13. Bölüm
DÖNÜŞ
10 Ay Sonra
Kalemleri demet haline getirip lastikle tutturduktan sonra not defterlerimi çekmeceden aldım. Hemen sonra da çekmecenin içinde başka bir şey kaldı mı diye kontrol ettim. Bugün, buradaki son günümdü. Sadece bu ofiste değil, bu şehirde. Unutacağım her şey arkamda kalacaktı.
Elimdekileri evden getirdiğim karton kutunun içine, diğer eşyalarımın yanına güzelce yerleştirdim. O sırada kendi masasının üzerini toparlayan Leyal ile göz göze geldik. Bana sırıttı ama bu hayal kırıklığı içeren bir gülümsemeydi. Çanakkale'ye taşınmayı hiç istemiyordu. Ben ondan biraz daha karmaşık duygular içerisindeydim. Gitmeye istekli olmak ile kalmak arasında boğuluyordum. Hissettiğim şey tam olarak buydu. Kalsam ailemi özlemekten ölebilirdim. Gidince de saklamak zorunda olacaklarım beni tüketecekmiş gibi hissediyordum.
Bugün Ali Cihan'ın denize açılmasının üzerinden tam on ay geçmişti. Bir şeyler değişiyordu. Hayır, aslında çok şey değişmişti ve kaçınılmaz olanlar da değişmek üzereydi. Ankara'ya veda edecek olmamın ayrıca duygusal bir yanı vardı. Burası ikinci evim gibiydi. Ankara'nın sokaklarında büyümüş, Kızılay da neredeyse her gün kahve içmiş, Çankaya'nın sokaklarında gece gündüz dolaşmıştım. Evimin penceresi bir caddeyi, onun ardından küçük bir çocuk parkını görüyordu. Hem o gürültülü caddeyi hem de çitlerle çevrili, kırmızı kaydıraklı çocuk parkını özleyecektim.
"Ağlamak üzereymişsin gibi hissetmem normal mi?"
Bakışlarımı Leyal'e kaldırdım ve ona gözlerimi devirdim. Elimdeki parfüm şişesini kutuda bir yere sıkıştırırken, "Senin halin benden farklı mı? Zırlamana az kaldı değil mi? Beni bahane ediyorsun," diye homurdandım.
"Benim durumum senden biraz daha kötü olabilir." Kendi kutusunu bantlamaya geçti.
"Duygularımızı mı yarıştırıyoruz? Ben de senden daha kötü durumda olduğumu düşünüyordum."
"Alakası yok," diyerek bana itiraz etti. "Senin evin Çanakkale. Orada doğdun, orada büyüdün. Ailen orada, Ali Cihan orada. Ama ben asıl evimden ayrılıyorum."
Ailem oradaydı ama Ali Cihan için aynısını söyleyemezdim. Her anlamda bu geçerliydi. Aramız biraz bozuktu ve o artık bende bile olmayabilirdi.
"Saçmalama, gerçekten ağlayacak gibisin!" diyerek hızla bana doğru adımladı. Nasıl görünüyordum ki ona, bu kadar endişe ediyordu? Ağlamaya falan niyetim yoktu.
Oflayarak önümdeki kutuyu ittirdim. "Asıl sorun buradan gidiyor olmak da değil aslında," diye itiraf ettim. Bakışlarımı ofiste dolaştırdım. Sabahın erken bir saatindeydik. Diğerlerinin gelmesi için daha bir saatten fazla vardı. Yine de emin olmak istedim.
"Ali Cihan mı?" diye sordu. Başımı salladım. Leyal benim her şeyimi bilirdi ama ona Ali Cihan'dan son zamanlarda bahsetmiyordum. Çünkü kendime bile itiraf etmek zor geliyordu.
"Adını koymadık. Gerek var mıydı bilmiyorum ama bu bozulmak üzereymiş gibi hissediyorum."
"Saçmalama," diye söylendi ve söylediklerime inanamayan bakışlarını yüzümde dolaştırdı. "Eli omzumu bulduğunda dökülmeye başladım. Kendime saklamaktan yorulmuştum. "Geçen yedi yılı ayrı ama birlikte doldurduk. Ancak bu geçen on ay boyunca kaybettik. Başaramayacakmışız gibi hissediyorum."
"Neden?" Şaşkındı ve ses tonu bunu sonuna kadar yansıtıyordu.
"Onun yüzünden. Bir şeyler değişiyor Leyal. Hissediyorum."
"Ona ulaşamıyorsun diye böyle düşünmüyorsun değil mi? Balca, biliyorsun bizler normal işler yapmıyoruz. Gecemiz gündüzümüz belli değil-"
"Biliyorum," dedim lafı uzatarak. "Biliyorum elbette. Sorun bana zaman bulamaması değil. Şımarık ya da ilgi budalası biri olmadığımı biliyorsun. Sorun onun zaman bulduğunda söyledikleri, bana hissettirdikleri."
Masanın yanındaki sandalyeyi çekip oturdu. Beni de diğer sandalyeye yönlendirdi. "Doğru düzgün anlatır mısın? Yanıldığına eminim."
Eliyle işaret ettiği sandalyeyi ona yaklaştırarak oturdum. "Ali Cihan'ı ne kadar tanıyorsun ki? Ben bile yeni tanıyorum. Tamam, Kavur ile geçmişimiz var ama onunla yok."
"İkisi de o!" dedi gözlerini büyüterek. Başımı salladım. "Öyle, biliyorum ama büyü bozuldu sanırım. Gizemliyken daha yoğun duygular içerisindeydik. Şimdi o benim kalbimi kırmaktan çekinmiyor." Yine bana inanamaz gözlerle baktı. Ben de olanlara inanamıyordum.
"Mesela," dedim nefes alarak. "Yakınlardan, sıcak bir örnek. Dün gece yazdım. Artık ara sıra da olsa kendi maillerimizden yazıştığımızı biliyorsun. İlk defa hızlı cevap verdi. Ben de heyecanlandım haliyle. Biriktirdiğim, yarım bıraktığı konuşmalarımızdan kalan bütün soruları sordum. Bunların birinde bile Elif denen kızın adı geçmedi. Aramız zaten limoni, bir de onun adını geçirip neden sinir olmasını sağlıyayım ki? Ama o konuyu Elif'e çevirdi. Neymiş; çok zeki kızmış, onunla çalışmak eğlenceliymiş." Leyal'in gözleri kısılırken benimkiler irice açıldı. Başımı sallayarak, "Öyle," dedim. "Tam olarak öyle. Elif ne alaka? Bana neden onu övüyorsun? Kızı sevmediğimi bilmiyor musun diyesim geldi ama demedim. Sadece yazdıklarını okudum ve sükunetle bekledim. Konu bize dönsün diye bekledim ama dönmedi."
"Hep böyle mi?"
"Elif'ten sürekli bahsetmiyor ama kestirme -onun tarafından kestirilip atılan- konuşmalarımız o kadar çok ki, eşek değilim, anlıyorum. Eskisi gibi değil Leyal. Bu adam benim kim olduğumu bilmeden önce yazdığım her mesaja anında cevap verirdi. Bazen telefonun başında beklediğini düşünürdüm. E, haliyle insan mutlu oluyordu. İnsan bir nasılsın sorusuna bile iki gün sonra cevap verir mi?"
"Çok yoğundur belki," dedi Leyal iyimser tarafını konuşturarak. Kaşlarımı kaldırdım. "Ben de yoğunum Leyal. Daha Gök Kuzgun ile Kızıl Gerdan'ın kesin olarak birleştiğini bile konuşamadık. Benim Çanakkale'ye taşındığımı bilmiyor. Oysaki iki ay önceden belliydi. Biz bu adamla aynı teşkilatta olacağız ama onun haberi var mı, yok mu bilmiyorum."
"Vardır canım," dedi Leyal ifadesini düşürerek. Kendi hayal kırıklığına şimdi bir de benimki eklenmişti. "Akın söylemiştir. Hem demedi mi üç kıdemli ajan Çanakkale'de çalıştığı ve görevlerini oradan yürütmeye devam etmek zorunda oldukları için biz oraya gidiyoruz. Onlardan bir kıdemli ajan da Göçebe'nin teşkilatına katılıyormuş. Dengeyi böyle kurdular. Biz artık çaylak değiliz. Bak gör, yakında bizi de yükseltirler. Göçebe yükselme almadı mı? Onun için çok seviniyorum ama artık sıra bize de gelsin."
"Öyle, umarım olur. Ama yine de benim için çok zor olacak. Hem aynı teşkilatta olup hem de böyle soğuk olmak..."
"Siz zaten ilişkinizi belli edemezdiniz ki. Yasak, biliyorsun. Tüm sektörlerde bu böyle. Şimdi sen bir muhasebeci olsaydın, Ali Cihan'da çalışma arkadaşın olsaydı. Biliyorsun, şirket içinde aşk yaşamak istisnalar dışında iş ortamında uygun karşılanmıyor. Birinden biri başka bir birime ya da şubeye gönderiliyor."
"Haklısın. Ama rol yapmak ve uzak durmak başka, böyle olmak başka."
"Daha bir şey belli değil. Hemen yelkenleri suya indirme. Yakında döner ve konuşursunuz. Gör, bak tahmin ettiğin gibi olmayacak."
Ellerimi dizlerime vurarak içimi çektim ve ayağa kalktım. "İnşallah. Hadi, kalk. Toparlanmaya devam edelim. Akşama yolculuk var."
Gülümseyerek ayağa kalktı. Kendi masasının başına geçerken heyecanı geri dönmüş gibi, "Ay ben şimdi nerede kalacağım Çaykara? Senden ayrılmak istemiyorum. Sence ev bulabilecek miyim?" diye sordu.
"Bulacaksın tabii. Hem de bizim eve çok yakın olacak. Seni yanımdan ayırmayı düşünmüyorum. O zamana kadar da bizde kalacaksın işte. Annem bizim odaya abimin çocukluk yatağını kurdurmuş. Yan yana uyuyacağız."
"Çocukluk yatağı mı?" diyerek kaşını kaldırdı. "Sığar mıyım? Kızım benim boy ortada."
"Merak etme," dedim sırıtarak. "Abim en son on yedi yaşındaydı o yatakta uyuduğunda. Ve o zaman bile bir seksen boyunun çok üzerindeydi. Benim yatağım da eski ama bizimkiler geleceği düşünerek almışlar."
"Ben şeyi merak ediyorum. Sen şehir dışına çıkacaksın. Ailen bu sık sık ortadan kayboluşlarına bir şey demeyecek mi?"
"Demeyecekler çünkü onu da ayarladım. Ben aynı zamanda adli tıp uzmanıyım, biliyorsun. Şehir dışında işlerim olduğunu biliyorlar."
"Annen haberi aldığından beri çok mutlu değil mi?" diyerek sırıttı.
"Hem de nasıl. Ali Cihan ile sonunda evleneceğimi düşünüyor," derken yüzüm düştü. Elimi saçlarımın arasına atıp karıştırdım. "Biraz, çok az, boku avuçlamış olabilirim."
*
On aydan fazla oluyordu en son Çanakkale'ye gelişim. Leyal ise onca zamandır arkadaşım olmasına rağmen ilk defa geliyordu. Deniz gören Kepez Mahallemizi, erguvan ağaçlarının ve begonvil çalılarının sardığı sokağımızı çok sevmişti.
"Cennet gibi," dediğinde derin bir nefes alıyor ve gülümsüyordu.
Annem geleneği olan bavulumu taşıma görevini üstlenerek eve soktuğunda dönüp ona baktı. "Daha bir şey görmedin Leyal'ciğim. Yalvaç müsait olunca size buraları gezdirsin. Çanakkale'mizin her yeri çok güzeldir," dedi gururla. Leyal onun için hemen Leyal'ciğim olmuştu. Ne de olsa Ankara'da kızının kahrını çeken, ona yoldaşlık yapan kızdı.
"Çok sevinirim Hazal teyze. Ama Yalvaç abiyi rahatsız etmeye hiç gerek yok. Balca ile buraları tanıma işini hallederiz."
"Yalvaç'da bir süredir buralarda değil zaten," diyerek iç geçirdi annem. Bavulumu girişe bırakıp ellerini belinin iki yanına dayadı. Nefes verdi. "Söylemiştim. Maşallah, oğlumun işleri çok iyi bu aralar. Sürekli Bursa'ya, İzmir'e mal götürüyor. Oğlum denizde Ali Cihan kadar kaptan oldu."
"Oğlun mobilyacı anne. Hayaller kurma. Abim kaptan falan olmayacak."
Annem ile yaptığımız telefon konuşmalarının çoğunda bana Ali Cihan'ın mesleğini övüyordu. Aslında bunu yaparak Ali Cihan'ı övüyordu.
"Abimin mesleği daha güzel. Ali Cihan gelsin de onun gibi ahşap işlesin bakalım, yapabiliyor mu?"
"Öyle, öyle," dedi annem gülerek. "Neyse çocuklar. Sizi lafa tutmayayım. Gidip dinlenin. Kahvaltıyı geç yaparız. Hazır olunca çağırırım."
Leyal bana baktı. "Uykum yok aslında. Biz de kahvaltıya yardım mı etsek?"
Annemden kati bir, "Hayır!" geldi. "Sen de aynı Balca gibisin. Kızım siz yorgunluk nedir bilmez misiniz? Gidin yatın işte."
"Babam nerede?" diye sordum. "Aylin?"
"Aylin bugün erken kalktı," dedi annem gözlerini devirerek. "Babanla dükkâna gitti. Yaz tatiline girdiler ya. Asla uyumuyor. Ne akşamları ne de sabahları."
"Ay, ben onunla tanışmayı çok istiyorum," diye mırıldandı Leyal.
Aslından Leyal, Aylin ile tanışıyordu. Ne zaman Aylin ile görüntülü görüşme yapsam hep denk gelmişlerdi.
"Tamam, o zaman üzerimizi değiştirip dükkâna geçelim. Babama da Aylin'e de sürpriz olur."
"Aylin geleceğinizi biliyordu. Sana bardak yapmaya gitti," dedi annem. "Artık o bardaktan su içecekmişsin. Tabii, Leyal'e de bir tane yapacakmış. Çocuğumun sürprizini bozmayın."
"Hiçbir şey olmaz," dedim anneme ve yanağını sıktım. Leyal'i de alıp odama geçtim.
Leyal anında kendini yatağına atarken ben de içeriye taşıdığımız bavulların başına çöktüm. "Hava aşırı sıcak. Ankara'daki tarzımızdan kurtulmanın tam zamanı. Buradaki Balca'yı görünce şaşırma."
"Şaşırmam," diye mırıldandı Leyal. Tavanı izliyordu. "Ben seni ne hallerde gördüm. Favorim kızıl peruğun ve o dar siyah mininin de minisi elbisen."
"Şişşt," diyerek ayağa kalktım. Elimde beyaz topuklu sandaletlerim vardı. "Artık rahat konuşabileceğimiz bir yerde değiliz. Sözcüklerine çok dikkat et."
Başını yana çevirdi ve salladı. "Ben ne giyineyim?"
"Dolapta yığınla elbisem var. Buraya gelince giyiniyorum. Sana da vereyim diyeceğim ama boyun ortada. Yine de bak istersen."
"Bakayım," diyerek ayaklandı. Ben üzerime açık mavi bir elbise giyerken o da limon sarısı, etek uçlarında limon desenleri olan, balon kol bir elbise buldu. "Bu dizimin üzerinde olur ama kızım ya, bu ne?"
Kahkaha attım. "Annemin en sevdiği. Ağırbaşlı."
"Yemişim böyle ağırbaşlılığı. Şekerci kız kombini gibi. Beni kimse böyle dikkate almaz."
"Saçmalama. Ben o elbiseyle Aylin'in okuluna gittim ve bütün çocukların dikkati üzerimdeydi." Bu defa o kahkahalara boğuldu. "Aylin'in dikkatini çekecekse olur."
"Annem bavulumdakileri görünce ne diyecek acaba?" diye kendi kendime mırıldandım.
"İş kıyafetlerin onlar. Resmi. Biraz ağır olabilir ama bunları giymeye mecburum dersin."
Kumaş pantolonlar, sıkıcı gömlekler pek annemin tarzı değildi. Ne var ki artık Balca gündelik hayatında öyle giyiniyordu. Neyse ki görevlerde giydiğim absürt kıyafetleri hiç görmeyecekti.
Evden çıktığımızda Leyal bir begonvilin yanına gitti ve kokladı. "Ankara'dakiler gibi, kokmuyor."
"Erguvanlar kokuyor ama."
Sokağımız kendinden parfümlü gibiydi. Yanıma geldi ve babamın dükkanına doğru adımladık. Cam kapı açıktı. Aylin'in kıkırtılarını duyuyordum. "Baba bu kediden çok maymuna benzedi. Ne yapacağız? Ablam bunu beğenmez ki."
Onun minik elleri ile yaptığı bir şeyi beğenmemem mümkün değildi. Kapıdan girdiğimizde babamın gözleri anında bizi buldu. Gözlerinin içi dahil tüm yüzü aydınlanırken Aylin sırtı dönük olduğundan bizi henüz fark etmemişti.
İçeriye doğru adım attım. Leyal'de beni takip etti.
Aylin babamın yüzüne bakıyordu. "Babacığım, sen bu bardağı beğendin mi?" diye sordu. Babam cevap vermeyince masanın diğer tarafında duran babama doğru bir adım attı. Üzerinde arı desenli beyaz bir elbise vardı. Bazı yerleri seramik çamuruyla lekelenmişti. Elleri elbisesinden daha kötü durumdaydı.
"Nereye bakıyorsun sen öyle? Yoksa beni dinlemiyor muydun? Aşk olsun."
Babamın elini çekiştirdi. Babam, "Balca," deyince jet hızında bize döndü.
"Abla!" diye bağırışı dükkânda yankılanırken saniyeler sonra kucağımdaydı. Onu öpücüklere boğdum. "Minik kuşum, Ayloşum." Ellerini beni kirletmemek için uzakta tutarken kollarını öptüm. "Çok özledim seni."
"Ben de seni akıllım. Sabahın köründe kalktım. Sana kedili bardak yapıyorum." Leyal'i fark etti. "Sana da civcivli. Sever misin?" diye sordu.
Leyal kıkırdadı. "En sevdiğim şey civcivlerdir." Aylin'i bize uzanan kucağına bırakıp babama gittim. Onun durumu da Aylin'den farklı değildi. Elleri kirliydi. Hemen tüm parmaklarını yanındaki beze temizledi. "Balca Zorlu," dedi çatlayan sesiyle ve beni kucakladı. "Sonunda hasret bitti. Sonsuza kadar."
Ben bu meslekte oldukça hasret bitmezdi ama onun duygusal keyfini bozmadım. "Bitti babacım."
"Yemek yediniz mi kızlar? Size bir şeyler ısmarlayayım mı?" diye sordu babam.
Bizden önce Aylin araya girerek cevap verdi. "Annem de öldürsün sonra bizi. Akşamdan hamur mayaladı. Poğaça yapacak."
Leyal kıkırdayarak Aylin'in yanağını öptü. O öyle yapınca Aylin'de bir süredir hayran bakışlarını dolaştırdığı sarı saçlarını kedi gibi yanağını sürterek sevdi. "Ne kadar güzelsin sen. Büyüyünce benim saçlarım da böyle olur mu?" diyerek babama baktı.
Babam direkt, "Olmaz dedi. Büyüdüğünde o güzelim saçlarını boyarsan bozuşuruz."
"Şakacıktan dedim zaten. Sen de hiç anlamıyorsun."
"Benim saçlarım da boya değil zaten," diye açıklama yaptı Leyal. "Asla boyamam, sen de boyama. Çünkü çok güzeller." Aylin buna inanmış gibi değildi. Çünkü onunki de benimki gibi sıradan bir kahveydi.
Aylin, Leyal'in kulağına bir şeyler fısıldadı. Birkaç saniye sonra Leyal, "Biz eve gidip geliyoruz," dedi. "Tuvalet sorunsalı."
Onlar gözden kaybolduğunda babamla hamurları şekillendirdiği tezgâhta karşılıklı oturduk. Ankara'dan ve buradaki yeni hayatımdan, işimden bahsederken babamın telefonu çaldı.
"Onur, geliyorum. Kaldırmayın, ben yardım ederim." Babam telefonunu cebine koydu ve ayaklandı. "Bir araba, araba parçası gelmiş. Diyar ile yalnızmış. Taşıyacak kimse yok. Gidip de yardım edeyim. Sen de dükkânı kapat, eve geç. Gelince kahvaltı yaparız."
"Olur. Bunlar bittiyse fırına atayım mı?" diye masanın üzerimdeki bardakları işaret ettim.
"Kendini yorma. Dönünce ben beş dakikada hallederim."
Bunun bana ne yorgunluğu olacaktı? Babam ayrıldıktan sonra, babamın satılmak üzere yaptığı bardaklarla, Aylin'in bizim için yaptığı bardakları tepsiye dizdim ve arka taraftaki fırına gittim. Kapağı açtığımda içinde çoktan fırından çıkmış ama henüz alınmamış bardaklar olduğunu gördüm. Elimdekilerle hepsini takas ettikten sonra içeriye döndüm.
Aralık kapının önünde biri duruyordu. Tepsiyi masaya bırakmak yerine durup ona baktım. Şaşkınlık ifademi sararken dudaklarım da aralandı. Bu bir dejavu hissi değildi. Neredeyse bir yıl önce yaşanan şey aynen gerçekleşiyordu.
"Ali Cihan!" dedim içime kaçmış sesimle. Konuşabilmem mucizeydi. Koşup boynuna atılabilirdim ya da kalıp onu çok özlediğimi söyleyebilirdim ama bunu yapmadım. Ona neden bana geçen sürede soğuk ve seyrek mesajlar attığının hesabını da sormadım. Yapmayacaktım. Söyleyecek bir şeyi varsa kendisi konuşacaktı. Ben onun Çanakkale'ye döndüğünü bile bilmiyordum. İşte bu kadar uzaklaşmıştık.
Bakışlarım çok özlediğim yüzünden eşiği geçmekte tereddüt yaşayan adımlarına kaydı. O, "Onur amcayı görecektim, dükkâna mal gelmiş de. Ama yok sanırım," deyince bakışlarım yukarıya tırmandı. Gözleriyle gözlerimi buluşturduğumda başımı iki yana salladım. "Sen bugün mü dönüyordun? Hiç konuşmadık." Bir de soruyor muydu?
"Bunu benim sana sormam gerekir. Ne zaman döndün?"
İç çekerek başını salladı. "İki gündür Çanakkale'deyim." Gözlerim belirginleşti.
"Demek öyle. Görev devam ediyor sanırım. Yoğun olmalısın. Haber veremediğine göre."
"Yoğundum ama görevle alakası yoktu. Burada birikmiş işlerim vardı. Evi tadilata soktuk. Boya, badana falan derken kafamı kaldıramadım."
"Hımm." Ne söyleyebilirdim ki?
"Hatırlamadığın ortada ama sonunda beni hatırladın mı?" diye sordum. Alacağım cevaba göre konuşacaktım. Canımı yakıyordu. Aylardır. Ben de onun canını yakacaktım.
Aramızdan bir süre sessizlik geçti. Sorumu cevaplamak yerine o bana baktı, ben ona baktım.
Dayanamadım ve gülerek sessizliği böldüm. "Bir yıl önce babamın seramik dükkanında başladık sayılır ama şimdi bitirmek için gelmiş gibisin. Ne kadar buraya gelişin tesadüf olsa da bunu gözlerinde görüyorum. Herhalde, dur şu işi de aradan çıkarayım diye düşünüyorsun. Baksana, adımların eşiği geçmek istemeyecek kadar isteksiz."
Eşiğin diğer tarafında duran ayaklarına baktı. Hemen sonra gözlerini gözlerimle buluşturdu. "Sen aradan çıkarılacak biri misin?" diye sordu. Başka zaman olsa sözleri iyi hissettirebilirdi ama bende dalga geçmek gibi bir etki yarattı. Dudağımın kenarı alayla yükselirken gözlerimi gözlerine mıhladım.
"Sen bana öyle bakarken adım atamıyor olabilir miyim?" dedi ve eşiği geçti. Ama hemen sonra tekrar duraksadı. "O gün de böyle bakıyordun. Beni öldürecek gibi."
"O gün sana öyle bakmamı hak edecek kadar sinir bozucuydun. Şu anda bu bakışları hak ediyor musun, Ali Cihan?"
Kaşımı kaldırdım. Başını önüne eğerek özür diler gibi gülümsedi. O anda benim için konuşma bitmiş gibiydi. Söyleme ihtimali olan her söz o gülümsemede açıkça görülüyordu.
"Daha fazlasını hak ediyor gibiyim." Ses tonu giderek düştü. Yutkunurken, "O gün başladık ama bugün bitiyor Balca," diye itiraf etti. "Uzatırsam sana ayıp ederim. Numara yapamam. Bu haksızlık."
Nefesimi kesmeyi her zaman iyi bilmişti. On ayın tamamı boyunca kötü değildik. İlk iki ay beni sözleriyle büyülemeye, kendine daha fazla bağlamaya devam etmişti. Kıskançlıklarını, Sincanlı'ya ettiği lafları bile umursamamıştım. Çünkü ona aşıktım. Evet, ben yedi yılın tamamı boyunca ona aşıkken bu durum sadece birkaç ay içerisinde derinleşmişti. Kavur'un Ali Cihan oluşunu kabul etmiştim. Aslında kabul etmekten fazlasıydı. Hayal ettiğim Kavur ondan başkası olamazdı. Kusursuzdu, aramızdaki nefes kesecek kadar olağandışı bir aşktı. Ama işte bitiyordu. İlk defa onun tarafından soluksuz bırakılmak canımı yakıyordu.
Ben galiba en başından beri bu anın geleceğini biliyordum. O yüzünü yüzüme kaldırınca bakışlarımı kaçırdım. Elimdeki tepsiyi sertçe masaya bıraktım. Fırından yeni çıkan bardakların birkaçı devrildi. Bardaklar gibi kendimi yere bırakmak istedim. Böyle kırılmak, bölünmek, dağılmak, bulunmamak istedim. Lanet olsun! Dişlerimi sıktım. Çenem sadece benim duyacağım şekilde çatırdadı. Bunu yapmayacaktım.
"Başla. Zamanım yok. Bittiyse, bitti de ve çek git. Ne nedenlerini istiyorum ne de başka bir şey."
Yutkunduğunu görmememe rağmen hissettim. Bir adım daha attı ve yaklaştı. Çenemde elini hissettiğimde sinirden mi bilmiyorum titriyordum. Belki de tepsideki bardaklar gibi ben de çoktan devrilmiştim, hatta kırılmıştım. Ruhsuz bakışları nemlendiği için lanetler okuyabileceğim gözlerimi buldu. Elini çenemden söküp atmak istedim ama yapmadım.
Öncekinin aksine yumuşak bir sesle -sanki yeterince kırıldığımı fark etmiş gibi-, "Bitti deli bal," diye mırıldandı. "Sen ve ben hiç başlamamalıydık."
Nefesimi tutuyormuşum. Bıraktığımda anladım. Göğüs kafesim ağırlaşmış ama nefes verince bir anda boşalmış gibi öne fırladı. Yanımdaki elimi sıkarken kendimi ve ifademi zorladım. Güldüm. O gülüşün altına onlarca söz sıraladım. "Beni aşka inandıran sendin. Diğerlerinden bir farkın olduğunu sandım. Beni hiç anlamamışsın. Yedi yıl boyunca gerçek değilsen bana bulaşma'yı anlattım. Hiç dinlememişsin."
"Ben senin deli balın değilim."
"Deli bal zehirli demek. İki türlü de beni öldürüyordun."
Bu ne demekti? Yedi yılın tamamını mı kastediyordu? Yoksa onun sorunu Balca'yla mıydı? Düşünmedim, düşünmek istemedim.
"Sen o zehirle beni öldürdün Ali Cihan." İfadesi düştü. Gözlerini benden kaçırdı ama elini çenemden çözmedi. "Kendine bu kadar acıma. Bana bak. Ölen kimmiş? Bir daha karşıma çıkma. Yemin olsun teşkilatın bana verdiği silahla kıdemli ajanlarını onlardan alırım. Ben sevgide çocuk kalmış, oyunlar oynayan birini bundan sonra hayatımda istemiyorum." Gözlerini o zaman benimkilerle buluşturdu. Bakışları ateş atıyor ve yüzümün her bir karışını arşınlıyordu. Tıpkı öpüştüğümüz o gecede olduğu gibi.
Oysa ne hayallerim vardı. Onu ilk gördüğüm yerde bana bir öpücük daha vermesini isteyecektim. Neden söylediklerime, söylediklerine rağmen bittiğine inanmak istemiyordum. Galiba mesafeler ve geçen zamandı bizi yenen.
Bölüm bitti ama devam edecek :)
Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmadık değil mi?
İnstagram: Piyamor_
