anda özlediğim sesi kulaklarıma doldu. "Deli Bal." Sesi o kadar cızırtılıydı ki sevincim kursağıma oturdu. Belki de çekmeyen bir yerdeydi ve bu yüzden böyle algılıyordum. Hemen endişelenmemeliydim.

"Ali Cihan neredeydin? Sana ulaşamadım ve çok merak ettim."

"Denizdeydim." Çok kısa ve net cevaplar veriyordu. Bir şey anlayamıyordum. "İyi misin peki?"

"İyiyim." Bu hiç normal değildi. "Sen," dedi ve duraksadı. "İyi misin?"

"Bir şey olmuş," dedim endişeli Balca'yı aktif ederek. "Hemen anlat. Sen iyi misin?"

Zorla gülüyormuş gibi öksürdü. "Onları soruyorsan kötüler."

"Kimden bahsediyorsun bilmiyorum ama ben seni soruyorum," dedim öfkeyle. Beni çileden çıkarıyordu. Yatağımın kenarına oturdum. Sonra da yatağa uzandım. Boş boş tavanı izlerken, "Ben iyiyim," diye cevap verdi bir kez daha ama inanmadım.

"Gerçekler!" diye direttim.

"Vuruldum." Bunu duymayı hem bekliyordum hem de beklemiyordum. Yataktan öyle bir kalktım ki saçlarım yüzümün önünde toplandı. Hepsini kulağımın arkasına çektim. "Neredesin? Hastanede mi?"

Kalbimi hissetmiyordum. Galiba durmuştu. "Söyle, bana ihtiyacın var mı?"

Yine zorlama bir gülümsemeyle, "Hep," diye cevap verdi. "Ama gelemezsin. İyi haberim var."

Kısa cümlemleler kurmasından durumunun bahsettiğinden daha kötü olduğunu anlayabiliyordum. "İvan yakalandı. Ve İsveç'e gönderildi. Artık tutuklu."

İvan umurumda bile değildi. Haftalar önce en çok istediğim şey onun yakalanmasıyken şimdi önemsizdi.

"Nereden yaralandın?" diye sordum korka korka.

Öksürdü. Hafif iniltili bir sesle, "Kalbimden," dedi.

"Kalbinden mi?" Gözlerim kocaman açılırken, "Dur," diyerek aklımdaki kötü düşüncelere set çekti. "O anlamda değil."

"Sen hala bana laf oyunları mı yapıyorsun? Sırası mı Ali Cihan! Nereden vuruldun, söylesene."

"Ne yapacaksın. Doktorluk bilgilerini mi konuşturacaksın?" Aklıma bile gelmemişti. Onun yaralandığını duyunca ben mesleğimi unutmuştum.

"Endişe etme-" Öksürük konuşmasını böldü. "Sağ omzumla göğüs kafesimin arası. Kaburga kırığım var." O yüzden öksürüyordu. Ayakta durmakta zorlandığım için yatağın kenarına çöktüm. "Offf." Gözlerimi tavana diktim.

Sesimdeki titremeyi fark etmiş gibi, "Ali Cihan için mi Kavur için mi?" diye sordu. Hangisi için endişelendiğimi merak ediyordu.

"İkisi de sensin."

"İkisi de benim ve sen de benimsin."

"Ali Cihan," dedim neredeyse ağlayacak gibi. "Seni görmem gerek."

"Dileğin bu mu? Daha iyi bir şey isteyebilirsin. Ne istersen yaparım."

"Seni görmek istiyorum," dedim üstüne basa basa. "Uçağa atlayıp gelebilirim."

"Teşkilatın haberi olmadan seyahat edemiyoruz, unuttun mu?"

Evet, hatta nasıl yolculuk yapacağımıza bile onlar karar veriyordu. Ailemin evine otobüs yolculuğu yapmam bu yüzdendi. Bilet kendi adıma bile alınmıyordu.

"Biliyorum," dedim ses tonum düşerken. "Sadece-" Telefon bir anda kapandı. Ekrana baktım. Baya yüzüme kapatmıştı. Şarjı bitmiş olabilir diye iyiyi düşünmeye çalıştım. Suratıma kapatmışsa ağzına sıçmaya hazırdım. Tekrar aramak için hareket ediyordum ki ismi ekranda belirdi. Bu bir görüntülü aramaydı.

Kalbim yerinden çıkmasın diye elimi göğsüme bastırmak zorunda kaldım. Sonra da aramayı cevapladım.

Ali Cihan'ın göğüs kasları ekrandaydı. Sağ omzuna yakın sargıyı gösteriyordu ama üst bedeninin tamamını görebiliyordum. "Acıyor mu?" diye sordum. Dişlerimi tırnaklarıma geçirdim. "Ali Cihan doktor ne dedi?"

Telefonun ekranı yüzüne kaydığında yatağa tekrar oturdum. Ayağa ne ara kalktığımı hatırlamıyordum.

"Taş gibi olduğumu söyledi," dedi gülmeye çalışarak. Normalde çok güzel gülerdi ama bu yarım, eksik bir gülümsemeydi.

"Yanlış söyledin sanırım. Öyle demezler ona. Turp gibisin derler ama elin Yunanı nerden bilsin turp gibiyi."

Kamerayı yüzüne yaklaştırdı. Koyu kahverengi gözlerini tekrar yakından görmek iyi hissettirdi. "Hayır," dedi yüzünü buruşturarak. "Taş gibisin dedi." Acı çekiyordu ama beni kışkırtmaya çalışmaktan vazgeçmiyordu.

Sakin kalmaya karar verdim. "Güzel miydi?" Doktorunun kadın olup olmadığını bilmiyordum. Önemi de yoktu. Sadece oyununa katılıyordum. Başını salladı bir öksürük nöbetine daha girerken. "Senin kadar değil. Ama gideri vardı."

"Eşek. Ne biçim konuşuyorsun?"

Gülümsedi. Şimdi ekrana dikkatle bakıyordu. "Burası yatak odan mı?"

Başımı salladım ve kamerayı hemen odanın içinde dolaştırdım. Burası da evin diğer odaları gibi hastane odasını andırıyordu. Tüm mobilyalar beyazdı. "Bana kendini göster," dediğinde ekranı kendime çevirdim.

"Ne zaman oldu?" diye sordum.

"Geçen hafta. Seninle son yazışmamızın olduğu akşam."

"Gerçekten iyi misin?"

"İyiyim. O kadar iyiyim ki iç çamaşırı giymediğini hemen fark ettim."

Gözlerim belirginleşirken kolumu anında göğüslerimin üzerine kapattım. Bu ona böyle kaçıncı yakalanışımdı?

"Ben," dedim ama devam edemedim. Yanaklarım kızarıyor olmalıydı.

"Üç etti." Aklımdaki soruyu cevapladığında utanç çukuru açıldı ve ben içine girdim. "Sayıyor musun? Hepsini fark etmiş olamazsın!"

Gülerek başını iki yana salladı. "Hepsini fark ettim. Balca, ilk karşılaşmamızdan son karşılaşmamıza kadar üzerinde ne olduğunu ya da olmadığını söyleyebilirim."

"Duymak istemiyorum," dedim ama o devam etti.

"Restoranda siyah bir elbise giyiniyordun. Çanakkale'dekinde de Ankara'dakinde de. Düğünün olduğu gün kapıya pijamalarınla çıkmıştın. O gün bir şeyi giymeyi unutmuştun." Yutkundu ve hemen sonra öksürdü. "Ciğerlerim zorluyor. Bir haftadır yatıyorum. Öksürmek iyi geliyormuş."

"Öyle," dedim devam etmemesi ve konunun değiştiği yerde kalması için çabalayarak. "Tam olarak iyileşene kadar kalkma."

"Öyle yapacağım."

Yorulduğunu hissedebiliyordum. "Ali Cihan," dedim bakışlarımı ekrandaki gözlerine sabitleyerek. "Kendine çok dikkat et tamam mı?"

Benim gibi gözlerime odaklandı. "Orhan yazıyor mu?" diye sordu. Orhan kimdi? Anlamadığımı anlayınca başını iki yana salladı. "O şerefsiz Sincanlı. Adını söylememeliydim ama..." Yine konuşmasını öksürük böldü.

Ona yalan söyleyemezdim. "Yazıyor," dedim. "Ben de yazıyorum. Ya Elif?"

Elif kim der gibi yüzüme baktı. Elif ona atanan çaylaktı. Elbette kim olduğunu araştırmış ve bulmuştum. "Hiç sevmem o kızı."

Kimden bahsettiğimi sonunda anlamış gibi sırıttı. "Bana atandığı için olmasın."

Omuz çektim. "Her neyse. Ben kapatayım da sen de dinlen."

"Kapatma," dedi lafı uzatarak. Sesi yorgun çıkıyordu ama itiraz ediyordu. "Yüzüne yaklaştır."

"Neden?"

"Ekran görüntüsü alacağım."

Dudaklarımın kenarından gözlerimin kıyılarına kadar bir gülümseme yayıldı. "Mailde profil resmi yapacaksan yaklaştırırım."

Burnundan güldü. "Bunu yapamam. Daha iyisini yapacağım. Fotoğrafını cüzdanımda taşıyacağım."

"Neden, bir gün benden ayrılmak için mi kullanacaksın?"

Dudağının kenarını ısırdı. "Bu demek oluyor ki sonsuza kadar birlikteyiz."

Bölüm Bitti :)

İnstagramdaki alıntı nerede diye soranlar, Cuma günü gelecek bölümü beklesin.

Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmuş olamazsınız 🌷

Bölüm sonu

3 yorum