İçeriğe geç

Kızıl Gerdan

Bölüm 19 · 25 dk okuma

Kızıl Gerdan

Bölüm 19

17. Bölüm - Çıra

17. Bölüm - Çıra

"Çocukları ürkütülmüş bir dünyanın denizi mavi olsa ne yazar, olmasa ne..."

Cahit Zarifoğlu

*

2006 – Çanakkale

Her ruh bedenine acıyı farklı yansıtırdı. Kimi içine hapseder, dışına kusmakta zorlanırdı. Ama herkes, elbet bir yerde sızdırmaya başlardı. Acıya doymak, sonda olmak gibiydi. Balca o sonu hissediyordu. Anisine ağlamamak konusunda verdiği sözlerin sonu. Sızıntı birkaç gündür titreme nöbetleriyle kendini gösterirken; evinin girişinde, bağdaş kurup oturduğu halının üzerinde küçük avuçlarını sıkıyor, kendini dizginlemeye çalışıyordu.

Şişmiş gözlerini önünde açık duran evinin dış kapısına çevirdi. Sonra bahçeye, oradan da yola baktı. Çocuk sesleri duyuyordu. Gülüşmeler vardı. Hepsinden nefret ettiğini hissetti. Gözlerini kapadı ve kapıdan içeriye giren rüzgârın kendini rahatlatmasını bekledi. Rüzgâr saçlarında, sıfır kollu atletinin içinde, şortundan açıkta kalan bacaklarında dolaştıktan sonra mutfağa doğru salındı. Annesinin pişirdiği sulu patates yemeğinin kokusunu alıp tekrar dışarıya çıkardı.

Zihninde ocakta kaynayan yemeğin sesi çocukların gülüşme sesine karışınca gözlerini araladı. Ayağını bağdaş kurduğu bacağının üzerine aldı ve iki avucuyla kavradı. Bakışları hala sokağı seyrederken eliyle ayağını ovuşturdu.

Nazlı'nın öldüğü gece sokağa çıplak ayakları ile çıktığından, tabanını taş kesmişti. Çoktan iyileşmiş olmasına rağmen acıyı hala hissediyordu. Bu zihninde bir anıdan ibaret, o geceye ait bir acı olabilirdi.

Rüzgâr saçlarını omuzlarına dağıtırken, tenindeki gıdıklanma hissine odaklandı. Vücudundaki titreme şiddetleniyordu ve aklının bütün sınırları o gecenin görüntüleriyle doluyordu. İstese de başka bir şey düşünemiyordu. Eliyle acıyan ayağını sıktı. O sırada annesinin abisine seslendiğini duydu. "Yalvaç, markete gidilecek. Salça bitti. Babanın bıraktığı paradan alıp hemen gider misin?"

Sağ tarafında kalan odanın kapısı açıldı ve adım sesleri girişe doldu. Ardından kapı çekildi. "Giderim," dedi abisi sakince. "Ben de dışarıya çıkacaktım zaten."

"Fazla oyalanma. Daha dolma yapacağım. Malzeme elimde kaldı."

"Olur," dedi Yalvaç anlayışlı bir tonlamayla. "Çabuk gider, dönerim. Balca'yı da alıyorum."

Balca'nın bundan haberi yoktu. Dışarıya çıkmak istemiyordu. Abisinin elini omzunda hissettiğinde dönüp ona bakmadı. "Balca," dedi abisi, abiden çok bir babanın ses tonunun sıcaklığıyla. "Hadi benimle dışarıya gel. Biraz hava alırsın. Parka götüreyim mi seni?"

Balca yine cevap vermedi. Konuşmak istemiyordu çünkü abisine söz verdiği, bir daha akıtmayacağı gözyaşları sanki sele karışıp gözlerinin ardına dayanıyordu. Ağzını açarsa yaşlar evin girişini bile basacak kadar çok olacaktı.

"Ama sana ihtiyacım var," dedi abisi. Israrcı değildi. Balca'da bunun farkındaydı. Ses tonundaki şefkat Balca'nın bedenindeki titremeyi çenesine taşıdı. Çenesi birbirine vururken, "İste- iste- istemiyom," dedi zorlanarak.

Yakınında bir adım sesi daha duyduğunda annesinin de onu dinlediğini anladı. "Erken dönmeyin," dedi Hazal Zorlu. "Gidin, gezin Yalvaç. Balca'mın canı ne istiyorsa onu al. Parksa, park; bir poşet çikolataysa, çikolata... Bugün kızımın günü olsun. Markete ben giderim."

Balca dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. Başını iki yana olumsuz anlamda sallarken ağlamamak için kendini sıkmaya devam ediyordu. Kendisine bu kadar iyi davranılmasını istemiyordu. O suçluydu. Arkadaşının ölümüne neden olmuştu. Bilip de susmuştu. Onun öldüğü günü kendisi hazırlamıştı.

Hazal kızının yüzünün bembeyaz kesildiğini görünce endişeyle, "Destek falan mı alsak? Babanı arayayım gelsin. Baksana hiç iyiye gitmiyor Yalvaç," dedi.

Yalvaç sıkıntılı nefesini serbest bırakarak kardeşini kucağına çekti. "Balca'm," dedi sıcacık bir tonlamayla. Başını göğsüne yasladıktan sonra elini usulca saçlarında dolaştırdı. "Kendine saklamak zorunda değilsin. Korktuysan, korktum de. Canın bir şeye sıkılıyorsa, üzgünsen söyle. Abi ağlayacağım de çıkıp beraber ağlayalım. Ama neden kapının eşiğine oturup titriyorsun? Neden paylaşmıyorsun? Ben seni böyle görünce çok üzülüyorum. Bak anneme," dedi, kardeşi görebilsin diye onu kucağında annesine doğru çevirirken. Hazal kızına endişe ve korku dolu gözlerle bakmaya devam ediyordu. Gözlerinin içi görüşünü puslandıracak kadar yaşlıydı.

"Niyazi'yi arayacağım," dedi kadın etrafında ne yapacağını bilmiyormuş gibi birkaç kez dönerek. "Gelsin, alsın bizi. Doktora gidelim. Ne gerekiyorsa onu yapalım. Yavrum aklını yitirecek yoksa."

Balca'nın titremeleri giderek arttı. "Ab- abi," dedi çenesini zapt etmeye çalışarak. "Dur- durmuyor."

"Ne durmuyor Balca?" diye sordu Yalvaç. Genç oğlanın sesi çatallı çıkıyordu.

"Tit-tit –re –re –me."

Yalvaç ona sıkıca sarıldı. Annesi gibi onun da gözleri dolarken içini çekti. "Biz biraz yalnız kalalım. Onu dışarıya çıkaracağım," dedi ve Balca'yı kucağından indirmeden ayağa kalktı. "Anne ceketini verebilir misin? Dışarısı biraz esiyor."

Hazal kızının odasına koştu ve ona bir ceket getirdi. Oğlu ve kızı dışarıya çıktıklarında da kocasını aradı.

"Sen denizi seversin," diyordu Yalvaç ağır adımlarla limana doğru ilerlerken. Kardeşi yüzünü boynuna gömmüş, esen rüzgârın gözyaşlarını silmesini beklerken elini saçlarında dolaştırdı. "Limana inelim diyorum. Benim orda bir işim var. Sadece beş dakika sürecek. Ama sonra seni gemiye bindireceğim."

Balca balıkçı teknelerine bile gemi diyordu. Şu an için onu gerçek bir gemiye bindirmesi mümkün değildi ama Yalvaç'ın şansı yaver giderse kardeşi için bir balıkçı teknesi bulabilirdi. Civardaki tüm balıkçıları tanıyor olması işine yarayacaktı.

Limandaki banklara doğru ilerledi. "Temiz hava daha iyi geldi mi?" diye sordu Balca'nın kulağına doğru. Balca başını salladı ama hala titriyordu. Hava rüzgârlıydı ve Yalvaç ona ceket giydirmekle iyi yaptığını düşünüyordu. Titremenin üşümesi ile ilgili olmadığı ortadaydı. Annesi doktordan destek almak konusunda haklı olabilirdi. Onun ceketinden açıkta kalan omzunu ve boynunu öptü.

"Burada beni biraz bekleyebilir misin?" diye sordu bir bankın önünde dururken.

Balca cılız bir nefes çektikten sonra, "Bek- beklerim," diye fısıldadı. Teşkilat binasına uğraması gerekmese onu asla yalnız bırakmazdı ama buna mecburdu. Gideceği yere bir çocuk götüremezdi.

Etraftaki herkes tanıdıktı. Liman'ın güvenliği de vardı. "Seslensen duyarım. Abi de, ben hemen gelirim," dedi Yalvaç. Kardeşine eliyle karşıdaki taş binayı gösterdi. "Orada olacağım. Ne kadar yakın olduğunu fark ettin mi?" Balca yine başını salladı. Abisinin gösterdiği yerde bir anayol vardı ve yolun karşısında en fazla iki katlı binalar sıralıydı. O binalardan en eski olana gidecekti.

Yalvaç kardeşini öptükten sonra banka oturttu. Ceketinin düğmelerini ilikledi ve avuçlarıyla kardeşinin yanağındaki yaşları kuruladı. "Ağlama. Sonra beraber ağlayacağız. Sana sözüm var, unuttun mu?"

Balca öne eğik olan başını kaldırdı ve ıslak gözleriyle abisine baktı. İstese de ağlamayacağına dair söz veremezdi. Sözünü tutamayacağını bugün anlamıştı. Bir hafta önce, Nazlı'nın mezarını ziyaret ederken verilmiş o söz bugün ilk gözyaşı damlası ile yok olmuştu.

Bir şey söylemek için ağzını açtı. Ancak çenesi ve dudağı titreyince tekrar kapattı. Yalvaç onu anladığından saçlarını sevdi. "Gidiyorum. Denizi izle. Bazen çocuk da olsan yalnız kalmak iyidir. Ve kendini sıkma. Ağlama dedim ama istersen bağıra bağıra ağlayabilirsin. Kimse bir şey diyemez, seni ayıplayamaz. Abin burada Balca. Hepsini döverim. Tamam mı?"

Balca yanağına sızan yaşı elinin tersiyle sildikten sonra başını salladı. Abisi gidince de gözyaşları ve hıçkırıkları ile savaştı.

Nazlı'yı unutmak istemiyordu ama canı çok yanıyordu. Bu sadece o öldüğü için değildi. Ölü bedeninin görüntüsü gözlerinin önünden gitse, okul çıkışı gülüşerek oynadıkları oyunu hatırlıyordu.

"Yağ satarım, ben satarım, ustam ölmüş ben satarım." Galiba bu ilkinden çok daha fazla canını yakıyordu.

Gözlerini etrafta öylesine dolaştırırken limanın kıyısında bir adamın durmuş büyük bir tepeyi andıran ağ yığınını teknesine taşımaya çalıştığını gördü. Az önce orada değildi. Bir süre onu izledikten sonra bakışlarını adamın teknesine çevirdi. Küçük bir oğlan çocuğu, kendinden çok büyük bir oltayı inceliyordu. Oltanın kenarındaki demir çıkıntıları çevirip ucundaki misinayı uzatmaya çalışıyordu.

Fakat bu yaptığı babasının dikkatini çekmiş ve sinirlenmesine neden olmuştu. Adam, "Osman!" diye bağırdığında Balca yerinde sıçradı. "Bozacaksın!"

Osman denen çocuk hiç oralı olmadan yaptığı şeye devam edince adam tekneye atladı ve oltayı çocuğun elinden çekip aldı. "Sana dur dedim!" Öfke saçan bakışları önce küçük oğlana, sonra da tesadüfi bir şekilde kendine döndüğünde, Balca daha çok titremeye başladı. Bu defa kendini istese de tutabileceği bir noktada değildi. Çünkü oğlanın yüzündeki korku Nazlı'nınkine, babasının yüzündeki öfke de onun babasının öfkesine benziyordu. Ağladığında rezil olursa abisi onu savunacağını söylemişti, bu yüzden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Ta ki, "Ufaklık," diyen kadife bir ses işitene kadar.

Balca, yaşlardan sulu sulu olan bakışlarını sadece iki adım uzağında durmuş onu izleyen genç oğlana çevirdi. Sonra da titreyen çenesini kaldırarak burnunu çekti. Onu tanımıyordu. Daha önce hiç görmemişti ve yüzüne aşinalığı yoktu. Abisinin yaşlarında gibi duruyordu. Koyu renk saçları ve koyu renk kirpikleri vardı. Aynı abisininki gibi yeni yeni uzayan sakalları çenesinde daha yoğun, yanaklarında daha seyrekti. Yüzünden belli olan yaşına rağmen abisinden daha iriydi.

"Neyin var?" Bu soruyla oğlanı incelemeyi bıraktı ve eliyle yüzündeki yaşları sildi. Genç oğlan ona doğru bir adım yaklaştı, "Annen ve baban nerede?" diye sordu. Etrafına bakınıyor, küçük kızın ailesini yakınlarda görmeyi umuyordu.

Balca akan burnunu sesli bir şekilde içine çektikten sonra, elinin tersiyle sildi. "Ga- Garip kon- konuş- konuşuyorsun."

Genç oğlan, kızın titrediğini önceden fark etmiş olmasına rağmen emin değildi, ancak şimdi konuşmasından anladığına göre onu korkutacak bir şey yaşamış olmalıydı. "Nasıl garip?" diye sordu ve kıza yaklaştı. Aslında kızın neyi kastettiğini biliyordu. Trabzon şivesi konuşmasına az da olsa yansıyordu. Bundan şu sıralar kurtulmaya çalışıyordu ama henüz başarılı olamamıştı. Onun cevap vermesi için bekledi.

Balca dudağı titrerken içini çekti. Sakinleşmeye çalıştı. Sonra da omzunu silkti.

Oğlan, kızın cevap vermeyeceğini anlayınca, "Buralı değilim. O yüzden farklı geliyordur sana. Ya sen? Kayıp mı oldun?" diye sordu.

"Kaybolmadım," dedi zorlanarak. "Abim var. Ona gideceğim. Çok yakınlarda." Aklından anne ve babasının, en çok da abisinin yabancılar hakkında söylediklerini geçiriyordu. Ne var ki ondan korkmuyordu.

Genç oğlan etrafına bakındı. Kıyıda balıkçı bir adam ve küçük oğlan çocuğundan başka kimseyi göremiyordu. "Neden ağlıyorsun o zaman?" derken ona baktı. İçinde kızın dizine elini bastırma isteği oluşmuştu. Çok fazla titriyordu. Bunu durdurabilir miydi?

Çanakkale'de ilk günüydü. Buranın insanını çok bilmiyordu. Etraftaki insanlar tarafından yanlış anlaşılırsa birileri ile tartışmaya girebilirdi ve bu da hiç iyi olmazdı.

En azından bankta onun yanına oturabileceğini düşündü ve aralarında mesafe bırakarak ahşap bankın en ucuna oturdu. "Seni üzen ne?" Küçük kızın çok konuşkan bir çocuk olmadığını düşünüyordu. Oysaki çocuklar çok konuşurdu. Kendi kardeşlerini düşünmesi bile bu kanıya varması için yeterliydi. O neye üzüldüyse, onu bu hale o mesele getirmiş olmalıydı.

Balca yanında oturan oğlana çekinerek baktı. Çatallaşan sesiyle, "Büyükler anlamaz," dedi. Konuşmasındaki titreme giderek azalıyordu ama hala tam olarak yok olmuyordu.

"Büyükler," diyerek iç geçirdi oğlan. "Haklısın galiba. Bazen beni de kimse anlamıyor."

Balca omzunu silkti. "Sen çocuk değilsin."

"Öyle. Ama kısa bir süre önce çocuktum. Çok çabuk büyüdüm. Anlat, belki sana yardım edebilirim. Bizi bir tek biz anlarız."

Balca oğlanın söylediğine anlam veremedi ama konuşmadı da. Bakışlarını dizlerinde duran ellerine indirdi. "Abim ağlamamı söyledi," diye mırıldandı.

Oğlanın kaşları havalanırken, hayretle, "Abin ağla mı dedi?" diye sordu. Balca başını salladı. "Ben de ağlıyorum." Sona doğru titreyen sesi ile yaşlar yanaklarına indi. Parmakları diğer elinin parmaklarının kenarını yolarken canı yanmasına rağmen yaptığı şeyi bırakmadı.

"Kimse beni ayıplayamazmış. Onları dövermiş." Bakışlarını oğlana çevirdi. Sonra burnunu çekti. "Seni de dövebilir. Çok güçlüdür." Ailesinin yabancılar hakkında söyledikleri hala aklındaydı.

Genç oğlan onun abisi hakkında söylediklerini umursamadı. Muhtemelen abisi kendinden yalnızca birkaç yaş büyük, hala bir çocuktu. Ancak şimdi asıl meseleyi daha çok merak ediyordu. Abisi onu burada tek başına bırakıp ağla mı demişti? İyi ama hangi akıllı şu yaştaki bir kızı tek başına limanda bırakırdı?

"Neye ağlıyorsun?" Artık merakı baskın geliyordu.

Balca tırnaklarını eline geçirdi. "Arkadaşım öldü," dedi ağlamaklı bir sesle.

İki kelime oğlanı hayrete düşürmeye yetti. Ondan duymayı beklediği şey bu değildi. Oyuncakları için ağlayabilirdi ya da şımarıklık yaptığı için ailesi kızdı diye. Ama arkadaşının ölümü için ağlamak...

Ona bir şey daha soracakken, kız banktan kayarak yere indi ve karşısına geçti. "Abime gideceğim," dedi ve yanından geçip karşıdaki yola doğru yürüdü. Onunla ayağa kalktı ve kızın ilerlediği yola baktı. Tek başına oradan geçmesi çok tehlikeliydi. İçi rahat etmediği için koştu ve kıza yetişip elini tuttu.

Kızın ürkmüş bakışları kendine dönerken, "Korkma," dedi usulca. "Seni abine ben götüreyim. Bu yol tehlikeli. Abin nerede?" diye sordu.

Balca abisinin girdiği binayı görmüştü ama hangisi olduğu konusunda şimdi emin değildi. Liman boyunca uzanan bütün binalar alçak katlı, beyaz ve birbirine benziyordu.

Elini kaldırdı ve, "Şu ya da şu," diyerek az ileride duran iki binayı işaret etti. "Yeri biliyorum."

"Bildiğini biliyorum ama yine de," dedi ve kızın önünde diz çöktü. Böyle bile aynı boyda değillerdi. Kız kaç yaşında bilmiyordu ama olsa olsa en fazla altı yaşında olurdu. Oldukça minyon, küçük suratlı, koyu kahverengi saçlı, kâküllü bir kızdı. Kâkülün, birini daha önce bu kadar sevimli gösterdiğine şahit olmamıştı.

Kızın alnına yapışan kâküllerine çekinerek uzandı ve alnından uzaklaştırdı. "Kaç yaşındasın ufaklık?" diye sordu hafif bir tebessümle. Kız şimdi ağlamıyordu ama her an tekrar başlayacakmış gibi titremeye devam ediyordu.

"Yedi."

"Okula başlamışsındır o zaman. İkiye mi geçtin?"

Yüzünü buruşturarak başını salladı. Oğlan bir an için yanlış bir şey söylediğini düşündü. "Neden üzüldün?"

"Nazlı geçemedi. Ben şimdi kiminle gideceğim okula? Kiminle oynayacağım, benim yüzümden öldü!" Kız öncekine göre daha şiddetli, sanki şekerini bir anda elinden kapıp kaçmışlar gibi bağıra bağıra ağlarken; oğlan dayanamadı, kaldırıma oturup onu da kucağına çekti. Başını omzuna yaslayıp sırtını severken, "Neden senin suçun olsun?" dedi. Nazlı kim bilmiyordu ama arkadaşı olduğunu anlamıştı. Küçücük kızın başka bir kızın ölümünde nasıl bir suçu olabilirdi?

"Bak," dedi ilgisini başka bir yöne çekmek için. "Benim adım Ali Cihan. Trabzonluyum. Hani garip konuşuyorsun demiştin ya. O yüzden. Orada herkes böyle konuşur. Anlayacağın buraya çok uzaklardan geldim. Evim aynı buradaki gibi bir denizi görüyordu. Bana dediler ki başka şehre gitmen gerekiyor. İleride de belki oraya taşınabilirsin. Orası burasıymış. Hiç arkadaşım yok. Bir tane buldum aslında ama..." Devamını onun getirmesini istediği için konuşmasını en heyecanlı yerinde bitirdi.

Tam da istediği gibi, "Kim?" diye sordu Balca. İstemsizce burnunu oğlanın omzuna, siyah tişörtünün üstüne sildi. Başını kaldırıp ona baktığında isminin Ali Cihan olduğunu öğrendiği oğlan gülüyordu.

"Sen," dedi bir anda. "İlk seninle tanıştım. Buraları bana gezdirmez misin?"

Balca duyduğuna şaşırsa da omzunu silkti. "Ben hiçbir yeri bilmiyorum ki. Abim gezdirsin. Bu yıl babam ona araba da alacak."

Abisi sandığı kadar küçük değildi demek ki. Ali Cihan elini kızın sırtında dolaştırmaya devam etti. Parmakları sırtından omzuna her çıkışında onun titremelerinin da azaldığını fark ediyordu.

"Belki onunla da tanışırız. Sen tanıştırırsın. Benim de buralarda bir işim var ama önce seninle ve abinle olsam sorun olmaz sanırım. Karşıda mı demiştin-"

"Endişeden öldüm!" Konuşmasını sert bir adamın sesi böldüğünde, Balca yerinde sıçradı. Sonra da hızla başını arkasına çevirdi. Elleri, kolları kile benzer garip bir çamurla kaplı, önünde mavi önlüğü olan bir adam koşarak onlara doğru yaklaşıyordu.

O adamın tanıdık olduğunu kızın ifadesinden anladı. Hemen sonra kız, "Baba," deyince rahatladı. Belalı, tanıdık bir komşu çıksaydı başı derde girebilirdi. Buradaki ilk gününde imajının zedelenmesini istemiyordu.

Ne var ki kıza yardım ettiği, onu sakinleştirdiği için pişman değildi.

Adam kızını kucağına alıp sıkıca sarılırken, "Abin nerede?" diye sordu. Sesi endişeliydi. Ali Cihan'da bunu merak ediyordu. O çocuk tam bir aptal olmalıydı. Bu kadar sevimli bir kardeşi varken, üstelik üzgünken onu nasıl yalnız bırakabilmişti?

"İşi varmış, gelecek," dediğinde kız adamın bakışları Ali Cihan'a çevrildi. Kaşlarının arası derince çatıldı. "Sen kimsin? Kızımdan ne, istiyordun! Ona böyle dokunamazsın!" dedi sertçe. "Bir de kucağına almışsın."

Ali Cihan hemen toparlanıp ayağa kalktı. "Beni yanlış anladınız," dedi oldukça sakin, anlayışlı bir sesle. "Kayboldu sandım. Ağlıyordu. Abim buralarda diyordu ama pek inanamadım. Yalnız gitmeye kalkınca engel oldum."

Adamın ifadesinin açıklaması ile yumuşadığını görünce o da rahatladı. "Oğlunuzun kulağını çekin-" diyecekti ki Balca araya girdi.

"Abime kızma. O bağırsan gelirim, yakındayım dedi. Beni bırakmadı. Benimle ağlayacaktı."

"Ah ulan!" dedi adam oğluna söver gibi. "Elime geçireyim seni bir."

"Kızma," dedi kız babasının omzuna başını yaslayarak.

Adamın ifadesi biraz daha yumuşadı. Ali Cihan, bunun kızından kaynaklandığını düşünüyordu. Trabzon'daki köpeğini de ne zaman kucağına alsa aynı yumuşak ifade onun da yüzünde beliriyordu. Bazı canlılar sevilmek için yaratılıyordu.

Adam ona teşekkür ettikten sonra kızıyla uzaklaştı. Ali Cihan denize doğru döndü. Aklında hala küçük kız varken cebinden bir kâğıt çıkardı. O kâğıtta kendisine verilen adres vardı. Teşkilatın ofis binasını bulmak için kâğıdı tekrar kontrol etti. Doğru gelmiş olabilirdi ama emin olamıyordu.

İçini çekti ve yüzünü binaların olduğu tarafa döndü. Ve o sırada kırmızı bir plakaya beyaz boyayla yazılmış "7 Numara," yazısını gördü. Oradaydı. Az önce küçük kızın gösterdiği binalardan solda olandı.

*

GÜNÜMÜZ

"Seni başkan çağırıyor," cümlesinden sonra, "Çıkabilirsin," sözünün yüzüme şok etkisiyle çarptığını hatırlıyordum. Nefes alamıyordum. Fakat başkan ile geçen berbattan öte rezil konuşmamdan önce böyle hissetmeye başlamıştım. Cebimde kıdemlilerin odasından çaldığım Nazlı'nın katilinin fotoğrafı vardı. Sokağa çıkıp abimin arabasını en fazla beş adet arabanın arasında bulamayışımın nedeni ise; o fotoğrafın kumaş eteğimin arka cebini yakıyor, orayı paramparça ediyor gibi bir his uyandırıyor oluşundandı.

Nefes almaya çalışarak etrafıma bakındım. Öfkeden gözümün önünü göremiyordum. Hissettiğim şeyin öfke olduğundan da emin değildim. Yumruklarımı sıkarken üzerinde durduğum kaldırama çökmek ile arabayı aramayı bırakıp basıp gitmek arasında kaldım.

Başkan babam yaşlarında, ismi Kazım olan, sert mizaçlı bir adamdı. Konuşmamız başta onun tarafından iyi başlarken, ben cevap vermedikçe kötüye sarmıştı. Ses tonu sertleşirken, "Burada mısın?" diye soruşuyla kendime gelmiş, "Nazlı Kaya," diye ona soru sorma hakkım varmış gibi sorularımı yöneltmeye başlamıştım. Konuşmayı bitirdiğimde ve en az yirmi soruyu ardı ardına sıraladıktan sonra, adam bana kapıyı işaret etmek üzereymiş gibi bakıyordu. Çünkü sorularımın hepsinde bir hesap sorma vardı. 17 yıldır ortalarda olmayan bir adam Milli istihbaratın arananlar duvarındaydı ve kırmızı bültendeydi. Ama ne hikmetse bunca zaman onun hakkında ortaya çıkarılan hiçbir şey olmamıştı.

Hadi ben tek başıma, çaylak kimliğimle bunu yapamıyordum ya diğerleri!? Aklım almıyordu.

Saçlarımı ellerimle karıştırdım. Ne yapacağımı bilmiyordum. İşimi, bundan sonraki geleceğimi az önce başkanın önünde yakmış ve bir çöp bidonuna fırlatmış olabilirdim. Ne var ki bundan da pişmanlık duymuyordum. Ben yalnızca gerçeği ortaya çıkarmak istiyordum. Seneler önce Nazlı'nın mezarını incelemek için ilk kez başvurduğumda aldığım reddi hatırlıyordum. "Savcılıktan izin çıkmadı." Neyini koruyorsunuz pezevenkler, diyesim geliyordu ama... Dişlerimi sıktım. Etrafımda boş boş turlarken Leyal'in cam kapıyı iterek binanın dışına fırladığını gördüm. Koşuyordu ve bana bakan gözleri endişeliydi.

"Aklını mı kaçırdın!" diye bağırdığında, "Kaçırdım!" diye bağırdım. Benden bunu beklemiyordu çünkü başkanla ne görüştüğüm konusunda en küçük fikri yoktu. Yalnızca o kapıda sıranın kendisine gelmesini beklerken odadan kapıyı çarparak çıkışımı görmüştü.

Başkan bana rağmen ona seslenip içeriye davet ettiğinde ise peşimden gelememişti.

"Ben sana bir şey söyleyeyim mi?" dedim bir fısıltı gibi. Eminim sesim de ifadem kadar soğuk geliyordu ona. Kaşlarının arasını çatarak devam etmemi bekledi. "Artık beni hayatta uzman yapmaz. Bu da demek oluyor ki Nazlı'nın orospu çocuğu babası hapse asla girmeyecek. Çünkü buradakiler hiçbir şey yapmayacak. Ben de yasal olmayan yollarla onu bulup geberteceğim ve başımı yakacağ-"

Elini ağzıma kapatarak konuşmamı engelledi.

"Saçmalama!" diye bağırdı. "İçeride adama Nazlı'yı mı sordun Balca? Sesini dışarıdan az da olsa duydum. Adam içeriye girdiğimde benim de ağzıma sıçtı. Ona saldırdın mı? Bu deliyi ekibimde istemiyorum dedi."

Elinin altında alayla güldüm. Sonra da elini kendimden uzaklaştırdım. "Evet," dedim başımı sallayarak. "Saldırdım! Bana bu meseleyi araştırmak sana düşmez dedi."

Leyal kaşlarını kaldırdı. İfadesinden beni sakinleştirmek için bir şey söyleyeceğini anladığımda, "Nasıl düşmez oğlum!" dedim sanki Leyal başkanmış gibi üstüne adımlayarak. Elimi kaldırıp havada savurdum. "Bu olay benim hayatımı sikti. Arkadaşımı toprağın altına koydular. Küçücük bir kız çocuğunu. Nasıl bana düşmez!" Elimi göğsüme vurdum. "En çok bana düşer. En çok!"

Leyal beni sakinleştiremeyeceğini anlamış gibi omuzlarımdan tutup ittirdi. "Git Balca. Git sakinleş."

Gerilerken güldüm. İfademi süzdükten sonra, "Sana haksızsın demiyorum ama bu böyle olmaz," dedi.

Ben de gitmek istiyordum. Konuşmak da istemiyordum. Burnumdan nefes verdim. "Gidiyorum," dedim arabamı son kez otoparkta arayarak. Sonunda onu gördüm. Aslında iki araba solumda duruyordu.

Hızla ilerleyip arabaya bindiğimde Leyal arkamda ufacık kaldı. Yüksek sesli bir müzik açtım. Sonra bir tane daha, bir tane daha. Arabanım tüm camları açıktı ve rüzgâr saçlarımı bir kırbaç gibi tenime savuruyordu. Sakinleşmekten çok uzaktaydım.

Bu şekilde ne kadar dolaştığımı bilmediğim bir noktada telefonum yanımda çalmaya başladı. Ekranda önce Ali Cihan'ın ismini sonra da saati gördüm. Ofisten çıkalı tam iki saat oluyordu. Bunca zaman Çanakkale sınırlarında dolaşmış olmak ve geçtiğim hiçbir yeri hatırlamamak normaldi değil mi? Telefonu meşgule attım.

Onunla da konuşmak istemiyordum. Fakat çok geçmeden tekrar çalmaya başladı. Yine kapattım. Defalarca bunu tekrarladıktan sonra sonunda pes etti. Eve gitmek istemiyordum. Daha doğrusu evimin sokağına girmek istemiyordum. En azından kalçamı yakan fotoğrafı unutana kadar.

Hava kararmaya yakın kendimi Liman'da buldum. Ali Cihan'ın gemisinin önünde dikiliyordum. Defalarca telefonunu reddettiğim adamın burada olmasını beklemiyordum ama kısa sürede olacağına emindim.

Çünkü ona mesaj yazmıştım ve buraya gelmesini söylemiştim. Ali Cihan'ın aramaları dışında telefonum Leyal'in mesajları ile doluydu. Abime işimin uzadığına dair yalan söylemiş, Ali Cihan'a da olanı anlatmadan yalnızca öfkeli olduğumu ve kafamı toplamam gerektiğini söylemişti. Bana bunları haber verirken bir de mesajlarında bolca küfür sarfederek ağzıma sıçmıştı.

Haklı olabilirdi ve ona kimseye bir şey söylemeyip arkamı kolladığı için minnettardım.

Etrafıma bakınarak ve topuklarımın taş zeminde çıkardığı sesleri dinleyerek kendi etrafımda birkaç adım attım. Vücudum üşüyordu ama hala tam olarak sakinleşmediğim için içim alev alev yanıyordu. Bunu kusmaya ihtiyacım vardı.

Bunu düşünürken köşeyi bir araba döndü ve farlarını üzerime tutarak hızla yaklaştı. Öyle aniden durdu ki bir an ezileceğimi düşündüm, ancak yerimden kıpırdamadım. Onun Ali Cihan olduğunu biliyordum.

Arabasının farlarının sönmesi ile aynı anda kapısını açıp indi. Sabah gördüğüm kıyafetleri ile değildi. Beyaz bir gömlek ve siyah kumaş bir pantolon vardı üstünde. Onun dışında tam da tahmin ettiğim gibi öfkeli görünüyordu.

"Sen," dedi hırsla bana doğru adımlayarak. "Hangi sıçtığımın cehennemindeydin?"

O laf benimdi bir kere. Ayrıca ona öfkeli olduğum söylenmemiş miydi? Tek düze bir sesle, "Bu cehennemdeydim," dedim bakışlarımı etrafta dolaştırarak. "Bir cehennemde yaşamıyor muyuz?"

Kaşlarının arası yakınlaşırken eli kolumu sardı. Gerçekten üşüdüğümü sıcak avucu kolumu kapladığında anladım. Muhtemelen gergin olduğum zamanlarda olduğu gibi titriyordum. Ancak onu bile fark edemiyordum. Bu benim normalimdi artık. Bir heyecanlandığımda bir de gerildiğimde titriyordum.

"Balca," dedi yumuşak bir tonlamayla. "Ne oldu?"

Sesi öncekine göre bir hayli normal çıkıyordu. Öfkeliyken geri bastığım anlar çok azdı ve Ali Cihan bunu bilmemesine rağmen öyle davranıyordu. Kolumu elinden kurtarıp geri çekildim. Sonra da omzumu silktim. "Konuşmak istemiyorum."

"Susmak için mi çağırdın?"

Başımı salladım. "Buraya telefonunla geldiysen susmayı düşünüyorum." Kendi telefonumu buradan bir kilometre uzağa park ettiğim arabamın içine kilitlemiştim. O kadar yolu topuklularla yürüdüğümden tabanlarım acıyordu.

"Evde bıraktım," dediğinde başımı salladım. "Güzel." Döndüm ve gemiye doğru adımladım.

"Nereye?" diye seslendi arkamdan.

Adımları hızlandı ve benimkileri yakaladı. Ona yandan bir bakış attım. "Bağırmaya ihtiyacım var. Her yolu denedim ama geçmedi. Gemini kullanacağım."

"Peki," dedi ve eli bileğimi yakaladı. Beni çektiğinde benim onunkilere göre çok kısa olan bacaklarım resmen koşuyordu. "Ali Cihan!" diye dursun diye bağırdım ama durmadı.

"Topuklu ayakkabılarla takılıp düşeceğim ve bir tarafımı kıracağım şimdi! Dursana!"

Durdu. Aniden. Nefes almak için vakit bulmuşken kolunun biri kalçamı, diğeri belimi sardı ve havalandım. Ona tutunurken gözlerim kocaman açıldı. "Neydi bu!"

"Seni sarıyorum, ev gibi," dedi iskeleye doğru adımlayarak. Bana bakmıyordu. Önümüz karanlıktı ama o atacağı adımı ezbere biliyormuş gibi hareket ediyordu.

"Bir ağaç olmak istemediğini sanıyordum," dedim atıfta bulunduğu yeri anlayarak.

"Sesin öfkeli çıkıyor. Bana bile. Şu an ağaçtaki sincap ol desen, olurum."

İçimi çekerek başımı omzuna yasladım. "Bu iyiydi," diye fısıldadım. Kendime söylüyordum ama beni duydu.

"Neler olduğunu anlatana kadar hiçbir şey iyi değil."

Konuyu bilmemesine rağmen beni anlıyormuş gibi konuşması iyi hissettirdi. Kollarımı boynuna daha sıkı sardım ve boynuna yüzümü gömdüm. Burası sakinleşmek için ideal yerdi.

Geminin içindeki merdivenleri tırmanırken hiç duraksamadı. Bir an sonra zaten karanlıktan etrafı göremediğimden gözlerimi yumdum. Tekrar açtığımda onun odasındaydım. Beni yatağa bırakıp ışıkları açtı. Sonra da ellerini beline yerleştirip karşıma geçti. Yatakta eteğimi çekiştirerek derli toplu oturmaya çalıştım. Bakışları ben bunu yaparken gözlerimden aşağıya inmedi. Kaşlarımın hala çatık olduğunun farkındaydı. Aynı ifadeyi kendi yüzünde takınıyordu.

"Anlat," dediğinde ona kaşlarımı kaldırdım.

"Ben bağırmak istiyorum," dedim ve yataktan kayarak indim. Sonra da odasının kapısına adımladım. Dışarıya çıkıp dediğimi yapacağımı anladığında kolumu yakaladı ve beni kendine çekti. Elimin bir ve göğsüm, gövdesine yapışırken, "Sonra," dedi başını yana sallayarak. "Önce anlat. Sonra gerekirse beraber bağırırız."

"Böyle öfkemi alamazsın. Şu an önüme çıkan herkesi yakasım var! Bu dünyayı, adaletini! Topunu!"

"Yakarsın," dedi ve kolu belimi sardı. "Yaparsın." Diğer koluyla beni kendi bedeninde kıskaç altına aldı. "Neye sinirlendiğini bilsem ben de yakacağım ama..."

Beni anlamaya çalışması güzeldi ama şu an buna ihtiyacım yoktu. Evet, ona gelmiştim. Bir anlamda sığınmak, öfkelendiğim şeyi onunla paylaşmak istiyordu ama tam şu anda olsun istemiyordum. Çenemi sıktım. Bakışlarımı içimi delip geçen bakışlarından kaçırdım. Titreme artıyordu. Kahretsin, ağlamak istemiyordum. "Ege'nin," dedim titreme çeneme vururken. "Karadeniz'in bütün suyunu toplasalar, üstüme boşaltsalar..." Nefes almak için durdum ve gözlerimi yumdum. "İçimdeki öfke ateşi sönmez."

Kolları omuzlarımla beraber üst bedenimi sıktı. Çünkü titreme sarsıntıya dönüştü. Alnımı göğsüne yasladım. "Dur- dur- durmu- yor."

Kollarını gevşetti. Bir an sonra havalandım. Kalçalarımın altından geçen kolları beni havaya kaldırdığında gözlerimi açtım ve ona yukarıdan baktım. "Ne- ne yapıyorsun?"

"Dikkatini dağıtıyorum."

Ne yaşadığımı anlıyor muydu? Şaşırarak ona baktım. Titreme geçsin diye derin derin nefesler aldım. Gözlerimi kapattım ve karanlıkta yalnızmışım gibi hissetmeye çalıştım.

O sırada konuşarak dikkatimi dağıtmaya devam ediyordu. "Seni böyle sinirlendiren sorunu da adamı da o suda boğarım."

Gözlerimi açmadan, "Bunu çözemezsin Ali Cihan," diyerek başımı iki yana salladım. "On yedi yıldır çözemediğimi kimse çözemez."

Konuşurken normale dönen sesim beni biraz daha rahatlatırken bedenimi kucağında serbest bıraktım ve kollarımı boynuna sararak alnımı boynunun hemen yanına, omzuna yasladım.

"Mesele sensen," dedi bir fısıltı gibi. Yüzünün yanını yüzümün yanına temas ettirdi. "Karadeniz olurum. Biraz daha anlatmazsan önüme çıkan herkesi cehennemine kavuşturacağım." Alçak sesli konuşmasına rağmen, soğuk, sert ve korkutucu bir tonlaması vardı.

Ona kiminle tartıştığımı söyleyemezdim. Başkanla arası benim yüzümden kötü olursa kendimi o zaman affedemezdim. Çünkü şöyle konuşan birini durduramazdım. O gerçekten benim için her şeyi yapabilecek gibiydi. Zaten ofise gidince de olanı öğrenme ihtimali yüksekti. Ama benim anlattığım gibi yansıtılmayacağına emindim. O bu konunun dışındaydı ve kimse ilişkimizi bilmiyordu. Şanslıysam hiç duymazdı.

Yatıştıkça daha mantıklı düşüncelere sahip olmaya devam ettim. Omzuna doğru derin bir nefes alıp verdim. "Birini," dedim artık tamamen sakin bir ses tonuyla. "Bu şekilde sakinleştirmeyi nereden öğrendin?" Aslında, başka birisinin bu şekilde sakinleşmesi çok olası değildi. Daha da sinirlenebilirdi. Ama garip bir şekilde, bende işe yaramıştı. Belki de işe yarayan, sadece onunla birlikte olmaktı. "Tamamen doğaçlama," dedi Ali Cihan. "Aklıma başka bir şey gelmedi. Sarılmak iyileştirir gibi bir şey duymuştum."

Gülümsedim. Kıpırdayan dudaklarım yanağına sürtündü. "Mayışmış gibiyim."

Hareket etti ve yatağa oturdu. Beni de kucağına iyice yerleştirdi. Çenemi tutup yüzümü yüzünün karşısına kaldırdığında gözlerine bakmakta zorlandım. "Anlatmamak için kaçıyorsun değil mi?"

Başımı salladım. "Zamanı değil gibi. Sonra konuşsak olur mu?"

Dudakları düz bir çizgi halini almaya başlarken itiraz edeceğini düşündüm ama yapmadı. Dudağının kenarı belirsiz bir şekilde yükseldi. Farkında mıydı bilmiyordum ama elini usulca sırtımda gezdiriyordu. Benim için hala endişeli olduğunu anladım ve az önceki titreme nöbetim geri gelene kadar bu durumu koruyacağını anladım.

"Ben iyim," diye fısıldadım.

"Korkuttun beni," diye itiraf etti. Onu korkutan telefonlarına tüm gün cevap vermemem miydi, yoksa az önce yaşadığım garip rahatsızlık mıydı? Bunun tıpta tam olarak bir yeri yoktu. Panik atağa benziyordu ama tam olarak benzer değildi. Huylu gibiydim. Bana özgüydü.

"Telefonlarını açsaydım kavga ederdik. Benim biraz gözüm dönüyor."

Parmakları çenemi sıktı. "O da var ama az önce durduramıyorum dedin ya."

Başımı salladım. "Evet, o anlarda olmuyor. Ama sen bunu başardın."

"Panik atak mıydı?" diye sordu, bilmiyorum der gibi dudağımı büktüm. Sırtımdaki elleri şimdi kalçalarımdaydı. Biri sabit dururken diğeri orayı belli belirsiz sıktı.

"Böyle olursa bir daha beni arıyorsun."

Gülümsedim ve "Tamam" dedim. Bu sözleri söylerken farklı bir şey düşünüyordum. Başımı aşağı doğru eğemiyordum ve eteğimin kalçamın üzerine toplandığını hissediyordum. Muhtemelen şu anda bacaklarım tamamen açıktı ve onun kucağında oturuyordum. "Ali Cihan," dedim kısık, içine kaçmış bir sesle. Bana bakmayı sürdürmeliydi. "Hımm," dedi başını önüne eğecekken çenesini yakaladım. "Oraya bakma!"

Güldü ve bu sinsi bir gülümsemeydi. Eşek, aslında çok önceden fark etmişti değil mi?

Eli kalçamı bir kez daha sıkıştırdı. Dudaklarım acıyla aralanırken, "Sen bugün ne yaptın?" diye sordu. Bakışları yüzümü gezdi.

"Ne yaptım?" Neden söz ediyordu ki?"

"Abinin yanında," dedi ve anında anladım. Dudağımın kenarını ısırırken, "Şey," dedim gözlerimi kapatarak. "O bir anda oldu. Abim bilmiyor sonuçta."

"Nereye kadar bilmeyecek Balca!" dedi bu defa tersler gibi. Onu tahmin ettiğimden daha fazla sinirlendirdiğimi şimdi anlıyordum. "Bir de gittin işi daha da zora soktun. Ne yapsın şimdi bu Ali Cihan?"

Gözlerimi araladım ve tek kaşımı kaldırdım. "Zaten zordaydık Ali Cihan. Abim bu işi kolaylaştıracak mı sanıyorsun? En başta oyun olduğunu zaten biliyordu. Bunu ikimiz için de bir iyilik olarak kabul etmişti. Ama şimdi..."

"Balca," dedi adımın üzerine vurgu yaparak. "Sen bana abi demeyi ne zaman bırakacaksın? Bence asıl sorunumuz bu."

"Ben sana abi demiyorum ki."

Kaşını kaldırdı.

"Allah aşkına kim abisiyle böyle olur!" dememle bakışları aşağıya kaydı. Anında çenesini kavradım ve yüzünü yüzüme kaldırdım. "Bakma!"

"Tamam," dedi ve kendini yatağa doğru bıraktı. Onun sırtı yatağa çarparken ben de üzerinde sarsıldım. "İyi mi böyle," dedi ve bakışlarını kamaranın tavanına dikti.

Uylukları gerilince ortaya çıkan sertliğini bacaklarımın arasında hissedebiliyordum ve bu mideme elektrik akımı gönderiyordu. Onu hissettiğim o yerde bir çıra çatırdayarak yanmaya başladı. Kıvılcımları bedenimi sardı. Üzerinden derhal kalkmak için hareketlendim fakat bu defa da elleri dizlerimi kavradı ve beni yatağa bastırdı. Olduğum yere çivilenirken yatakta kıpırdandı. Bakışları gözerimi bulurken, "Sadece böyle kal," diye fısıldadı. Sesinde yangın vardı. Ve o yangın bedenimi sardı. "Sabah seni eve bırakırım."

Dudaklarımı araladım ama ne itiraz edebildim ne de kabul edebildim. Yerimden de kıpırdayamadım. Kalbim deli gibi atıyordu. Gözlerimden çekmediği gözlerinde kalp atışlarımı sayabiliyormuş gibi bir ifade vardı yüzünde.

Dizlerimi daha sıkı kavrayarak kendini yatakta yukarıya çekti. Beni de beraberinde sürükledi. Başını yastığı ile kavuşturmak için bacaklarımı serbest bıraktı ve dirsekleriyle yatakta son kez kendini yukarıya çekti. Sonra da rahat bir nefes alarak başını yastığına yasladı. Olduğum yerde durmaya devam ediyordum. O da beni izlemeye...

"Gel," dedi bakışlarıyla göğsünü işaret ederek.

"Ali Cihan," dedim boğuk bir fısıltıyla. "Ben..."

"Şşşt," dedi kolunu yana açarak. "Gel ve benimle uyu. Sadece uyuyacağız."

"Ama ben gitmeliyim."

"Şu an benim için yeterince zor ve gece boyunca anlaşılan acı çekeceğim ama gidersen daha kötü olur." Yanındaki yastığı kendininkine yaklaştırdı. "Buraya gel Balca!" dedi daha emreder bir tonlamayla.

Bölüm bitti ve bu açıklama önemli:

Beni bölüm konusunda instagramdan, buradan ve diğer ulaşabildiğiniz tüm ağlardan ısrarlara maruz bırakıyorsunuz ama gece gündüz uykusuz kalıp da yazdığım bölümü beğenmekten, yorum yapmaktan acizsiniz. Bunu nereden mi çıkarıyorum? Hem yılların alışılmış deneyimi hem de son bölümlerdeki okunma oranlarının artışına rağmen yorum ve beğenilerin azalışı konuşuyor diyelim.

Lütfen sözümü bunu gerçekten hakettiğini düşünenler üstüne alınsın! Benim bu platformda ona yakın kurgum vardı. Hepsi de güzel okundu ama bir zaman sonra okuyucu nasılsa bölüm geliyora bağladı ve hayalete dönüştü. Evet, öyle. Hayalet okuyucu olmak güzel mi? O kurguların hepsini kaldırdım! Gerçekten insan kurgusundan soğuyor. Bana yeni bölüm ısrarları yapanlar neredeler? Ben çalışıyorum ve uyumadan yetiştirmeye çalıştığım bölümün ertesi gün tüm kelime hatalarını temizlemek için mesai harcıyorum. Size gece bölümü açıp sabah işe gidecek olmama rağmen bölümü düzenliyorum. İki gün geçmeden bir bölüm daha açıyorum. Bölümler daha uzun olabilir ama sırf siz beklemeyin diye iş göreceğini düşündüğüm anda paylaşıyorum. Sonra bir tane daha.... Bu döngü böyle devam ederken ben sizi mutlu ettiğim ama karşılığını alamadığım bir yerde sıkışıp kalıyorum. Bir çırpıda okuyup beğenmeden kenara çekilmeniz bana haksızlıktır. Ve diğerlerine. Bilin istedim. Şöyle bir isyanı daha önce asla yapmadım ama bu konu beni rüyalarıma giren, yazmak için sabırsızlandığım Kızıl Gerdan'dan soğutuyor. Yapmayın! 8 Numaradaki Adam, Issız Tutkular, Dilfiruz, Külden Kanatlar, Mahfuz ve diğer kurgular gibi boşlukta kaybolmaması dileğiyle,

Teşekkürler...

Bölüm Bitti...

Bölüm sonu

2 yorum