İçeriğe geç

Kızıl Gerdan

Bölüm 18 · 32 dk okuma

Kızıl Gerdan

Bölüm 18

16. Bölüm - Denizi Yakalım

16. BÖLÜM

DENİZİ YAKALIM

Siyah bir eşofman altı ve üzerinde beyaz, salaş bir tişörtle karanlık arka bahçenin kuytusuna gizlenmiş, onu bekliyordum. Saçlarım siyah bir şapkanın altına saklıydı. Yüzümü de bu sayede gizleyebiliyordum. Beni şu an babam görse zor tanırdı. Fakat yine de her an biri evden çıkacak ve beni fark edecek diye tedirgindim. Abimin sabaha karşı evde olacağını öğrenmiştim. Yarım saat öncesine kadar annem oğlu için mutfakta hazırlık yapıyordu. Anlaşılan abim iki haftadan fazladır Çanakkale'de olmadığından kahvaltıya çok özenilecekti. Bu yüzden evden çıkışım zor olmuştu.

Gece yarısı evden ayrılıyordum ama en geç bir iki saat içinde dönmem gerekiyordu. Ali Cihan ile not kağıtları dışında haberleşemediğimizden bu gece için planını bilmiyordum. Bana verdiği notta yalnızca arka kapıya çıkmamı yazmıştı. Cebimde Aylin ile gönderdiği karışık kaset vardı. İçinde ne olduğunu hala bilmiyordum. Üstündeki yapışkanlı beyaz kâğıtta 2017 Karışık Kaset yazıyordu. O zamanlardan kaydedilmiş şarkılar olmalıydı. Bana bununla ne anlatmak istiyordu?

Oflayarak etrafıma bakındım. Çıkan nefes sesi fazla yüksek olunca arkamda kalan kapıya göz gezdirdim. Yakalanmama çok az kalmıştı. Neyse ki Leyal durumu biliyordu ve ben çıktıktan sonra odamızın kapısını arkadan kilitlemişti. Biri içeriye girip yokluğumu fark edemeyecekti. O beni idare ederdi.

Sokağa açılan ağır demir kapıya doğru adımladım. Yol boyu aşağı ve yukarı bakındım ama ne gelen vardı ne giden. Tam içimden Ali Cihan'a saydırıyordum ki bir araba köşeyi döndü. Kapıyı sessizce açtım ve yola çıktım. Farları yüzünden arabayı tanımakta zorlansam da o olduğunu biliyordum.

Şapkanın önünü iyice yüzüme indirdim. Araba önümde durduğunda hemen diğer tarafına dolanıp Ali Cihan'ın planladığı gibi arka koltuğa geçtim ve uzandım. Beyefendi hareket etmeden önce omzunun üzerinden bana baktı. "İyi geceler deli bal."

"Hiç iyi değil, oradan iyi mi görünüyor? Nerede kaldın ya!?"

Arabayı hareket ettirdi. "Geç kalmadım. Tam zamanında geldim. Ayrıca daha iyisi olamazdı. Tüm gece bizim. Sabaha kadar seninle ne var ne yok konuşacağız."

"Tüm gece, sabaha kadar! Pardon," dedim yerimde doğrularak. Elimi onun koltuğunun arkasına koydum ve yüzümü iki koltuğun arasından çıkardım. Eliyle derhal kafamı geriye itti. "Sok başını içeriye. Şimdi yakalanacağız."

"Onu beni almaya gelmeden önce düşünecektin. Minareyi çaldın, kılıfını hazırla. Ayrıca benim en geç iki saate dönmem gerek."

"Olmaz," dedi burnundan gülerek.

Başımı itmesine rağmen tekrar omzunun üzerinden uzattım. "Abim geliyor, Ali Cihan." Bundan çekinmesi ve haklı olduğumu anlaması gerekirdi.

"Abin sabah gelecek. O zamana kadar seni eve bırakırım. Ama bu iki saat sonra olmayacak."

Omzunu silkti ve alt çenem üst çeneme vurdu. "Kafa! İçeriye!"

"Sokmuyorum," dedim ve elimle omzunun yanına vurdum. "Beni böyle sen bile tanıyamazdın. Şu şapkadan ben bile önümü görmüyorum. Abartmasan mı?" Yüzünü bana doğru çevirdi. Gözleri gözlerime kısa süreli bakış attıktan sonra, "Niye bu kadar bilmişsin ve niye bu kadar inatçısın?" diye sordu. "Bu arada o bir yıl önceydi."

"Haklı olduğumu söylemeye çalışıyordun sanırım. Ne bir yıl önceydi?"

"Seni şu halinle tanıyamamam. Artık bir köpek gibi kokundan izini sürebilir, minicik bir ah çekişinden tanır, karanlıktaki kalabalıkta zorlanmadan seni bulabilirim. Sadece saçlarını bile," dedi yana dönüp bakışlarını saçlarımda dolaştırarak. "Tek bir teli bile sana ait olduğunu anlamam için yeterli. Başındaki şapkanın hiç mi hiç yararı olmaz. İnsan kendinden tanır, insan kendine ait olanı bilir. Ben seni yedi yıl önce de biliyordun ama bugün tanıyorum."

Söyledikleri etkileyici olsa da sırıtışıma engel olamadım. "Şaka yapıyorsun. Ya da abartıyorsun. Yedi yıl konusunda bir şey diyemem ama sen beni henüz ezberlemedin."

"Ezberlediğimi söylemedim zaten," dedi kendinden emin. "Tanıdım dedim. Sen beni tanımıyor musun?"

"Açıkçası ne söylemeye çalıştığını anlamıyorum. Kokunu biliyorum. Yani artık." Yandan güldüğünü gördüm.

Konuşmamı bölerek, "Nasıl kokuyorum?" diye sordu.

"Kötü. Imm, bayağı kötü."

Kahkaha attı. Onunla güldüm. Çok güzel kokuyordu ama tanımlamak zordu. Ancak onu kokusuyla bir köpek gibi iz sürerek bulabilirdim. Tıpkı onun dediği gibi.

"Dalga geçme. Ben bahsedeyim ister misin?"

Başımı salladım ve çenem omzuna iki kez çarptı. Çenemi oraya yasladım ve omzunun sabit kalmasını sağladım. Böyle çok rahattı.

"Ben tatlı sevmem, biliyorsun. Sen şekerleme gibi kokuyorsun. Ya da bal. Bilemiyorum. Ama neticede tatlı gibi kokuyorsun. Pastanenin içi gibi. Sana yaklaşınca ağzım sulanıyor."

"İyi bir şey söylediğini sanıyorsun değil mi?" dedim kaşımı kaldırarak. Az önce kokumu sevdiğini ve sevmediğini aynı anda söylemişti. "Tatlı sevmiyorsan nasıl ağzın sulanıyor?"

"Sevmiyorum ama güzel kokmadıklarını düşünüyorum demedim. Hem ben bal severim. Hayatım boyunca yemek isteyeceğim tek tatlı sensin."

Ah, bu gerçekten iyiydi.

Dudağımın kenarını ısırarak yüzümü onun yanağına çevirdim. "Ben de bahsedeyim o zaman," diye fısıldadım. Dikkati yoldaydı ama beni dinliyordu. "Sen ağaç gibi kokuyorsun."

Kaşlarının arası çatıldı. "Gerçekten kötü mü koktuğumu söylemeye çalışıyorsun?"

Başımı iki yana salladım. "Çocukken ne zaman bir ağaç gövdesi görsem sarılmak isterdim. Kollarım kavuşana kadar. Bu bir yarıştı benim için. Acaba kolum kavuşacak mı diye. O zaman ağaçların güzel koktuğunu düşünmeye başladım. Çam ağaçları en güzeliydi. Bir de yağmurda ıslanmışsa mis gibi kokardı. Bir gün nenemlerin evinin arkasında özel bir ağaç buldum. O da çam ağacıydı ama kalın dalları yere yakın gövdesinden yukarıya doğru uzanarak ayrılıyordu. Dalların birleşim noktasından üzerine tırmanıp oturabileceğim kadar bir yer vardı. Oraya ev dedim. Ne zaman evcilik oynamak istesem o ağaca gittim. Oyuncaklarımı da götürdüm. Orada saatlerimi geçirdim. O beni kucaklayan tek ağaçtı. Sen o ağaç gibi kokuyorsun. Gövden kalın, sarılmak zor ama ev gibisin. Sarılmasam da beni içine alıyorsu..."

Arabayı aniden durdurdu. Öne doğru savrulurken koltuğa tutunarak durabildim. Dudaklarım aralık dışarıya baktım. Limandaydık. "Biraz yavaş mı olsan!" diye söylendiğimde, "Sen de," dedi. "Ben senin evin miyim?" diye sordu.

"Güzel koktuğunu söylemeye çalışıyordum."

"Evin miyim?" diye yineledi. Elimi tutup kendine çekti ve koltuğun arasına sıkıştım. "Ali Cihan! Ne yapıyorsun?"

"Söyle, yoksa bırakmam."

Gözlerimi büyüttüm. "Zaten söyledim. Sen o ağaca benziyorsun."

"Evin miyim deli bal?"

Bana inatçı diyordu ama kendisi daha beterdi. Bana evi olduğumu dün gece söylediğinde nasıl mutlu olduğumu hatırladım. Sanırım aynı hissetmek istiyordu. "Hımm, ev demek için erken gibi." Elimi biraz daha çekti. "Ben sana dün evim olduğunu söyledim. Sen erken olduğunu mu düşünüyorsun?"

Omzumu silktim. "Buraya sıkıştım. Cevap verecek yerlerim acıyor."

Güldü. Koltukta döndü ve çenemi kavradı. Beni koltuğun arasına sıkıştıran ve geri çekilmemi engelleyen elimi hala tutuyordu. "Canını başka türlü de yakabilirim. Söyle yoksa buradan çıkamayacaksın."

"Bu zorbalığa girer. Söyleyebilirdim ama artık istemiyorum."

"Peki," dedi ve başını salladı. Ağzı yüzüme yaklaşırken nefesini hissettim. Beni öpecek miydi? Bu şekilde öpülmenin cezbedici, arzuyu körükleyen bir yanı vardı ama engel olmak istedim. "Kafa atarım. Sakın öpeyim deme."

"Yaparsın," dedi boğuk bir sesle ve yanağıma dudağını bastırdı. "Bu o kadar zor mu? Söyle işte," diye fısıldadı. Sesi, nefesi ve öpücüğü beni uyuşturuyordu. "Söyle."

Dudağı yanağımdan dudağımın kenarına kaydı. "Hımm, söyleyecek misin?"

"Ah, bu çok saçma. Sana kafa atmak istiyorum ama yapamıyorum."

Kahkaha attı. "Neden?"

"Sıkıştım eşek. Kıpırdayamıyorum!"

"Önce ağaç gövdesi olduğumu söyledin şimdi de eşek. Senden kaç yaş büyüğüm ama-"

"Ne olmuş yani? Sürekli yaş muhabbetini açıp durma. Aramızdaki fark on değil yirmi olsaydı da sana âşık olabilirdim."

Yüzünü yüzümün karşısına aldı. "Bana aşıksın."

Başımı salladım. "Hadi beni bırak. Yoksa vazgeçeceğim."

Gülerek diğer yanağımı öptü. Sonra da beni serbest bıraktı. Arabadan inerken az önceki durumumum intikamını nasıl alabileceğimi düşünüyordum.

Ali Cihan elini belime koydu ve beni gemiye doğru yönlendirirken diğer elinde duran telefonunu kontrol ediyordu. "Yemek falan yemek ister misin? Gemide sadece içecek var."

"Bu saatte bir şey yemem. Hem acıkacak kadar uzun kalmayacağız."

"Kalacağız." Eliyle beni ahşap iskeleye doğru itti. "Gemi de kimse yok. Tüm mürettebat izinli. Yalnız olacağız. Sonrasında istersen çıkıp almam gerekir. İyi düşün."

"Düşünecek bir şey yok. Aç değilim." Karanlığa rağmen görmediğim gülüşünün sesini duydum.

"Nereye?" diye sordum. Arkamdan ilerleyip eliyle beni yönlendiriyordu ama nereye gittiğimizi bilmiyordum. Üçüncü kattaki güvertede minderler var. Orada oturabiliriz. Odam da o katta. Eğer görmek istersen..."

"Gerek yok," dedim omzumu silkerek. "Neden odanı merak edeyim?" Beni merdivenlere yönlendirdi. Tırmanırken elini sırtımda tutmaya devam ediyordu.

"Yine de aklında olsun. Gece güverte fena eser. Üşüdüğün anda içeriye girebiliriz. Hatta şimdiden sana battaniye falan getirebilirim."

Hava çok güzeldi. Rüzgâr biraz ısırıyordu ama tahammül edemeyeceğim gibi değildi. Aksine bu beni rahatlatıyordu. "Beni bu kadar düşünme. Üşürsem gideriz."

"Gidemeyiz."

"Tamam, o zaman bir yolunu bulurum. Sen söylesene, planın ne? Sadece konuşacağız demiştin."

"Kaseti getirdin mi?"

"Evet." Merdivende duraksayıp ona baktım.

"Getireceğini biliyordum," dedi ve dudağının kenarının yükselmesine izin verdi. "Meraklısın."

"Bu zamanda teyp kimin evinde var Ali Cihan? Acaba onu nasıl dinleyecektim?"

"Bende var. Benim yanımda dinlemeni istediğin için verdim."

Kaşımı kaldırdım. Basamakta ona doğru eğildim. Boylarımız şimdi eşitti. "İçinde ne var?"

"Sen," dedi ve şaşırdım.

"Nasıl ben?"

"İçine seni koydum deli bal."

Diğer kaşım da havalandı. "Bunu nasıl... Bana benzeyen şarkılar mı?" diye sordum anlık aydınlanma yaşayarak.

Gülerek başını salladı. "Hadi," dedi ve beni itti. "Üst kata. Orada dinleyebiliriz."

"İtme beni. Düşüreceksin." Her yer karanlıktı zaten. Önümü zor görüyordum.

Tişörtüme parmaklarını geçirdi ve kumaşı avucuna sabitledi. "Tutuyorum."

Omzumun üzerinden ona baktım. "Öne geçsen daha kolay olmaz mıydı?"

Cıkladı. "Yolu kendin öğren. Bundan sonra sık sık geleceksin."

"Kim demiş? Benim gemide ne işim var?" İkinci katın güvertesini geçerken gemide ismimin yazdığı ve tek ışıklı olan noktada duraksadım. Ona döndüm. Sırıtıyordu. "Beni gemiden kovmuştun. Fotoğraf ayağına buraya çağırdın ve sonra... O gün aklından ne geçiyordu?"

Hiç düşünmeden önceden hazırlanmış bir cevapla, "Senden vazgeçemeyeceğimi," dedi.

"Aslında Çaykara'yı," diye fısıldadım. "Beni benimle kıskandıracaktın sen." Güldüm ve bana eşlik etti.

"Düşünsene o fotoğrafı sana gönderseydim ne olacağını." Yüzümdeki gülümseme genişledi.

"Şok geçirirdim."

"Sonra?" diye sordu.

"Sana gelirdim ve ağzına sıçardım."

Kahkaha attı. "Ne diye?"

"Bildiğini düşünürdüm muhtemelen," diyerek omuz kırdım. "Bana söylemediğin için seni pişman ederdim. Ve tabii, bizi bu şekilde yarım bıraktığın için de. O fotoğraf bizi temelli ayırırdı."

"Şu an farklı bir şey yaşamıyoruz."

İçimi çektim. Öyleydi ama yine de birbirimize hiç açılmadan yaşansaydı daha başka olabilirdi.

Döndüm ve gemide ismimin yazdığı yerde bakışlarımı dolaştırdım. "Gerçekten bana bu kadar aşık mıydın?" diye sordum.

Başını omzumun üzerinden uzattı. Ağzını kulağıma yaklaştırdı. "Daha fazlası. Bunların hepsini konuşacağız. Şimdi yürümeye devam et."

Dediğini yaptım. Üçüncü katın güvertesine ulaştığımızda baş kısmındaki küpeştelere doğru adımladık. Dediği minderler oradaydı. Ve burası aşağıdan çok daha fazla esiyordu. Ancak deniz çok güzel görünüyordu. Alt kattaki gibi karanlık değildi. Az da olsa geminin ışıkları yanıyordu. Bu gece dolunay vardı. Denizin üzeri gümüşi bir ışıltıyla kaplıydı.

Baş kısmındaki küpeşteye yaslanıp aşağıya baktım. Gördüğüm ikinci ve ilk katın güverteleriydi. Yine de korkutucu derecede yüksekti. Denizin dalgalı seslerini duyuyordum. Karanlıkta etrafa su sıçratıyordu. Üçüncü katta olmamıza rağmen tuzlu suyun nemi üzerime yapışıyordu.

"Bir gemiye ilk kez o gün bindim. Bu ikinci," diye mırıldandım. "Ama hakkında bir şeyler biliyor gibiyim," diyerek bakışlarımı yanımda denizi değil de beni izleyen adama çevirdim. Elimle kavradığım ahşap tırabzana vurarak, "Bunun adı küpeşte değil mi?" diye sordum. Gülerek başını salladı. Elimle alt katı işaret ettim. "Orası güverte. Bir gemide onlarca güverte olabiliyor sanırım."

"Aslında orası güverte değil," dedi. "Şu anda durduğumuz yer de güverte değil. Güvertede balkon gibi ayrılmış, biraz daha yüksekçe olan kısımlara; baş, kıç ve orta kasara denir. Senin gösterdiğin yer de geminin kasara kısmı. Şu an durduğumuz yer de. Diğer bölümlerin tamamı güverte. Ve evet geminin boyutuna göre güverte sayısı artar ya da azalır. Çaykara'nın sekiz güvertesi var."

"Hımm, acaba bu bilgi ne işime yarayacak?" Gerçekten bir işime yaramazdı.

Düşüncemi haksız çıkardı. "Belki benimle bir görev alırsın. O zaman işine yarayabilir."

"Sen yurtdışı görevleri alıyorsun. Denk gelmemiz çok zor."

"Değil. Bu senin tercihinle olan bir şey. Yeterliliğin varsa teşkilat isteğini kabul eder."

Omuz kırdım ve minderlere doğru ilerledim. "Burada olmam daha mühim. Senin kadar uzun süreli görevler alamam. Bana burada ihtiyaç var."

"Seninle konuşmak istediğim konulardan biri de bu," dedi ve ben mindere otururken o da yaklaşıp önümde durdu. Ellerini pantolonunun ceplerine soktu.

"Ne konuşacaksın?" Kollarımı önümde topladığım dizlerimin etrafına sardım. Sırtımı yaslayacak bir demir buldum. Kesin bunun da bir adı vardı. Yaslandığım yeri inceleyince, "O bir ırgat. Gemiyi karaya bağlarken zincir ve halatları üzerine sarıyoruz. Şu an elektrik olmadığı için yaslanmanda sakınca yok," diye açıkladı.

"Beni ikinci kaptanın falan mı yapacaksın?" diyerek güldüm.

"Olabilir ama Sencer ikinci kaptan. Onunla kapışman gerekecek."

"Aman, aman," dedim elimi önüme sallayarak. "Ben almayayım. Tam bir baş belası."

"Tanımaya çalışsan seversin. Göründüğü kadar katı değil." Yanıma oturdu. O da sırtını ırgat adı verilen yere yasladı. Bana yandan bir bakış attı. "Yarın görev listelerinin dağıtılacağını biliyorsun. Bir hafta sonra denize dönüyor olacağım. Listede Romanya/Maramures var. Ben o görevi almak zorundaydım. Sen de gelmek ister misin?"

"Neyle ilgili? Oraya neden gidiyorsun? Ayrıca ne kadar sürecek? Ben çok uzun süre buradan ayrılamam."

"Bu defa kısa sürecek. Rotada sadece Romanya var. Orada görüştüğüm bir kadın istihbaratçı var. İsmi Maite. Eski patronu Sait Türkiye'ye silah ve patlayıcı sızdırıyor. Onunla ilgili."

"Eski patronu mu? Kadın istihbaratçı ve patronu da-"

"Evet, bu işlerde herkes masum kalmıyor. Söz konusu paraysa yoldan çıkmak çok da zor değil."

"Ah, anladım." Gözlerimi devirdim. Görev dikkatimi çekmemişti. Ama Maite aklıma yer etmeyi başarmıştı.

"Ne zamandır konuşuyorsunuz?"

"Kiminle?" Gözlerimi ona diktim. Gerçekten anlamamış mıydı, yoksa salak mı yapıyordu?

"Maite," dedim çenemi iyice duysun ve anlasın diye ona doğru kaldırarak.

"Maite kırk iki yaşında Balca," dedi yaşın önemi varmış gibi.

"Hala genç. Güzel mi?"

"Senin benimle uğraşasın var, anlaşıldı. Güzel bir kadın," dedi gülerek. "Kızıl saçları var."

"Kızıl saçlı kadın görevi ile ilgilenmiyorum. Sen gidebilirsin. Beni ikna edemedin," dedim sinirle. "Listede başka ne var? Bunu seçmeyeceğim."

"Görevin adı kızıl saçlı kadın değil," dedi gülerek. Ah, hiç anlamıyordu değil mi? "Doğu görevi var. TSK ile ortak yürütülecek. Şırnak, Başağaç Köyü. Terör liderlerinden biri orada ve ülkeye nükleer bomba sokmak istiyor. Halk tehdit altındaymış. İnsanları kendi tarafına çekmeye çalışıyor."

"Ah, bu tam benlik gibi duruyor."

"Dalga geçiyor olmalısın," dedi bana inanamayarak. "Sen daha önce böyle bir görev almadın."

"Ama almak istiyorum."

"Yarın başkan ofise gelecek. Görev listelerinden önce seninle tanışacak. Muhtemelen görevi sen seçmeyeceksin. O sana alman gerekeni söyleyecek. Çünkü yükselme almanız muhtemel."

Gözlerim belirginleşti. "Elimle kendimi gösterdim. "Benimle mi konuşacak? Başkan! Yükselme alabilir miyim?"

Sırıtarak kafa salladı. "Bunu hak ediyorsun. Neden şaşırdın ki?"

Omuz çektim. "Ne bileyim? Daha erken gibi geliyordu Ali Cihan." Heyecanım dudaklarımda gülümseme olup dışarıya taştı. "Bu şahane olmaz mıydı?" Bana bakarak gülümsedi.

"Benim ilk atamam sendin. Seninle konuşmaya başladığımız sıralarda uzman oldum. O zamanlar 27 yaşında falandım. Ama artık devir değişiyor. Demek ki göze batmışsın. Yeteneklerinle."

Dizlerimi ona doğru çevirdim ve oturuşumu biraz değiştirdim. Şimdi yüz yüze bakıyorduk. "Buna biraz heyecanlandım," dedim ve dudağımın kenarını ısırdım. "Of, hemen yarın olsun."

Burnundan güldü. "Keşke daha önce söyleseydim. Ne kadar da sevindin."

"Deli misin?" dedim dişimle dudağımın kenarını çekiştirerek. "Çok sevindim. İnşallah Leyal de yükselme alır. Ama sen yine de benim kıdemlim olacaksın. Sana yetişmem hiç mümkün olamayacak."

"Öyle," dedi böbürlenmeden uzak bir tonlamayla. "Bunun için daha erken doğman gerekirdi. Yaş farkı bazen iyi anlamda işe yarıyor. Ama görev konusunda hala netim Balca. O görev senlik değil."

"Sen de Sincanlı gibi başlamayacaksın değil mi? Onu orada rezil ederdim ama benim yerime..." dedim cılız bir sesle. Sesimin düşüşü aklımın o an farklı bir ayrıntıya takılışı yüzündendi. Biz şimdi Ali Cihan ile sevgiliydik. Yani galiba öyleydik. Hala aramızda net olarak konuşulmuş bir şey yoktu. Yine de öyle olduğunu biliyordum. Bugün ofisteki hali, şimdi bana görev listesinden bahsediyor oluşu, yükselme ihtimalimi haber verişi yanlı bir davranış mıydı? Eğer öyleyse istemiyordum.

İçimi çektim. Dizlerime sarılı kollarımı çözüp üşüyen omuzlarımı ovuşturdum. "Bana hep böyle teşkilatta olanları haber mi vereceksin? Amirlerin seni kullandığımı düşünmeyecek mi Ali Cihan?" diye sordum. Konuya sondan giriyormuşum gibi olsa da sorduğum şeyde son derece haklı olduğumu biliyordum. "Bugün bizi ofise çağıracaklarını da sen söyledin. Beni kayırıyor musun? Biri duyar da abuk subuk düşünürse-"

Kaşlarının arası derince çatıldı. "Öyle düşünecek adamın-" dedi sinirle. Derin bakışları ve uzun kirpikleri yönünü dudaklarıma çevirdi. "Hem neden öyle düşüneceklermiş?"

Beni anladığını biliyordum. Sadece söze dökülsün istiyordu. Bu onu daha çok sinirlendirecekti. "Sana olası senaryodan bahsediyorum. Öyle demezler mi? Teşkilatın çaylağı uzman istihbaratçıyı parmağına dolamış. Nasıl oluyor da her şeyi önceden biliyor? Teşkilattaki ilk günümde konuşmaya başlamadılar mı? Ya bizi anlarlarsa?"

Sertçe yutkundu. Gerçekten bu konuya öfkeliydi. Konuyu yumuşatmak için bir fısıltı gibi, "Senin aşkınla yandığımı," dedim. Gerçeklerden konuşmak zorundaydık. Artık kaçamazdık. Bana açıkça onun olduğumu söylemeliydi. Tabii bir de büyük bir problemimiz vardı. Herkesin gözü üzerimizdeyken bu şekilde devam etmek zor olacaktı. "Seni de yaktığımı, yedi yıldır bunu saklamak için ölüp ölüp bittiğimi?"

Bakışları gözlerime çıkarken, âdemelması yutkunması ile hızla aşağıya indi. "Seni yakanın ben olduğumu düşünüyordum," diye fısıldadı. "Beni parmağına dolamaya devam et. Bundan şikayetçi değilim. Ve inan bana kimse anlamayacak. Sen benimle çalışmaya devam edeceksin. Konuşanları susturmak benim işim."

"Sincanlı'ya bugün yaptığını gördüm. Onu dışarıda hırpaladın değil mi? Ne dediysen yüzü bembeyazdı. Yanımdan geçerken başı öndeydi. Adam benim amirim ama çekindiğinden artık yanımda nefes bile alamayacak gibi."

"Nefesini keserim demiştim," dedi hala bu konuya dolu olduğunu belli edercesine dişlerini sıkarak. "Dinleseydi pezevenk! Sana değecek laf önce bana saplanır. O taşı atanın da... Vay haline." Sözlerini başıyla vurguladığında bu defa yutkunan bendim.

"Eğer endişen yükselmense, onu tehlikeye atmayacağız Balca. Biz ofiste ya da görevde seninle mecbur olmadıkça konuşmayacağız bile. Zaten kısa sürede bu işi çözeceğim ve Gök Kuzgun'a geçeceğim. O zaman aramızdakileri saklamamıza da gerek kalmayacak. Sen kıdemli olunca bir uzmandan akıl alman gerekmeyecek. Dolayısı ile bana da ihtiyacın olmayacak. Zaten o şerefsiz Sincanlı seni benden aldı. Sadece kısa bir süre daha saklamamız gerek."

"Anladım," diye mırıldandım. "Peki." Minderde dizlerimin üzerine kalktım. Ona doğru yaklaştım ve hemen önünde tekrar oturdum. Dizlerim onun bacağının yanına temas ediyordu. "Biz şimdi seninle," dedim alçak bir sesle. "Sen geçince, ben de yükselme alınca ne olacak?"

Dudağının iki kenarı hafifçe yükseldi. "Açıkça sor," dedi gülümsemesini iyice genişleterek.

"Neden sen açıkça söylemiyorsun?"

"İnatlaşma," dedi lafı uzatarak. "Dediğimi yap."

Yutkundum. "Şimdi ben senin," dedim bakışlarımı gözlerinden kaçırıp denize bakarak. Derin bir nefes aldım. "Neyinim?" Bu soru hep saçma gelmişti ama insan ihtiyaç anında kullanıyormuş. Dün nasıl öpüştüğümüz düşünülürse böyle bir şeyin söze dökülmesine gerek var mıydı bilmiyordum ama istiyordum.

Çenemi tutup yüzümü yüzüne çevirdi. "Aslında her şey çok açık. Bazen söze gerek olmuyor ama sana cevabımı içeride versem olur mu?" diye sordu. Anlamadım. Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım çünkü oraya bakıyordu. Baş parmağı çenemi sevdi. "Teyp orada. Yanlış anlama hemen. Kaseti merak etmiyor muydun?"

Hızla başımı sallayınca, güldü. "Nerede?" diye sordu. Elimi cebime sokup kaseti çıkardım. "Bana şarkı listesi mi yaptın?" dedim gülerek. Üzerindeki yazıda parmağımı dolaştırdım. "2017 yazıyor. Bu konuşmaya başladığımız yıl."

"Biraz daha sonrası. Altı ay sonra sana deli divaneydim." Tek bir sözüyle kalbim hızlandı. Bunu fark etmiş gibi, "Hadi," dedi ve elimi tuttu. Beni beraberinde ayağa kaldırdı. "Biraz daha böyle açıkta durmaya devam edersek hasta olacaksın."

"Bana bir şey olmaz. O kadar da üşümüyorum," diye kendimi savundum ama boşuna çabaladığımı gözlerinde görüyordum. Gemiye girdiğimizde kendimi bir an için lüks bir otelin yüksek tavanlı lobisinde duruyormuş gibi hissettim. Kamaralara açılan çok sayıda koridorun tam merkezi burası gibiydi. "Vay canına." Başımı yukarıya kaldırdığımda ışıklı tavan renk değiştirdi ve açık mavi bir gökyüzü halini aldı. "Burada canın hiç sıkılmaz."

"Gemi ile ilgilenmiyorum," diyerek elimden çekti. Onunla ilerlerken etrafı incelemeye devam ediyordum.

"Bundan daha büyük, çok daha büyük cruise gemileri var. Sen bir de onları gör. Ne var ki biz pek cruise gemisi sayılmayız. Bu kadarı ülkelere giriş çıkışlarda göz boyamak için yeterli oluyor."

"Olmaz mı," dedim onun hızlı adımlarını yakalamaya çalışarak. "Ben bile yedim. Sen ajan falan değilsin. Basbayağı kaptansın."

Güldüğünü duydum. "Ben zaten bir kaptanım Balca. Bunun basbayağısı falan yok. Tıpkı seninki gibi benim mesleğim de gerçek."

"Okulunu falan mı okudun?" Bu işlerden gerçekten hiç anlamıyordum.

"Deniz Harp Okulu mezunuyum ben." Omzunun üzerinden bir bakış attı. "Yalnızca kaptan değilim anlayacağın."

Onun hakkında öğrendiğim her yeni bilgi beni heyecanlandırıyordu. "Bahriyeli yani."

"Hım hım," dedi ve yürümeye devam etti. Kamaraların olduğu koridordaydık. Yerde vişne rengi halılar vardı. Duvarlar şarap rengiydi ve abajurlar yapay mumlara benziyordu.

Sağ kanadın en sonundaki kamaranın kapısını açıp beni içeriye çekti. Ellerimiz çözüldüğünde o kapıyı kilitlerken ben de odanın içine ilerledim. Karşımdaki manzaraya kilitlenip kaldım. Büyük dikdörtgen pencerede denizin karanlık görüntüsü vardı. Sonsuz gibi görünüyordu. "Sen burada mı kalıyorsun?"

Arkamdan yaklaştığını duydum. "Genelde dışarıda oluyorum ama uyumak için bu odayı kullanıyorum."

"Seninle Romanya'ya gelme konusunu düşünmek istedim," dedim omzumun üzerinden ona bakıp gülerek. "Of, burada uyanmak nasıldır kim bilir?"

"Sabah deneyimleyeceksin. Merak etme."

"O konuda," dedim ve hızla ona döndüm. "Benim gitme vaktim yaklaşıyor."

"Hiçbir şey konuşmadık Balca. İletişim kuracak çok zamanımız yok."

Ona hak veriyordum ama sabah eve abimden sonra girdiğimi düşünemiyordum. "Abim," diyordum ki, "Onu ben hallederim," dedi. "Sabah eve sorunsuz girmeni sağlayacağım."

Nasıl olacak bilmiyordum ama onunla konuşmayı ben de istiyordum. Ne kabul ettim ne de reddettim. Etrafta bakışlarımı dolaştırmaya devam ettim. Büyük bir televizyonu vardı. Televizyonun önündeki küçük ünite de tıraş makinesi, birkaç krem ve deodorantı duruyordu. Gardırobu hardal rengi, iki kapaklı bir dolaptı ve duvara gömülüydü. Onun dışında odada lacivert küçük bir koltuk ve yine lacivert örtülü normal boylarda iki kişilik bir yatak vardı. Yerler halı kaplamaydı. Buraya ayakkabılarla girmek ne kadar doğruydu bilmediğimden yatağın yanına yürüdüm ve oturup ayakkabılarımı çıkarmaya başladım.

Karşımda durup beni izlemeye devam etti. Spor ayakkabılarımı yatağın kenarına aldığımda bana yaklaştı. "Kalıyorsun demek mi bu?" diye sordu.

"Gitmek istersem izin verecek misin ki?" diye sordum. Omzunu silkti gülerek. "Sanırım vermeyeceğim."

"Bir zaman sonra uyumak isteyeceğim. Çok yorucu bir gündü. Koltuğu alırsın."

Buna cevap vermek yerine gelip yanıma oturdu. "Bakarız. Ama şimdi yanında olmam gerek."

Yürürken cebime attığım kaseti çıkardım. Onun eline bıraktım. "Hadi dinleyelim."

"Dinleyelim," dedi ve sol tarafında duran çekmeceyi açtı. İçinden küçük, kablosuz bir teyp çıkardı. Galiba pille çalışıyordu. Kaseti ön gözüne yerleştirdi.

"Yatağa tırman. Bu uzun sürecek."

Dediğini yaptım ve ellerimle geri geri sürünerek ilerledim. Sonra da sırtımı yatak başına yasladım. O da gelip hemen yanıma yaslandı.

"Kayıt bir ses kaydıyla başlıyor. Sonra da yıllar önce rastgele kayda aldığım şarkılarla devam ediyor. Çocukluğumdan beri kaset kaydederim. O zamanlar müzik dinlemek bu kadar kolay değildi. Muhtemelen buradaki şarkıların tamamı ergenliğimden kalma. Senin bana geldiğin yaşlarda falan olmalıyım. O zamanlar sen müziğin ne olduğunu bile bilmiyor olabilirsin."

Sesli güldüm. "Yaşa fazla takıksın. Şu an seni sevebilecek ve çalan tüm şarkıları anlayacak kadar büyüğüm. Ayrıca," dedim omzumu omzuyla dürterek. "Hala bana benim hakkımda olan hislerini söylemedin. İtirafın bu ses kaydında mı?"

Başını salladı. "Daha fazlası gibi. Seni hiç unutmamayı dilemişim. Bir kasetten medet ummuşum," dedi gülümseyerek.

"Peki," dedim yutkunarak. "Bunları dinlerken ne düşünmeliyim?"

"Bizi. Hepsi bana seni anlatıyormuş gibi hissettiriyor."

Başımı sallayarak gözlerimi onun anlamlı ve derin bakışlarından kaçırdım. Sonra da kaset çaların başlat düğmesine bastım. Önce cızırtılı bir ses duyuldu. Sonra da bir ses temizleme sesi. Oydu ama farklıydı. Daha genç bir sesi vardı. Tabii bunun bir kaset kaydı olmasının da etkisi büyüktü.

Arka fonda daha önce hiç dinlemediğim bir şarkı çalıyordu. Onun sesini bastırmıyordu ama sözlerini duyabiliyordum. "2017 yılındayız, aylardan mayıs," dedi Ali Cihan'ın sesi. Sırıtarak ona baktım. Tepkimi ölçmek ister gibi yüzümü dikkatle inceliyordu. Kayıttaki konuşmalarını kaçırmamak için durdurdum. "Sesin hem çok tanıdık hem de yabancı," diye itiraf ettim. Başını salladı. "Arkada çalan şarkı ne, kim söylüyor?"

"Metin Özülkü söylüyor. 1982 yılında yaptığı albümden. Şarkının adı Kapı. Seninle konuşurken sürekli kendimi bir oyunun içinde gibi hissederdim. Şarkıda, 'Sana nasıl yenildiğimi söyleyemem,' diyor. Haklı," dedi ve iç geçirdi.

"Anladım," diye mırıldandım. Bakışlarımı ondan ayırmadan kaydı tekrar başlattım. Şarkı gerçekten güzeldi. Ama daha güzel olan onun söyledikleriydi.

"Çocukluğumdan beri sesimi ya da bir şarkıyı kayda almıyorum. Bunu anı biriktirmek için yapıyordum ama bu defa farklı. Bir gün karşılaşır mıyız bilmiyorum ama şu an hissettiklerim bana kalmalı. Beni çok zorluyorsun Çaykara. İnsan görmediği birine neden böyle hisseder ki? Kendimi tanıyamıyorum." Kaydı durdurdum.

Bakışlarımı çekinceyle ona çevirdim. "Nasıl hissediyordun?" diye sordum cılız bir sesle.

Bilmem der gibi dudağını büktü. Omzumla omzunu ittim. "Bu bir aşk itirafı değil mi? Lütfen açık ol."

"Hep yaptığım şey açık olmak değil mi? Ama bu biraz..."

"Biraz ne?"

"Açık olmaktan fazla. Benim yerime kayıt konuşsa."

"Peki," dedim ama sonrasında onu zorlayacaktım.

Kayda başladığım yerde genç Ali Cihan iç geçirdi. "Saçın nasıl mesela? Huyun, suyun, tavrın? Gözlerin ne renk? Bilmediğim gözlerinle nasıl bakıyorsun? Tüm bunları bilmeden sana nasıl âşık olabildim? Gece uyutmuyorsun. Sabahları ve günün geri kalanında aklımdasın. Sebepsizce sırıtırken buluyorum kendimi. Ben böyle hissederken sen birileriyle oluyor musun?" Kaydı durdurdum ve omuzlarımı silktim. "Seninle konuşurken kimseyle olmadım," dedim. Sonra onun beni dikkatle izleyen gözlerine baktım. "Biz hiçbir şey değildik. Bunu konuşmuyorduk ama öyleydik de. Bunu sadece benim fark etmemiş olmam güzel."

Başını salladı. Mimikleri hiç değişmedi. Gözleri de. Orada derinlik vardı. Beni her an çekip öpecekmiş gibi özlemle yüzümde dolaşıyordu. Kaydı tekrar başlattım ama bu defa nefes alarak başımı omzuna yasladım. Yanağını başımın üzerine yasladığını hissettim.

"Ufacıksın," dedi kayıttaki Ali Cihan. İstemsizce kahkaha attım. Bunu Balca'ya da söylemişti. "Ama ben seni çok büyük seviyorum. Bir gün fazla gelmezse ve karşılaşırsak bu kaydı sana vereceğim. Muhtemelen o gün de bugünkü gibi hala bende olacaksın. Ve karşılaştığımız ilk an benim olacaksın."

"Büyük söz," dedim başımı omzundan kaldırarak. "Sözünü tutabildin mi?"

Gözleri dudaklarıma indi. "O kadar büyük seviyorum ki, korkarsın. Ve evet. Sen benimsin."

"Korkmuyorum," dedim elimdeki teybi yatakta kenara bırakarak. Hakan Peker'in bir şarkısı çalıyordu. "Alev alev bana geleceksin," diye mırıldandı.

"Aşkım yakacak göreceksin," diye devam ettirdim.

Eliyle belimi kavrayıp beni kendine çekti. Gözlerinde gördüğüm o ateşle beni tükenmek üzereymişim gibi o kadar ani ve sertçe öptü ki, nefesimi kaybettim.

Kucağına çekildiğimde kollarım boynuna dolandı. Öpücüklerine karşılık vermeye çalıştıysam da üstünlük ondaydı. Dudaklarımı ağzının içine aldı. Alt dudağımı ısırdı. "Tanışalım mı?" diye sordu soluk soluğa. Dişleriyle çekiştirdiği dudağımı emdi. "Bana kendinden bahset. Kimsenin bilmediklerinden."

Üst dudağını öptüm. "Tanışalım ama bu böyle olmaz." Kucağındaydım. Buraya nasıl çıktığımı hatırlamıyordum. Elleri kalçalarımdaydı. Dilini ağzımın içine kaydırdı. Ona dilimle karşılık verdim. Derinleşen bir öpüşmenin sonunun nereye gideceğini asla bilmezdiniz. Her şey olabilirdi ve asla engel olamazdınız.

Kollarımı boynundan çözüp ellerimi göğsüne aldım. Dudaklarımı sadece nefes alabilecek kadar onunkilerden uzaklaştırdım. "Burada mı uyuyacağım?" diye sordum.

Başını salladı. Dudaklarımdan küçük bir öpücük çalarken gözleri gözlerimdeydi. "Ya sen?" diye sordum.

"Senin yanında." İtiraz etmemem için yutkundu. "Sarılarak uyuyamaz mıyız?"

Buna ihtiyacı varmış gibi konuşuyordu. Ne var ki bunu ben de istiyordum. En azından onunla yan yana uyumak istiyordum.

"Uyuyabiliriz," dedim ve ellerini kalçalarımdan çözdüm. "Uyuyalım."

Yatakta diğer tarafa geçtim. Başımı yastığa koyup uzandığımda aynını yaptı. Derin bir nefes aldı. Kaslı göğsü şiştiğinde bakışlarım oradaydı.

Aramızdaki elektrik hattı hala bağlantısını koruyordu ve bu gece zor geçecek gibi duruyordu. Bir kedinin trafoya falan girmesi olasılık dahilinde olmadığına göre buna benim müdahale etmem gerekiyordu.

Kolumu yüzümün üzerine kapattım. Onu ne kadar görmezsem o kadar alev alan bedenlerimizi söndürebilirdik. Sırtımı rahatça yatakta konumlandırırken, "Geç yatar, erken kalkarım," dedim.

"Hımm," dediğini işittim ama ses tonu gülüyor gibiydi. Ciddi olamaz mıydı? Burada önemli bir şey anlatacaktım.

"Aslında çok az uyurum," diye devam ettim.

"Bana bunu neden anlatıyorsun?" diye bir soru yöneltti. Sesi boğuk ve derindendi.

Kolumu yüzümden kaldırmadan, "Beni tanıman için," diye cevapladım. İyi dinle."

"Dinliyorum."

"Güzel. Yanımdakini uyutmam," dedim esneyerek. Aslında uykum falan yoktu. O yanımdayken düşüneceğim en son şey uyku olabilirdi. Onun dışında her şeyi düşünebilirdim. En çok onu ve öpücüklerini. İçim yine alev alır gibi olduğunda, "Aaa," dedim ve söyleyeceğim şeyi bulmaya çalıştım. "Tekme attığımı söylerler. Böyle en sertinden. Münasip yerlere." Ali Cihan bundan asla korkmazdı. Çocuk bile kokmazdı ama işte benimki garibin duasıydı.

"Şimdiye kadar kime tekme attın?" Ses tonuna bakılırsa öfkeliydi. Bu beni şaşırttı. Kolumu yüzümden çektim ve başımı yastıktan kaldırdım. Aynı şekilde durmuş bana bakıyordu. Onca söylediğim arasından buna takılmak mı? Üstelik bu şekilde takılmak? Kıskançlıkta üstüne tanımazdım. Yalanda da kendi üstüme.

Başımı tekrar yastığa yasladım, o başımın üzerinde dikilmeye devam etti. "Hımm, ne bileyim, hatırlamıyorum," dedim.

"Nasıl hatırlamıyorsun? İnsan kiminle uyuduğunu hatırlamaz mı?"

"Hatırlamıyorum," diyerek omuz silktim. "Hatırlamıyorum canım. Çok fazla kişiyle uyudum. Orada, burada, şehir şehir gezdim. Kalmadığım otel kalmadı."

Dudağının kenarını sertçe ısırdı. Küfredecekmiş gibi hissettim ama yapmadı. "Beni kudurtunca eline ne geçecek, söylesene?" Ateşin sönecek. Hala bana yiyecekmişim gibi bakıyorsun.

"İstersen başka yerde uyu," dedim bakışlarımla koltuğu işaret ederek. "Bak, gerçekten tekme atıyormuşum."

"Burada uyuyacağım," dedi diklenir gibi. "Tüm gece tekmelerini yiyeceğim. Bu arada ben de öpüyormuşum. Öyle diyorlar. Böyle kimi yakalarsam. Isırdığım da söylentiler arasında. Seni de-"

Bunu bir düello mu sanıyordu? Hiç hoş değildi. Adil dövüşmüyordu. Öpmek, ısırmak neydi ya!?

Başının altına sıkıştırdığı elini çektim ve onun başının yastığa yaslanmasını sağladım. Sonra da yaklaşıp dudaklarımı kulağına uzattım. "Yalan söylediğini biliyorum."

"Söylemiyordum," dedi gülerek. "Benim de sevilmeye ihtiyacım oluyor. Gündüzleri sana aşık, geceleri bilinci kapalı, senin aşkından deli bir meczuba dönüşüyorsam demek ki-"

Elimi göğsüne vurdum. "Bu meczup birazdan ölür. Şaka yaptığını söyle."

Başını iki yana sallayarak gülmeye devam etti. "Kimleri tekmeledin?" diye sordu.

"Birazdan seni," dedim ve çenesini kavradım. "İlk tekmelediğim adam olacaksın Ali Cihan."

"Sen de benim uyurken öptüğüm tek kadın olacaksın."

Uyurken diye belirtmesi birilerini öpmediği anlamına gelmiyordu.

"Eğer öyle isteklerin varsa," dedim gözlerimi kaçırarak. "Beni öpebilirsin. Sana engel olmam. Sonuçta artık sevgiliyiz değil mi?"

Bu sonunda soruma bir cevap alabilmek içindi.

"Daha fazlasıyız," diye yanıtladı. "Sevgili demek az kalır."

İstediği zaman nefesimi gerçekten kökünden kesmeyi iyi biliyordu. Sakallı çenesini boynumun altına gömüşü anlık oldu. İnce deriye dişlerini geçirdi. "Isırsam nasıl olur?"

"O da olur," diye mırıldandım ama yine kontrol ellerimin arasından kayıp gitmiş gibi hissediyordum. Toparla Balca. Şimdi hem yatağı hem de bu kamarayı cayır cayır yakacaksın. Ona biraz daha yaklaşıp başımı göğsüne yasladım. "Ben de sonra burada uyusam?" Uyumak güzel fikirdi.

Kolunun birini belimin altından geçirdi. Diğerini de üzerime atıp beni göğsüne iyice çekti. "Aslında uyumak planlarımın arasında yoktu."

Başımı geriye atıp yüzüne gözlerimi diktim. "Tekme diyorum. Hiç korkmadın mı?" Erkeksi bir kahkaha savurdu.

"Balca," diye fısıldadı saçlarımın arasına. "Şu an titriyorsun ve aslında çenenle beni değil kendini oyalıyorsun. Yemiyorum."

Oflayarak üzerinde doğruldum. "Beni korkutmaktan zevk mi alıyorsun?"

"Korkuyor musun ki?" diye sordu. "Kimden; benden mi, yoksa olacaklardan mı?"

Göğsünü tokatladım. "Bak hala!"

"Ben bir şey yapmıyorum. Ne olacağını düşünüyorsun?" diye sordu.

"Bana böyle baktığında ne olacağını biliyorum," dedim elimle yüzünü göstererek.

Serseri bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. "Sana nasıl bakıyorum ki?" diye sordu. Seni öpmek istiyor gibi mi? Bu doğru. Seni yedi yıla yetecek kadar öpmek istiyorum. Bu mümkün görünmüyor ama umut işte," dedi. "Ama bir şeyi belirtmek isterim. Seni sadece öpmek istemiyorum."

"Ne istiyorsun?" diye sordum çatallı bir sesle. Saf değildim. Ne istediğini söylemesine gerek yoktu. Bakışlarında benim için yanan bir yangın vardı. Kaşınıyorsun Balca. Neden şunu sordun ki?

"Yedi yıl bensiz bir hayat geçirdiğini kucağıma oturup anlatacaktın." Gözlerim büyüdü ve derhal üzerinden kalktım. "Sen hiçbir şeyi unutmaz mısın?"

Cıkladı. "Hiç. Asla. Mesele sensen ölürüm de unutmam."

"Güzel. Ne güzel meziyet."

"Öyle," dedi gülerek başını sallarken. "Ne diyordum," deyince üzerine tırmandım. Elimi ağzına kapadım ama şu sözlerden hemen sonrasıydı: "Seni kucağıma almak, öpmek, adımı sayıklatarak anlatmaya başlamanı sağlamak istiyorum." Gözlerim kocaman olmuş halde tepesinde yüzüne sarkıyordum. Elim sertçe ağzını sıkıyordu. Fakat o elimin altında gülüyordu.

"Bu fazla açık sözlü oldu. O dediğini sakince yapabilirdik. Hemen gidip kahve yapayım. Dışarıya çıkalım. Denizi izlerken konuşuruz." Telaşla konuşuyordum çünkü bu konudan kaçmak istiyordum. Hatta bu odadan. Ondan. Bana o kadar garip hissettiriyordu ki. Hem onu öpmek hem de uzaklaşmak istiyordum. Ama şu an gitmem gereken zamandı.

Elimi ağzından çekti. Sonra dirseklerimi yakalayıp kırdı ve çenemin çenesine çarpmasını sağlayarak yüzümü yüzünün üstüne aldı.

"Bir gün," dedi boğuk, genizden gelen erkeksi bir sesle. "Olacak olanı, hayalimi söylüyordum. Bugün, şu an olsun diye değil." Konuşurken dışarıya bıraktığı soluğu yuttum. O da olmasa nefes alamayacak gibi hissediyordum. "Sen ne zaman istersen. Yedi yıl seni bekledim. Bu belki fazla açık sözlü olacak ama seni hayal ettim. Erkekler böyle şeyler yapar. Ben o anlarda sadece seni hayal ettim." Nefes alışverişlerim tamamen kesildiğinde alnımı çenesine yasladım ve sertçe nefes aldım. Ellerim yüzünü yanını kavradı.

"Bana açık sözlü olmanı seviyorum ama," diye fısıldadım zorlukla. "Kalp krizi geçiriyor olabilirim."

Kollarını omzuma sardı. "Bu iyi bir şey. Benim gibi hissetmen güzel. Sen bana sürekli kalp krizi geçirtiyorsun. Bazen öleceğimi düşünüyorum."

Başımı alnından kaldırdım. "O kadar mı?" diye sordum.

"Az bile söyledim."

Gözlerimi gözlerinden ayırmadan dudaklarına yaklaştım. Sonra onu öptüm. Bu öpücük onu etkilemek içindi ama en çok beni alıp uzaklara götürdü. O küçük öpücüğe öyle sert karşılık verdi ki dağıldım. Sonra bir anda kendimi altında buldum.

"Bu gece değil ama," diye fısıldadı. Öptü. "Seninle başlayıp seninle bittiğim bir noktada denizi yakalım." Sakallı çenesini yanağıma sürttü. Sonra orayı öptü. "Üstündekileri, altındakileri, bu gemiyi, Çaykara'yı, bu zamana kadar kendi başına yanan Kavur'u..." Dudakları dudaklarımın üzerinde duraksadı. Onu yükselip öptüm. Dişlerimin arasına alt dudağını geçirip çektim. Sızlanma dolu bir sesle belimin yanını avucuna sıkıştırıp parmaklarını sıktı. Altında yükseldim ve işkence ettiğim dudağını canımı yakmasına rağmen emdim. Zor anlaşılır bir sesle, "Seninle bu dünyayı yakalım," dediğinde, Dudaklarımı ağzına kapadım.

"Yakalım," diye fısıldadım.

*

Elimde ekmek poşetiyle sokağı döndüğümde Ali Cihan hızla yanımdan arabasıyla geçti. Beni bakkalın önünde bıraktıktan sonra o da eve giriş bahanesi için fırına gitmişti. Tüm geceyi birlikte sarılarak uyuduğumuzu kimse anlamamalıydı değil mi? Ne var ki aynı anda dönüyorduk.

Eve varmama yakın arabasından inerken gördüm. Arka koltuktan benimki gibi bir ekmek poşeti aldı. Bana bakarak belli belirsiz sırıttıktan sonra sanki dün geceyi birlikte geçirmemişiz gibi kendi evine doğru adımladı. Fakat ben bahçe kapısını araladığım anda arkamda ayak sesleri işittim. Döndüğümde de Ali Cihan'ı elindeki telefonu sallayarak bana doğru adımladığını gördüm.

"Ne oluyor?" dedim panikle. Yanlış geliyordu. Evine gidecekti.

"Abin yazdı. Kahvaltıya gel diyor."

"Sen de hevesli gibi," dedim fısıldayarak. "Kabul mü ettin?"

Başını salladı ve yarım açtığım bahçe kapısını itti. "Seninle ne kadar zaman geçirirsem kar."

Bu adamın benim canıma kastı vardı. Yanımdan hızlı adımlarla geçerken peşine takıldım. "Simit aldım. Sende ne var?" diye soruyordu.

"Bu mudur Ali Cihan abi?"

Kapının önünde durup bana ters bir bakış attı. Ona yaklaştım. "Ne sandın, sana şey mi diyecektim?"

"Diyecektin. Biz sevgiliyiz unuttun mu?"

"Doğru ya." Annemler zaten öyle biliyordu. Gerçekle yalan birbirine karışmıştı. Bu nasıl işti yahu?

"Bana içeride sevgilim desen bile kimse bir şey demez."

"Sen öyle san," diyerek onu yolumdan çektim. Sonra da kapıyı çaldım. "Babam mı kırsın bacaklarını, yoksa abim mi? Hangisini istersin?"

Güldü. "Hiç fark etmez. Söylesene, bana ne diyeceksin?"

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Tam bir şey diyordum ki kapı açıldı. Abim kapıdaydı. "Hop," dedi gülerek. "Neredesin kızım sen?" Ali Cihan'ın omzuna vurdu, sonra da bana sarıldı. "Sana ekmek al diyen mi oldu. Leyal'i mutfak kapısında gördüm. Bana göz kırpıyordu. İnsanın iş birlikçisinin olması güzeldi. Yalanımı önceden tahmin etmesi de beni ne kadar iyi tanıdığının göstergesiydi.

"Babam gitmesin dedim," dedim içeriye geçerken. Abimle Ali Cihan kucaklaşırken Leyal'e doğru ilerledim. O sırada abim Ali Cihan'a, "Sen de mi ekmek aldın oğlum?" diye soruyordu. Yalancının mumu bir yerde sönerdi. Ne kadar ömrümüz vardı acaba?

Leyal ile direkt odama geçtik. Ekmek poşetini onun eline tutuşturup kapıyı kapattım. Üzerimdekileri çıkarırken kapının önünde durmuş beni inceliyordu. Fısıltılı bir bağırmayla, "Ne yaptınız?" diye sordu. "Canıma kastınız mı var? Nasıl idare edeceğimi bilemedim. Neyse ki ekmekle döndün."

"Ne yapacağız ya? Sohbet ettik."

"Tüm gece mi?" Dolaptan üzerime siyah bir kumaş etek ve beyaz bir gömlek aldım. "Evet, tüm gece. Sen ne olsun istiyordun?"

Yatağın kenarına oturdu. "Söylemeyeyim. Utanırsın."

"Bence de söyleme. Sen de hazırlan. Yemekten sonra ofise geçeceğiz."

"Daha erken değil mi?"

"Değil," dedim üzerimi giyerken. "Başkan geliyormuş. Güzel şeyler olabilir Leyal. Sen de benimle geliyorsun. Adamla tanışmalıyız."

"Nasıl güzel şeyler?" dedi heyecanla. Hemen de anlıyordu. "Yükselme almamız yakın olabilir. Ali Cihan bahsetti. Bence bugün ikimizle de tanışacak." Ali Cihan Leyal dememişti ama o benden bile yetenekliydi. Ben yükselme alırsam o hayli hayli alırdı.

Saçlarımı aynanın önünde taradım. Makyaj da yapmam gerekiyordu ama onu kahvaltıdan sonra çabucak halledebilirdim.

Leyal dolaptan kıyafet seçmeye koyulurken ben de ekmekleri alıp mutfağa geçtim. Abim ile Ali Cihan'ın salondan gelen sesini duyabiliyordum. İş konuşuyorlardı. Abim Bursa'daki teslimatından söz ediyordu. Anlaşılan iyi geçmişti.

Aylin ocakta menemen yapan annemin yanında aç bir kedi yavrusu gibi bekliyordu. Onlara doğru ilerledim. "Yapılacak bir şey var mı?" diye sordum. Annem elindeki kaşıkla masanın üzerindekileri işaret etti. "Aylin ile şunları masaya taşıyabilirsiniz." Ekmek poşetini koluma taktım ve masadan zeytin ve peynirleri aldım. Aylin'de de beni takip etti. "Ali Cihan'da ekmek almış. Bu kadar ekmeği kim yiyecek?" diye sordu annem.

"O evine almıştır. Ne bileyim. Biz kapıda karşılaştık. Abim arayınca buraya geldi."

Mutfaktan çıkıp salondaki masaya ilerledim. Elimdekileri masaya bırakıp ekmek poşetini de sandalyeye astım.

Abim, "Balca," diye seslendi.

"Hım," diyerek ona döndüm. İkisi aynı koltukta oturmuş bana bakıyordu. "Nereye gidiyorsun?"

"Nereye mi gidiyorum?" Üzerimdekileri işaret etti. "Ha, o mu? İşe gidiyorum tabii ki. Annem söylemedi mi? Artık burada çalışıyorum, işe de başladım."

"Söyledi de. Sen daha yeni gelmedin mi?"

"İş bu abi," dedim elimi belime koyarak. "Bekler mi?"

"Etek biraz kısa gibi." Homurtulu ses Ali Cihan'a aitti. Bakışlarımı ona çevirdim. Kaşımı kaldırdım. Sonra imalı bir gülümsemeyle onlara yaklaştım. "Burada annemler yok Ali Cihan abi," dedim sessizce. Gözlerini kıstı. Kapıda bana ne diyeceksin diye sormuştu. Şimdi cevap veriyordum. "Kıskanmış gibi yapmana gerek yok."

Abim sesini temizleyerek, "Doğru," dedi. "Ayrıca eteği kısa falan değil. Balca her zaman güzel giyinir."

"Öyle, öyle de," dedi Ali Cihan. "Ben yine de role kendimi fazla kaptırmışım." Konuşurken bakışları bendeydi ve oradaki tehlikeyi görebiliyordum. O abi lafı bana pahalıya patlayacaktı.

Abim, "Kaptırma," dedi ona yan bir bakış atarak. "Balca senin de kardeşin sayılır."

Ali Cihan öksürdü. Gözlerim belirginleşirken abimden böyle bir atağı ben de beklemiyordum. Aslında bekliyordum. O bu konuda paylaşımcı değildi. Yanında Ali Cihan değil de başka biri oturuyor olsaydı da aynı davranırdı.

"Kahvaltıya mı geçsek," dedim ortamı yumuşatmak için. "Ben de birazdan çıkacağım zaten. En azından beraber kahvaltı yapalım." Abim ayağa kalkıp masaya ilerlerken Ali Cihan'ın sert bakışlarına maruz kalıyordum. Az önce yaptığım şey yüzünden canıma okumak üzere gibiydi. Haklı olabilirdi.

Neyse ki kahvaltı sorunsuz geçti. Ev halkı kahvaltıya sohbetleri ile devam ederken Leyal ile evden çıktık. Abim bugün de arabasını kullanmama müsaade etmişti. Arabam gelene kadar lazım oldukça alabilecektim.

Ofise girdiğimizde ortalık sakindi. Danışmadaki kızlar sohbet ediyordu. Bir de üst kattaki spor salonundan sesler geliyordu ama onun dışında henüz gelen kimse yok gibi görünüyordu.

"Leyal," dedim ve onun koluna girdim. "Biraz heyecanlıyım galiba."

"Sakin ol. Bunu hak ettik. Umarım başkanla tanışmamız güzel geçer."

"Umarım."

Adını sonradan öğrendiğim, bizi dün karşılayan danışman kıza doğru ilerledim. "Ayşe, biz erken geldik ama bize bir oda ayarlandı mı? Sicil kaydımız yapılmadan önce nerede bekleyebiliriz?" diye sordum.

"Balca Hanım, şu an uzman ajanların odası var. Size henüz oda ayarlanmadı. Ama Ali Cihan ve Sencer abi sorun etmez. İsterseniz orada bekleyebilirsiniz."

Onlar etmezdi ama orası aynı zamanda Sincanlı'nın da odası olmalıydı. Bundan ben rahatsızlık duyardım.

"Peki, gelen var mı? Kimseyi rahatsız etmeyelim," diye sordum. Olumsuz anlamda başını salladı. "İki saatten önce gelmezler. Beni takip edin."

İkinci kattaki cam bölmeyle ayrılmış odaya girdiğimizde Ayşe yanımızdan ayrıldı. İçeride füme rengi büyük bir toplantı masası vardı. Bir televizyon ve kocaman bir pano. Panoda birçok kişinin fotoğrafı asılıydı. Bazılarını tanıyordum. Onlar kırmızı bültenle aranan ve şu ana kadar izine bir kere olsun rastlanmayan isimlerdi.

Panoya yaklaştım. Tanımadıklarımda gözlerimi dolaştırırken birinin önünde duraksadım. Leyal'in o sırada kendine bir sandalye çekip oturduğunu işittim. Benim de bir sandalyeye ihtiyacım vardı. Dizlerim titriyordu. Boğazım gördüğüm yüzle düğümlendi. "Bu," dedim nefessiz kalmış gibi. Fotoğrafı panodan çekip aldım. "Bu!" Leyal'in ayağa kalktığını duydum. "Ne oluyor Allah aşkına?"

"Bu," fotoğrafı ona gösterdim. "Ahmet denen o adam."

"Ahmet," dedi anlamayarak.

Gözlerim doldu. Titreme vücuduma yayıldı. "Nazlı'nın katili!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.