İçeriğe geç

Kızıl Gerdan

Bölüm 16 · 26 dk okuma

Kızıl Gerdan

Bölüm 16

15. Bölüm - Karışık Kaset

Merhabalar, bu bölümü kısacık(yalancıyım, biraz uzun:)) bir bilgilendirme ile başlatmak istedim.

Nasılsınız? :)

Ben kurgunun geldiği yerden oldukça memnunum. Güzel ilerlediğimizi düşünüyorum. Bu bölümle kitabın neredeyse yarılıyor olacağız. Geçen bölümlerde karakterleri tanıdınız(hala gizem perdeleri tam olarak aralanmadı), geçmişi ve geçen sürede olanları keşfettiniz. Aranızdan bazılarının seslenişlerine şahit oldum. Kim kimin nesi, Yalvaç'ta mı ajan, Isparmaça Yalvaç mı, iki kardeş nasıl birbirini hiç fark etmedi, Ali Cihan nasıl bir anda Balca'dan ayrılır :))), ayrılıkları çok hızlı ve yersiz gerçekleşmedi mi, her kitapta ayrılık olmak zorunda mı....

Sorular böyle uzar gider. Atladığım varsa buradan sorunuz 📬

Aslında geçen bölümlerde bu soruların tamamını cevapladım. Biri bile cevapsız kalmadı. Yine de hikayenin asıl olarak başladığı bu bölümde kafanızda soru işaretleri kalsın istemiyorum.

İlk olarak Yalvaç = Isparmaça. Nerede geçiyordu? Yalvaç'ın, Ali Cihan'ın gemisine gelip Göçebe'den bahsettiği ve orada Isparmaça olarak anıldığı bölüme bakınız.

Yalvaç'ta mı ajan? Deli değilse kendine takma ad taktırıp ortalarda dolaşmıyordur. Fakat kendileri henüz tam olarak ortaya çıkmadı.

İki kardeş nasıl oluyor da ajan olarak birbirini tanımıyor? Mit'in gizlilik ilkesine bağlı çalıştığını biliyor olmalısınız. Ancak tam olarak Milli İstihbaratı yazdığımı söyleyemem. Çünkü biraz araştırma yapan biri bile 17 yaşında bu kuruma girilemeyeceğini bilir. Fakat bu bilgi kamuoyuna sunulan kadardır. Bizim bilmediğimiz onlarca teşkilat yapılanması olduğuna eminim. İşte burada hayal gücü devreye giriyor. Yazdıklarım kurum ve kuruluşları aslında kısmen aktarıyor. Örneğin; Milli İstihbarattakilerin bir çoğu silah taşıyamaz ve bir memur gibi çalışır. Ama elbette silah taşıyanları, ülkelerarası operasyonlarda görev alanları, TSK ile işbirliği içerisinde çalışanları da mevcut. Bu yüzden bu kurgu da karakterleri de sizi şaşırtmaya devam edecek. Henüz açıklamamış olsam da Yalvaç karakteri kıdem konusunda en az Ali Cihan kadar eski. Hatta daha bile eski. Hepsini öğreneceksiniz.

Ali Cihan nasıl Balca'dan bir anda ayrılır? Vallahi bir sonraki bölümü beklemeden bu sorunun sorulduğunu düşünüyorum. Burada da bana Wattpad'te olduğumuzu hatırlatıyorsunuz. Elinizde normal bir kitabı tutuyor olsaydınız böyle düşünmek yerine merakla bir sonraki sayfayı çeviriyor olurdunuz. Ben kitabın en başından beri Mit'in yasaklarından bangır bangır bahsediyorum. Gök Kuzgun ve Kızıl Gerdan teşkilatlarının birleşecekleri de birkaç bölüm öncesinden belliydi. Öyle dan diye iki teşkilat birleşti, aramızdaki ilişki sarsıldı, ayrılmalıyız olmadı. Ali Cihan göreve giderken zaten benim bu konuda bir şey yapmam gerekiyor diyordu. En basitinden Balca'yı geri alacağım diyordu. E be, Ali Cihan. MİT bu :) Adamı çarpar, böler, toplar. :)))

Ayrılıkları çok hızlı ve yersiz gerçekleşmedi mi, her kitapta ayrılık olmak zorunda mı? Yine bir sonraki bölümü okumadan peşin hüküm verme durumu. Baştan söyleyeyim bu kitap ters köşelerin zirvesidir, nokta. Kurgulama bittiğinde Pınar sen ne yaptın, bu kadar ayrıntıyı hemen gördüğün her yere yaz yoksa içinden çıkamayacaksın dedim. Evim Milli İstihbarat Teşkilatı suçlu takip odası gibi😮‍💨 Konumuza devam edelim. Ayrılığın hızlı olmaması için on ayda toplasan on kere yapılmamış mesajlaşmaların yazılması gerekirdi. Sırf o mesajlaşmaları yazmak için de Balca'ya ve Ali Cihan'a olmadık, konu dışı, alakasız bölüm yazıp sizi sıkmak ya da kelime kotamı doldurmak istemedim. Çünkü yazılması gereken çok daha önemli anlar var. Her kitapta ayrılık olur mu sorusuna ise gerçek hayatta oluyor ama demek istiyorum. Ayrılığın, kavgaların olmadığı ilişki mi var? Toz pembe hikayeler bir yere kadar bizi götürür canlarım. Biraz gerçek yaşayalım mı? Klişe dediğiniz çoğu şey gerçek hayattan alınmasaydı bu fantastik bir kurgu olurdu 😂 Neyse ki biz ne fantastik ne de klişeyiz.(*^_^*)

Son olarak aklıma gelen bir soru daha: Nazlı ölmedi mi, Göçebe Nazlı mı?: Kitapta en merak edilen şey bu olabilir. :) Göçebe'nin şu an kimliksiz olması sizi bu sorulara yöneltiyor değil mi? İnstagramdan duyurmuştum, buradan da bir kez daha yineleyeyim. Göçebe ve Isparmaça'nın(Yalvaç) Gök Kuzgun adında, serinin devam niteliğini de taşıyan kurgusunu kaleme alacağım :)) Sonrasında Sencer(Faroz) ve Leyal(Sızı) serinin üçüncü kitabı olarak aramıza katılacak. Kitabın ismi konusunda şu anda net değilim, bu yüzden duyurmuyorum. Bahsi geçen bu kitaplar, Kızıl Gerdan dahil ortalama altı yüz sayfa uzunluğunda tek kitaptan oluşacak. Bu yüzden tüm sırları bir anda ortaya çıkarmaya çalışmayın, belki de bu yazar sizin için kafanızdakinden çok daha iyisini planlıyordur. (❁'◡'❁)Öpüldünüz efenim, şimdi bölüme geçebiliriz.

Keyifli Okumalar...

15. Bölüm

KARIŞIK KASET

Evimizin ön bahçesindeki masaya iki kupa kahveyi bırakırken aklımda birkaç saat önce olanlar dolaşıyordu. Mavi elbisem hala üzerimdeydi ve kendi çiçeksi parfüm kokumu onun erkeksi, sert, gazoz gibi köpük köpük boğazı gıdıklayan, tek seferde dikilince genzi yakan parfüm kokusunun yoğunluğundan alamıyordum. Çocuklar gibi kana kana içmek isteyeceğim türden bir kokuydu. Her nefes alma anında burnumun ucu gıdıklanıyor, boğazım yanıyor ve içim titriyordu. Bu koku o her an yanımdaymış gibi beni heyecanlandırıyordu.

Derin bir nefes aldım ve bizim bahçenin begonvillerinin ilk defa başka bir kokuya, Ali Cihan'ın parfüm kokusuna yenildiği fark ettim. Bakışlarımı ağır ağır önce karanlık bahçede, sonra da bahçenin ardındaki sokak lambalarının aydınlattığı sokakta dolaştırdım. Hemen ardından da gözlerim karşıdaki apartmanın ikinci katını tırmandı. Balkonun ışığı kapalıydı ama onun orada olduğuna dair içimde bir his vardı. Ya da ben onun orada olmasını istediğim için öyle düşünüyordum. Bu akşam bitmemeliydi. Onunla konuşmak istediğim o kadar çok şey vardı ki. Birini bile soramadığım gibi iletişim kurmak için nasıl bir yol izleyeceğimize dair de karar alamamıştık. Sahi, ben artık ona bir mesaj bile yazamayacak mıydım? İdrak etmekte zorlandığım gerçek onunla nasıl devam edeceğimiz konusunda bir fikir yürütmek istediğimde beni yetkisiz bırakıyordu. Buna tek başıma karar veremezdim. Onunla konuşmamız gerekiyordu.

Ali Cihan'a mektup yazdığımı hayal ettim. Ya da ateş yakıp dumanla haberleştiğimi. Cama taş atıp kaçma da iletişim yönteminden sayılır mıydı? Bu daha benlik duruyordu. İçimden geçirdiklerime gözlerimi devirdim.

O sırada Leyal ve arkasından koşturan Aylin girişte belirdi. İkisi de kapının önündeki ışığın altında terliklerini giyinip yanıma geldi ve masanın etrafındaki üç ahşap sandalyeden ikisine birbirlerine bakıp sırıtarak oturdu. Araları çok iyiydi. Çünkü Leyal onu benim gibi azarlamıyordu.

Aylin elinde çikolatalı puding kasesi tutuyordu. Elbette dikkatimi çekecek ilk şey buydu.. Annemin dünden yaptığı ve dolaba stokladığı pudinglerden sonuncuyu da o yiyecekti. Diğerleri gibi. "Aylin Nazlı," dedim sandalyemi çekip otururken. "Mide fesadı geçireceksin. Bu, bugün kaçıncı ablacım?"

Hemen omuz kırdı ve kaşığını pudingle doldurdu. "Hiçbir şey olmaz. Dünden beri yiyorum, olmadı, şimdi mi olacak?" Oflayarak bakışlarını Leyal'e çevirdi. "Doktor ablan olması gerçekten çok sıkıcı Leyal abla. Beni açlıktan öldürmeye çalışıyor. Ben puding de yiyemeyeceksem ne yiyeceğim?"

Bir dokun bin ah işit bu olsa gerekti. "Sağlıklı şeyler," diyordum ki bana gözlerini devirdi. Öyle ki bal rengi gözleri başının arkasında kalacak zannettim. "Sıkıcı olduğuna inandın mı şimdi?" diye sordu Leyal'e. Bir yandan da pudingi kaşıklayarak bitirmeye çalışıyordu.

"Bu kaçıncı?" diye sordu Leyal gülerek. "Ablan biraz haklı galiba."

"Sen de sıkıcısın."

"Aylin Nazlı!" dedim kızar gibi. Hemen sandalyesinde kıpırdanarak dikleşti. "Siz de yiyin. Ben bir şey diyor muyum?"

"Bize bıraktın mı ki?"

Başı önüne eğildi. Suçunu biliyordu tabii. Annem o pudingleri Leyal ile bana yapmıştı. Pudinginden büyük bir kaşık aldı. Şapırdatarak yerken, "Hiç," dedi. Yaptığından dolayı duyduğu utanç işte ancak bu kadardı.

"Aferin sana. Annemin bundan haberi var mı?"

Yok der gibi omzunu silkti. Gözlerime hâlâ bakamıyordu. Galiba sonunda haklı olduğumu anlıyordu. "Ablan Ankara'dan gelsin ama sen ona bir puding bile bırakma. Hiç acıma. Tatlıyı ne kadar sevdiğimi bilmiyor musun?" Yediğinde gözüm yoktu ama akşamın şu saati eğer Aylin Hanım bize de bırakmayı akıl edebilseydi afiyetle yiyor olabilirdim.

"Özür dilerim abla. Anneme söylerim, yarın sana yine yapar." Önünde tuttuğu bakışları çekinceyle gözlerimi buldu. "Olur mu? İstersen parasını vereyim kendine al. Benim param var."

Gülmemek için kendimi sıktım. "Biz Leyal ile tulumba tatlısı yemeye karar verdik. Teşekkürler. Param var."

Gözleri aniden açıldı. Benim bildiğim Aylin Nazlı tulumba tatlısı için çıldırır, evde savaş çıkarırdı. "Tulumba mı?" diye sordu ağız dolusu. Bir an için ağzının kenarından şerbet akıyor sandım.

Leyal'in, "Yazık," dediğini duydum ama masanın altından tekme atınca sustu. Oyunumu bozamazdı. Her abla ne kadar severse sevsin kardeşine acı çektirmekten zevk alırdı.

"Evet, hatta birazdan çıkacağız. Kahvelerimiz bitsin, alıp geleceğiz." Gözlerimi elinde sıkı sıkı tuttuğu puding kasesine diktim. "Sen istemezsin. Zaten bir sürü tatlı yedin."

"Ben," dedi yutkunarak. Elindeki kâseyi direkt masaya bıraktı. "Ne demek istediğini sanırım anladım abla," dedi diliyle ağzının kenarına bulaşan çikolatayı yalayarak. "Paylaşımcı olmam, seni de düşünmem gerekirdi."

Dudağımın kenarı yükseldi. "Peki oldun mu?"

"Asla olmadım. Çok haklısın. Eğer olsaydım sen de tulumba tatlından-" Yutkundu. "Bana da verirdin öyle değil mi?" Gecenin bu saati ona tulumba yedirmeyecektim. Ben de yemeyecektim. Biraz, çok az vicdansızın önde gideniydim.

Kahvemden bir yudum alıp bardağımı masaya bıraktım. Sonra da ayağa kalktım. "Aylin Nazlı ben tatlı almaya gidiyorum. Bir şey diyor musun?"

Gözlerime yalvarır gibi baktı. Benim masum kedi yavrum. Bir anda uzandı ve önündeki kâseyi bana doğru ittirdi. "Tadına bakmadın sen. Üzülürüm. Biraz yer misin?"

Minik bir kahkaha patlattım. "Aylin," dedim masanın diğer tarafına dolanarak. "Kıyamıyorum ki."

Kollarını açıp boynuma atıldı. "İçimden bir ses," dedi puding lekeleriyle dolu iki elini yüzümün yangınlarına yerleştirerek. "Çok pis kandırıldın diyor. Tulumba alacak mıyız?"

"Ablana puding bırakmadın. Ne hissettiğimi anlaman içindi. Ve sorunun cevabı, hayır. Tulumba almayacağız. Yarın belki. Düşünmeliyim."

Leyal bize bakarak gülerken aklından geçenleri biliyordum. Kendisi bir psikolog olduğundan çocuğun psikolojisini mahvettiğimi düşünüyordu. Şu oyunu hangimiz yapmamıştık ki? Abim de beni vakti zamanında az kandırmamıştı. "Sen evlatlıksın Balca. Gözlerimiz aynı diye yanılma. Annemden benim göz rengimde bir bebek satın almasını istedim. Seni satıyorlardı. Hem de pazarda, domateslerin arasında."

Yemişim psikolojisini. Gayet sağlıklıydım. Ben bu travma ile başarmışsam herkes başarırdı. Kim domates tezgahından alındığını duymak isterdi ki?

"Ama gerçekten," dedim Aylin'in yanağını öperek. "Yeme artık ablacım. Bir, iki neyse de sen çok abartıyorsun."

"Tamam, daha fazla yemeyeceğim ama yarın n'olur tulumba alalım abla."

"Düşüneceğim dedim. Sen şimdi elini yüzünü yıka, odana git. Yatma zamanı. Annem tatil diye az uyuduğunu söyledi. Yarın da tatlı işine bakarız."

Derhal yanağımı öptü. Ağzındaki tüm çikolata bulaşığı yanağıma yapışırken, oraya fısıldar gibi, "Ali Cihan abim sen yokken bana çikolata aldı. Ona da verelim. Borçlu kalmayı sevmem," dedi.

"Hımm," dedim Leyal'e bakarak. "Alalım değil mi Leyal?"

"Bence o alacağını almıştır."

Telefonlarımızı odamda bırakmıştık. Bu yüzden bu kadar rahat konuşabiliyordu. "Sen önce bana olanları anlat da. Kim kimi yedi, tatlı neydi bilelim."

"Oha!" dedim fısıldar gibi bağırarak. "Çocuğun yanında."

"Sen de oha diyorsun. Hâlâ. Ben deyince sakın kızma," diye mırıldandı Aylin. "Demiyorum," diyerek ona gözlerimi büyüttüm. "Sen de bu kadar bilmiş olma. Hadi yatağına." Onu yere bıraktım. Masada kalan pudingine aç ve özlem dolu bir bakış attıktan sonra gözden kayboldu. Yanağımdaki çikolata lekelerini masadaki peçetelikten çektiğim peçeteyle temizledim, sonra da sandalyeme döndüm.

Anında masaya dirseklerini dayayıp, "Anlat," dedi Leyal. "Dinliyorum. İki saat kadar önce ortadan kaybolduğunda ne oldu? Hiç korkmadın mı basılmaktan?"

"Kızım sen nesin? Bir tarafıma kamera mı taktırdın, yoksa göçebe gibi İstihbarat Uzmanı mı oldun?"

"İkisi de değil. Sadece seni tanıyorum. İkiniz balkona döndüğünüzde," dedi ve üstümdeki elbisenin yakasına uzanıp kenarını parmağına taktı. Çektiği anda açığa çıkardığı morluğa benzer kızarıklığa bakışlarımı indirdim. Dudaklarım şaşkınca aralanırken parmağı aşağıya kayan çenemi ittirdi. Sonra da o parmakla çenemin altını işaret etti. "Ne var?" diye sordum.

"Ondan biraz daha küçük, muhtemelen yarın geçecek başka bir kızarıklık." Dışarıya firar etmeye çalışan sert nefesi yuttum. Parmağı yukarıya kaydı ve dudaklarımı işaret ederek önünde daire çizdi. "Şişmiş. Kocaman olmuşlar. İki saat geçti ama yeni dolgu yaptırmışsın ya da domatese alerjin varmış da yiyince kızarmış gibi bir hal almış. Bu ne kızım! Öpüştünüz mü yoksa seviştiniz-"

"Ah!" elimi ağzına bastırdım. "Lanet olsun, bu kadar açık sözlü olmak zorunda mısın?"

Elimin altında kıkırdadı. Sonra da elimi çekerek masanın üzerinden biraz daha bana yaklaştı. "Hani gururun vardı senin?" diye sordu. "Ne oldu?"

"Gurur yapacak mevzu yokmuş," dedim direkt.

Elini masaya vurdu. "Ben sana ne dedim? Demedim mi aşk çaba ister, aklını saçma sapan şeylerle dolduruyorsun, bunun altından bir şey çıkar diye. Neymiş derdi?"

"İstihbarata karşı bizi koruyormuş. Öğrenmişler." Ona Ali Cihan'ın bana anlattığı her şeyi anlattım.

"Kavuşmanın sevinciyle seni bu hale mi getirdi?" diye sordu keyifle sandalyesine yaslanırken.

"Beni ne hale getirmiş? Ona beni öpmesini ben söyledim."

Gözleri büyüdü. "Aşıyorsun kendini. İlk kez kiminle öpüşmüştün sen ve o zamandan bu zamana ne kadar geçti?"

Gerçeği bilmiyormuş gibi sorular sormuyor muydu, deliyordum. "Şeyle işte. Kızım çok küçüktüm o zaman. On beş yaşında falandım. O sayılmaz."

Sırıttı. "Bayağı sayılır. Şu lisedeki çocuk değil mi? Sonra da kendini derslerine verip mala bağladın. O zamandan bu zamana kadar da tık yok."

"Sen de var mı?" Konuşturuyordu beni. "Sen farklı mısın?"

"Farklıyım. Senin aksine benim üç beş erkek arkadaşım oldu. Hepsi ayrı davaydı, hepsi sorunluydu ama oldu neticede."

"Ben on yedi yaşımdan beri Ali Cihan ile konuşuyorum."

"Konuşuyorsun sadece. Neyse, lafı dolandırma. Benim demek istediğim sen bu konularda ne zaman bu kadar cesur oldun?"

"Buna cesaret denemez. O an buna ihtiyacım varmış gibi hissettim."

Gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı. "Ah, aşk! Sen bundan sonra beni dinliyorsun. Rehavete ya da endişeye kapıldığın anda ben yanındayım. Saçma sapan şeyler yapmana engel olacağım."

"Bir daha olmaz zaten," dedim kendimden emin. "Bana kendini çok güzel açıkladı. Bir de ne dedi biliyor musun?"

"Ne?" Sırıtıyordu.

"Sen benim evimsin dedi. Eridim resmen."

"Zalim, düşmana korku salan Çaykara'ya da bakın. Bir öpücükle bitti, tükendi."

"Hiç de bile. Hala gururumuz var. Bana iyi bir gerekçe sunmamış olsaydı şu an bu kadar mutlu olmazdım."

"İyi bari." Kahvesini yudumlayarak kupanın üstünden göz kırptı.

O an aklıma gelen şeyle kendi bardağımı alıp ona yaklaştım. "Yarın bizi arayacaklarmış. Buradaki ofis ortamı ve yeni takım arkadaşlarımız ile tanışmak için. Öğlen gibi buluşma olabilir dedi Ali Cihan."

"Ne giyinsek?" Beklediğim soru ya da cevap kesinlikle bu değildi. "Bu mu yani? Hiç heyecanlanmadın mı?" diye sordum. Oysa ben havadisi verirken otuz iki diş birden sırıtıyordum.

"Niye heyecanlanayım ki onlar heyecanlansın. Hepsinin hayatını kurtaracağız."

"Orası öyle," dedim kendimden emin sandalyeme yaslanırken. "Çaylak olarak giriyoruz ama teşkilatın en iyilerindendik."

"İşte bu yüzden," dedi kahvesini yudumlayarak. "Bize en acilinden uzmanlık vermeleri gerek."

"Daha çok genciz." Gerçekleri konuşmalıydık. Teşkilatta kıdem alan en genç kişi Göçebe olabilirdi. O da istihbarattaki başarılarından dolayı istisnaydı. "Göçebeyi saymazsak bizim için daha en az iki yılları olmalı."

"Bunları konuşmayı bırakalım ve akışına bırakalım. Ben inanıyorum, yeni çaylakların arasında fark edileceğiz. Bunu başarınca sen de uzman kimliğinle o dosyayı açtıracaksın. Ben de Sencer gibilerin canına okuyacağım."

Söyledikleri beni bir dalgınlığın içine çekti. O dosya diye bahsettiği Nazlı'nın dosyasıydı. İşte bu yüzden uzman olmayı her şeyden çok istiyordum. Dosya kaydına ulaşamıyordum. Mezarını otopsi için açmama izin vermiyorlardı. Nazlı hakkında kendi çabalarımla erişebildiğim tek şey babasının hala yaşadığıydı. Nerede olduğunu ve şu an ne yaptığını bilmiyordum. Araştırmalarım sonucunda beni şok eden bir detay elde etmiştim.

Nazlı'nın babası Ahmet Kaya bir savcıydı. Mahallemize yıllar önce taşınmadan görevden menedilmişti. Mahallede onu tanıyan herkes onun travmaları olduğunu söylüyordu. Nazlı'yı öldüresiye dövdüğünü fark eden yalnızca ben değildim. Herkes biliyordu ama susuyordu.

O dosyaya erişmek benim için çok önemliydi. Ben o zamanlar çocuk olduğum için arkadaşımın ölümünün intihar olarak gösterilmesine engel olamamıştım. Nazlı'nın davası ile ilgilenen iki savcı olmasına rağmen olaya intihar diyerek raporuna işlemişlerdi. Bunun kasıtlı yapıldığı o kadar belliydi ki. O dönem dosyayla ilgilenen iki savcıya da erişememiştim. Hatta isimlerini bile bilmiyordum. Benim gibi biri bile bunu yapamıyorsa...

Neden devlet sırrı gibi saklanıyor, üstü örtülüyordu? Ben sadece bu soruların cevabını almak ve Nazlı'nın babasının yakalanıp ceza almasını sağlamak istiyordum.

"Daldın, Nazlı'yı mı düşünüyordun?" diyerek önümde parmağını şaklattığında girdiğim transtan çıktım. Hızla boşluğa başımı salladım. Gözlerim hala dalgındı ve baktığım yerde Nazlı ve mezarındaki laleler vardı. O laleler, mesajlarımın sonuna ekleniyordu. Bir nokta gibi. Benim hedefim o soğuk mezarda yatan arkadaşımı özgürleştirmekti. Bunu yaşadığım sürece aklımdan çıkarmayacaktım ve kazanacaktım.

*

Leyal'in yatak ile kalçasının altında ezdiği eteğimi tutup çektim ve homurdandım. "Eh be kızım! Ben bunu giyecektim."

"Kıçımın altında ne arıyor Balca? Koymasaydın?"

"Oturdum, acelem vardı demiyorsun da!" diye çemkirdim. "Herhalde bizim de acelemiz var."

Teşkilattan aranmıştık. Bir saat içinde ofise bekleniyorduk. Ofis limana çok yakındı ve yolculuk uzun sürmeyecekti. Neyse ki. Hala hazırlanabilmiş değildim.

"Makyajım nasıl?" diye sordum.

Bana gözlerini devirdi. "Ali Cihan seni beğenecek. Eminim başkan da beğenecek."

Her teşkilatın bir başkanı oluyordu. Bizim önceki başkanımız Akın Dürel iken şimdi değişmişti. Kim olduğunu bilmiyorduk ve bugün onunla da tanışacaktık. Eğer şansımız yaver gider ve orada olursa. Başkanlar, Genel Başkanın yardımcıları gibi oluyordu ve teşkilat hakkında bilgi sağlıyordu. Görev listelerini de onlar hazırlıyordu. Akın ile aramız iyiydi ama şimdiki ile nasıl olacağını bilmiyordum. İnşallah zorlayıcı, kasıntı bir tip olmazdı.

"Ben bunu giyemem artık! Ütüye de zaman yok," diyerek kumaş eteği yatağa fırlattım. Sonra da dolaba koştum.

Leyal, "Ne halin varsa gör. Ben burada stresten ölüyorum," diye söylendiğinde büyük bir of çektim.

Bana dün gece heyecan yapma diyene de bakın.

En kolayı kumaş pantolon giymekti. Siyah, yüksek bel bir pantolonu alıp üzerime geçirdim. Geceden ütülediğim ve askıda koruma altına aldığım beyaz gömleği giydim. Pantolonun gümüş tokalı, ince siyah deri şeritli kemerini de sıkıca taktıktan sonra hazırdım. Ya da değildim. "Benim kahrolası deri pantolon askılarım nerede?"

Leyal oldukça sakin bir şekilde siyah saydam çoraplarını eteğinin altında çekiştirdi. "Bende. Bu eteğin üzerine takacağım."

"Ya kızım, sen neden benim her şeyime salça oluyorsun!?"

"Çünkü benimkini bulamadım. Kolayda bu vardı."

"Bok ye!" dedikten sonra nerede olduğunu bilmediğim askıların yedeğini bulmak için çekmecelerin arasına daldım. Allah, Leyal'in çirkefliklerine rağmen bana yardım ediyordu. Yedek askıları kolayca bulup kancalarını pantolonuma taktım. Deri siyah şeritleri gömleğimin üzerinde düzeltirken, gömleğimin de üstten üç düğmesini açtım. Boynuma biraz parfüm sıktım. Saçlarım sıkı bir atkuyruğuydu. Kaküllerimi de ilk izlenim olarak daha temiz, açık bir görüntü için yok etmek isterdim ama bu mümkün değildi. Sanırım böyle de fena değildim.

Hazırlığım bitince Leyal'de gözlerimi dolaştırdım. "Çok iyi olmuşsun. Benden çaldıklarına rağmen."

"Ne çaldım ki?" dedi açık bıraktığı sarı saçlarını geriye doğru savurarak. Zift yeşili gömleği ile bir için su duran makyajına göz gezdirdim. "Şerefsizsin. Yıkılıyorsun."

"Her zamanki halimiz kızım," diyerek yanağımdan makas aldı. Ayağımdaki topuklu ayakkabılardan başlayarak beni bütünüyle süzdü.

"Bana diyene de bakın. Tam olarak gizem ve sertlik abidesi. Bomba limandaki o ofise düşecek."

"Övmeyi bırak. Çantaları al ve benimle kapıda buluş. Anneme çıktığımızı söyleyeceğim."

Demir kapının önünde buluştuğumuzda Leyal yerinde duramıyordu. "Abim arabasını bırakmış. Kendi yok ama yeni arabası var. Onunla gideceğiz," dedim.

"Bak sen, araba mı almış?"

"Almış vallahi. Babam anahtarları verdi. Benimkinin gelmesine daha en az bir hafta var. O gelene kadar bu ilaç gibi gelecek."

Abimin arabası zevkinin biraz dışındaydı. Bu defa yeni bir araç seçmişti. Annemin bahsettiği gibi işleri iyi diyordu. Kan kırmızısı arabaya binerken koltukların yeni deri kokusu ile boğuluyormuşum gibi hissettim. Ben yaşanmışlıkları olan şeyleri seviyordum. Buna alışmak beni biraz zorlardı. Neyse ki yakında kendi arabama kavuşacaktım.

Limana inmemiz yalnızca beş dakikamızı aldı. Telefonumdaki rotasyon varış noktasında olduğumuzu gösteriyordu. Leyal de ben de artık evdeki kadar heyecanlı değildik. İçeriye girdiğimiz anda kırıntısı kalan o gömülü heyecanın da yok olacağını biliyorduk.

Ağır adımlarla üç katlı, açık mavi binanın girişine ilerledik. Kapıda çok sayıda resmi giyimli güvenlik tarafından arandıktan ve kimlik kontrolünden geçtikten sonra içeriye kabul edildik. Neyse ki buna alışıktım. Sık sık farklı şehirlerdeki teşkilatlarla iletişim kurabiliyor ve yardımlaşabiliyorduk. O anlarda ofis ziyaretleri de olabiliyordu.

Bizler sahada çalışıyor olabilirdik ama her askerin dinlendiği, görüşmeler yaptığı karargâhları olduğu gibi bizim de adına ofis dediğimiz toplanma alanlarımız vardı. Yani, buraya gelince bilgisayar başında çalışmıyor, ofisleri yalnızca toplantılarda ve katılacağımız görevlerde bilgi toplamak için kullanıyorduk. İçeride her ofiste olduğu gibi spor salonları da mevcuttu. Çoğu, çok katlı ve işlevseldi.

Girişteki lobiyi geçerken artık topuk seslerimi duyabiliyordum. Elbette Leyal'inkileri de. Boyu uzun olmasına rağmen topuklu ayakkabıları onun her şeyiydi.

Lobi masasında duran kızlardan biri bize doğru yaklaşıp durdu. "Size ben eşlik edebilir miyim? Güvenlikten haber verdiler. Tanışma olacak değil mi?"

Ağzımı konuşmak için açıyordum ki, Leyal araya girdi. "Evet. Sadece beş dakikamız kaldı. Acele edelim. Biz pek geç kalmayı sevmeyiz."

Kız gülümseyerek başını salladı. "Beni takip edin. Karşıdaki oda."

Onu takip ederken Leyal ile bakıştık. Bana yüzündeki garip sırıtışla ne anlatmak istiyordu?

Kız kapıyı çaldıktan sonra araladı. "Başlıyoruz," diye fısıldadım.

ALİ CİHAN

Kolumdaki metal saati kontrol ettiğimde burada olmaları için kalan sürenin on dakika olduğunu gördüm. Sencer etrafımda turluyordu. Bugün burada tanışmaya gelen tek çaylak Çaykara ve Sızı değildi. Sencer sert bakışları ile yarım saat önce ofiste olan çaylakların daha şimdiden korkmasını sağlamaya çalışıyordu. Onunki uzman olarak gövde gösterisiydi.

"Sen," dedi eliyle ip gibi dizilmiş çaylaklardan sağ başta duranı işaret ederek. İçimi çektim. Hiç vazgeçmiyordu. "Saç tıraşını hiç sevmedim."

Kalçamı arkamdaki masaya dayayarak bacaklarımı öne doğru rahatça uzattım. Kollarım göğsümde birleşirken, "Rahat mı bıraksan," diye fısıldadım. "Teşkilattaki ilk gününde kaçmasını mı istiyorsun?" Sesim sadece onun duyabileceği kadardı.

Omzunun üzerinden bana baktı. "Baştan disiplin sağlamazsan olacakları seyret."

Ona katılmıyordum. İşimi bu şekilde çözmezdim. Ters yapacağım adam bakışımdan anlardı ve devam etmezdi. "Bu disiplin değil."

Bana döndü ve sırıttı. "Kavur, sen bunları tanımıyorsun. Az sonra olacakları seyret. Bak gör nasıl su koyuverecekler."

Söylediğini düşündüm ama anlamlandıramadım. "Ne için?"

"İzle sadece."

Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı salladım. "Sensin." Sıkıntıyla iç geçirdim. Masanın diğer tarafında duran Orhan bana yaklaştı. Önümde durdu. Kolları aynı benimki gibi önünde bağlanırken, "Şu işe bak," dedi gülerek. "Sevmediğin ot burnunun dibinde bitermiş."

"Kendini mi kastediyorsun?"

"Anlaşamıyoruz ama yeni bir başlangıç yapmalıyız diyorum."

"Ben öyle anlamadım."

"Anlasan iyi olur. Buraya gelirken başkanın genel talimatı bu şekildeydi. Sorun çıksın istemiyor."

Onun üstlerin kıçını yaladığını söylemiştim. Bana bunu mu kanıtlamak istiyordu?

"Aran iyiyse kendini daha iyi bir teşkilata aldır. Bende imtiyaz yok. Sevmiyorsam sevmem. Tersime gidersen sana burayı zindan ederim."

İmayla gülümserken dudaklarını birbirine bastırdı. Başını tek sefer öne salladı. "Sen bilirsin. Sencer'e şöyle yap, böyle yap dediğini duydum. Sen patron değilsin. Söyleyeyim de."

"Çocuk musun?" Kaşımı kaldırdım. Öyleydi ama işte adam diye onu teşkilata almışlardı. Yeteneksiz diyemezdim ancak dengesiz ve yavşaktı. "Burada kimseyi pışpışlamam." Dudağının kenarını ısırdı. Ne yapıyordu, sabır mı diliyordu? Bir de! Bak sen.

"Patron gibi takılma diyorum."

"Evet," dedim ve sabır dileme sırası bana geçti. Her teşkilatın bir malı olurdu. Bizde de Orhan'dı. Taşaklarını tekmeleme isteğime engel olmaya çalıştım.

Orhan bir önceki yerine, pencere önüne doğru ilerlerken kapının arkasında topuk sesleri işittiğim. Göz ucuyla saatimi kontrol ettim. Bunlar onlar olmalıydı.

Kalçamla masayı ittim ve ayağa kalktım. Kapı açıldığı anda ilk olarak lobide ziyaretçi kaydı alan Ayşe'yi gördüm. İlk göz göze geldiği ben olduğum için baş selamı verdi ve arkasındakiler içeriye girebilsin diye kenara çekildi. Leyal kendinden emin bir şekilde ilerlerken herkese baş selamı vererek Ayşe'nin durduğu yere geçti. Sonra...

Balca'yı görev kıyafetleri içinde ilk kez görüyordum. Beyaz gömleğinin üzerine taktığı deri pantolon askıları parmağımı geçirerek onu kendime çekmek isteyeceğim kadar cezbedici görünüyordu. Tam şu anda bunu mu düşünüyordum? Kakülleri ilk defa bu kadar ortadaydı çünkü saçlarını toplamıştı. Alnı kapatan kısa saçların bir kıza bu kadar yakışması normal miydi? Sesimi temizleyerek ciddileştim. Onu düşünmeyi bir süre ertelemeliydim. Neden bu kadar güzel görünüyordu ki?

Birinin sağ tarafımdan, "Bu ne, bu! Dibim düştü" dediğini işittim. Sesi fısıltı giydi ama keskin kulaklarım vardı. Ateş atan bakışlarımı sesin geldiği yöne çevirdim. Sonra Balca'ya. Konuşan çaylaklardan biriydi ve az önce söylediği şeyi bakışlarını diktiği Balca için sarfetmişti. Tanışma sonlandığında ona yapacaklarımı hiç mi akıl edememişti? Nasıl etsindi ki, bizi bilmiyordu. Ama ne önemi vardı? Sırtına çıkacaktım ve ona şınav çektirecektim. O sözleri eden dili yerde sürünene kadar.

Sencer kızlara doğru adımlayınca öfke bombasına dönüşen dikkatim az da olsa dağıldı. "Hoş geldiniz," dedi sıcaklıktan uzak bir tonlamayla. "Ben Sencer, o da Ali Cihan." Beni işaret ettikten sonra bakışları odada birini atlamış gibi dolaştı. "Oradaki de Orhan. Bizle daha önce tanışacaksınız ama önden bilgilendirme olsun. Bizler kıdemlileriniziz. Diğerleri için kendinizi tanıtın."

Leyal'in Sencer'e öldürecek gibi baktığını gördüm. Balca'da ondan farklı değildi ama duygularını daha iyi gizliyordu. Sencer bunu bilerek yapıyordu. Kendinden nefret ettirmek hoşuna gidiyordu. Bu yüzden kızlara haksız diyemezdim.

Balca rugan derili topuklu ayakkabıları ile Sencer'in yanından sıyrıldı ve bir adım öne çıktı. Elleri belinde yer bulurken kendinden emin duruşu hayran olunasıydı. Başı dik, çenesi öne çıkıktı. Bu bana onunla ilk tanıştığımız anı hatırlattı. O gün seramikçideki duruşunu burnu büyüklük olarak tanımlamıştım. Ancak bu bir yanılgıydı. Balca kendinden emindi. Onunla gururlanarak kalçamı masaya yasladım. Kollarım yine göğsümde birleşirken söyleyeceklerine dikkat kesildim.

"Merhaba, ismim Çaykara. Bana böyle derler. Kısa ve öz. Yeni çaylaklardanım." Gözlerini benimkilerle buluşturdu. Dudağımın kenarını kemirdim. Bu defa onunla dalga geçemeyecektim. O da biliyordu. "Fakat bu meseleye çok takılmayın çünkü kısa sürecek."

"Nerden geliyorsun?" diye sordu Sencer. "Bize biraz daha bilgi ver."

Balca emin misin der gibi bakışlarını onun üzerinde dolaştırdı. Sonra da bakışlarını tekrar benimkilerle buluşturdu. Bu güven için miydi, yoksa ihtiyaç mıydı? Benim de ona bakmaya ihtiyacım vardı. En azından biraz daha. "Sızı ve ben Şato'dan geliyoruz. Orayı duymuşsunuzdur." Yüzünde kendinden emin, alaycı bir ifade belirdi. "Ankara Genel Merkez. Şanslısınız ki Kızıl Gerdan Genel merkezin ilk gözbebeği teşkilatlarından. Şimdi Kızıl Gerdan için çalışacaksınız ve başarılarınız asla yok sayılmayacak."

Bu bir kıdemlinin yapabileceği cinsten bir konuşmaydı. Ancak kendinden emin duruşunda da söylediklerinde de sonuna kadar haklıydı. Kızıl Gerdan, Gök Kuzgundan daha eski bir teşkilattı. Ve Şato'da olanlar yetenekleri konusunda dillerden düşmeyenlerdi. Oradaki bir çaylak neredeyse Gök Kuzgundaki kıdemliye denkti. Neredeyse.

Konuşmasının bittiğini anlayınca başımı tek sefer salladım. Diğer çaylakların yanına geçerken oldukça telaşsız ve kendinden emin yürüyordu. Topuk sesleri kaburgalarımı tekmeledikçe ona hızlanmasını ve hemen yerine geçmesini söylemek istedim.

"Oğlum ben buna yürürüm!"

Bir fısıltı daha ve ölüme yürüyen bir çaylak daha. Dişlerimi sıkarak onun kim olduğunu anlamak için bakışlarımı çevirdim. Ona yapacaklarım diğerininki kadar masum olmayacaktı. Önce dişlerini dökecek, sonra da teker teker yutturacaktım.

Sızı konuşmak için öne çıktığı sırada fısıldaşmalar iyice arttı. Doğruldum ve kollarımı göğsümden çözerek yanımda yumruklarımı sıktım. "Kırılan bacak ve diş sesi duyuyor musunuz?" diye sordum. Balca soruma anlam veremezken, diğerleri saf saf baktı. "Sessiz olmazsanız," dedim öfkeli bakışlarımı her birinin yüzünde ayrı mesai harcayarak dolaştırırken. "O sesi duyacaksınız. Konuşmayın! Çenenizi kapalı tutun!"

Sencer'in burnundan güldüğünü duyunca öfkeli bakışlarım onu buldu. Elini kaldırarak devam etti.

"Ya sen?" diye sordu Leyal'e.

Leyal bir adım daha öne çıktı ve bakışlarını Balca ile buluşturdu. Konuşurken güven duvarını yalnızca onunla kurabileceğini düşünüyor olmalıydı.

"Merhaba, ben Sızı. Adım sizi yanıltmasın. Acı çektiğimden değil, acıyı çektiğimden. Bana yaklaşmayın! Yalnız çalışmayı severim. İşimi sorunsuz yürüttüğüm sürece üstlerimden anlayış beklerim. Zamanla tanırsınız ama kimseye güvenmem. Bir takım olsak da değiliz. Burada herkes kendi paçasını kurtarmanın derdinde olacak. Her zaman öyle oldu. Verilen her görevi yaparım. Çaykara'da aynı şekilde. Bu kadar," diyerek bana baktı. Başımı sallayınca Balca'nın diğer yanına geçti.

Leyal ilginç bir kızdı. Onu Sencer'e benzetiyordum ve yaptığı konuşmadan sonra iyice emin olmuştum. Leyal, Sencer'in kadın versiyonu gibiydi. Kendinden nefret edilmesinden hoşlanıyordu.

Konuşmak için öne çıktım. "Aramıza hoş geldiniz. Gök Kuzgun Kızıl Gerdan kadar eski değildir ama Sencer, Orhan ve ben oradan geliyoruz. Birlikte çok başarılı görevler yürüttük. Kendimizden bahsetmeden önce devam edelim. Aranızda başka teşkilattan olanlar da var. Hepinizi aslında dosyalarınızdan biliyoruz. Yine de diğerlerini de tanıyalım. Siz de tanışın," dedim ve sol baştakini elimle yanıma çağırdım. Sözde Balca'ya yürüyecek olandı. Bacaklarını kırınca acaba bunu nasıl yapacaktı?

*

Orhan'ın çoktan Sincanlı olduğunu anlamıştım. Ne büyük hayal kırıklığıydı. Yeteneksiz bir adam olduğunu söyleyemezdim ama görüntüsü ile yazışmaları hiç uyuşmuyordu. Fit bir vücudu vardı lakin spor salonlarında kız tavlamak için uğraşılarak yapılmış gibiydi. Keldi ve gözleri hafif çekikti. Tam piç tipi.

Çaylaklardan sonra kıdemliler kendilerini tanıtmıştı. Orhan kesinlikle birlikte görev almak isteyeceğim biri değildi. Elenmişti. Onun görevlerine yazılmak yoktu. Sencer'e hala sinir oluyordum. Kendinden bahsederken adından ve soyadından bahsetmişti. Sencer Kızıltan. Ali Cihan zorlatınca görevlerdeki başarılarına da değinmişti. Egosundan zaten ne kadar işinde iyi olduğunu söyleyebilirdim. Kendinden çok emindi.

Ali Cihan onun aksine daha ağırbaşlı bir konuşma yapmıştı. Sürmeneli oluşuna değinirken kurduğu göz temasında kalmıştım. Biz bugün çok uyumlu giyinmiştik. Anlaşmamamıza rağmen. Ki bunu yapmamız da mümkün değildi. Artık küçük mesajlaşmalar da yoktu.

Ellerini masaya dayayarak bakışlarını çaylakların üzerinde dolaştırdığı sırada gömleğinden yeterince belli olan kaslarının yoğunluğundan dolayı deri pantolon askıları gerildi. Belindeki silahın şişkinliğini fark edebiliyordum. Bileğindeki gümüş rengi saat ışıldıyordu. Onunki gibi kalın bileklere sahip birinin takabileceği cinsten bir saatti.

"Bugünlük bu kadar yeterli gibi. Yarın sicilleriniz için insan kaynaklarına uğrayın. Sonra da birlikte görev listelerini tarayıp işe koyulalım," diye seslendiğinde bakışlarım gözlerini buldu. Bana bakıyordu. Boş bulunup başımı salladım. Ciddiyetini bozmadan gözlerime bakmaya devam etti.

O sırada Sincanlı ona yaklaştı. Masanın yanında durdu ve bakışlarını bir anlığına bana yönelttikten sonra Ali Cihan'a indirdi. "Kim bu kız?" Dudak okuyabildiğimi bilmiyordu bu salak. Gerçekten beni mi soruyordu? Konuşmam sırasında telefonla konuştuğunu fark etmiştim. Muhtemelen adımı duymamıştı. Kendisi kıdemli olduğundan tepelerde geziyordu ama inmek isterse zevkle yardımcı olurdum. "Ufacık boyuyla teşkilata nasıl girdi? Şatodan diye torpil mi geçildi? Üflesem uçacak gibi. Onun gibileri tavlama, etkileme görevlerinde mi kullanacağız? Biz böyle mi çalışıyoruz?"

Bakışları tekrar bana yöneldiğinde yüzündeki ifade hiç de söylediği gibi değildi. O bakışlar tavlamak isteyeceğin bir kıza yöneltilecek cinstendi.

Ali Cihan bana baktı. Dişlerini sıktığını gördüm. "Sincanlı," diye seslendi. Sonra da doğrulup ellerini ceplerine soktu. "Senin nefesini keserim!"

Çenesi seğirdiğinde Sincanlı bir şey daha demeden önüne geçmek istedim. Yoksa Ali Cihan üzerine atılacak ve dediğini yapacaktı. Olduğum yerden olanca sakinliğimle, "Sizi duyuyorum," dedim. İkisi de bana baktı. Ali Cihan'ın bakışları hala alev alev yanıyordu. "İşimi kimseye bırakmam. Sincanlı, aval bakışlarını üzerimden çek yoksa karanlık seni almaya geliyor!"

Anlamayarak, "Karanlık?" diye sordu.

Soruyu benim yerime Leyal cevapladı. "Gözlerin diyor. Onları kaybetmek üzeresin."

"Anladın mı?" diye sordum. O benim üstümdü ama yemişim rütbelisini. Böylesini amir diye tanımazdım.

Bana doğru hırsla adımlayacak oldu, öne atılan bacağına dikkat kesildim. "Genlerde bir gurup organ tacirine kurbanlarına yaptıklarını uygulamalı olarak gösterdim. Biraz abartmışım."

"Nasıl yani?" diye sordu. Ne büyük aptallık. Dudağımı büktüm "Hayal gücünü kullan."

Bakışlarım pantolonunun önündeki şişliğe saniyelik indi ve tekrar gözlerini buldu. "En son acıdan kıvranıyordu. İyi bıçak kullanırım da."

Sincanlı bakışlarını Ali Cihan'a çevirdi. "Gerçekten adı ne?" diye sordu.

Ali Cihan hala gözlerinden ateş püskürüyordu. "Çaykara, tanıdın mı? Geçen aylarda birbirinize atanmıştınız. Bana kız beni üç gömlek aşar demiştin."

Sincanlı'nın utançla yüzü kızardı.

"Benimle dışarı gel," dedi Ali Cihan onun kolunu tutarak. Bana anlık yerimde kalmam konusunda bir bakış gönderdi. "Seninle konuşalım güzel güzel."

*

Not kağıdının katlarını açtım. Ofisteyken Ali Cihan yanıma gelmiş ve kimsenin yakınımızda olmadığı bir anda cebime bu not kağıdını iliştirmişti. Eve döneli yalnızca on dakika oluyordu. İlk iş günü konusunda ailemin yoğun ilgisinden sıyrıldıktan sonra ancak okuyabilecektim. Deli gibi merak ediyordum ve bu şekilde bir iletişim yöntemi bulduğu için mutluydum. Bir an hiç konuşamayacağız diye düşünmüştüm.

"Seni gece yarısı almaya geleceğim. Telefonunu evde, yatağında bırak. Arabam arka bahçenizin önüne yanaştığında hemen bin. Oradaki kameralar çalışmıyor. Arkaya bineceksin. Ve mümkünse diğer kameralardan sakınmak için uzan. Sadece beş dakika sürecek. Gemiye gidiyoruz. En rahat orada konuşabiliriz. Ve Balca bugün seni Bir milyon iki yüz elli sekiz bin yüz doksan altı kere öpmek istedim."

Notu okumam bittiğinde yüzümde kocaman bir sırıtma vardı. O nasıl bir sayıydı öyle? Yüzümü yastığıma gömdüm ve yatakta döndüm. "Of, seni çok seviyorum, çok. Ve bende o dediğinin üç katı kadar seni öpmek istedim."

Ben yastığımla aşk yaşarken kapım minik bir tıkırtıyla çalındı. Daha gir demek için uygun hale gelememişken Aylin içeriye girdi. Hemen toparlanıp dağılan saçlarımı düzelterek yatağın ortasına oturdum.

"Ne oluyor?"

Elindeki şeyle bana doğru yürüdü. "Ali Cihan abi bana yine çikolata almış."

"Ne güzel," dedim ve olmadık bir şey söyleyeceğini anladığım için telefonumu komodinin üzerinden alıp üzerine oturdum. Böyle ses gitmezdi inşallah. "Bunu da sana almış. Dinlesin dedi."

"Ne zaman verdi sana bunu?" derken şakındım, çünkü Aylin'in avucuma bıraktığı şey bir karışık kasetti.

"Az önce, ekmek almıştı ve eve yürüyordu. Bahçedeydik annemle."

"Hımm," diyerek sırıttım. "İyi de ben bunu ne yapacağım? Hem neden bana böyle bir şey gönderiyor ki? Ne alaka?" Bu telefondan sesin hala dinlenme ihtimaline karşındı.

"Ne bileyim ablacım. Ne olduğunu bile bilmiyorum."

Biz de eski tip teyplerden yoktu. Bunu dinleyebilmek için bir taneye ihtiyacım vardı. Gerçekten neydi şimdi bu? Bana aramızdaki zaman farkını mı hatırlatıyordu? Bu onun döneminin nesnesiydi. Ben ergenken CD'ler bile popülerliğini yitirmişti.

Aylin çıkıp giderken kaseti çantama attım. Belki bununla ne yapacağımı kendisi buluştuğumuzda söylerdi.

Bölüm Bitti...

Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayınız :))

Alıntılar için İnst: Piyamor_

Bölüm sonu

7 yorum