Turgut Alp, henüz kendine gelmenin şaşkınlığı içindeydi ancak Gökçe Hatun’un gözlerindeki o amansız kararlılık, ona toparlanması gerektiğini hatırlatmıştı. İznik’e giden en kısa yol, halk arasında "Umay’ın Gözyaşı" denilen ama askerlerin korkuyla "Şeytan Geçidi" diye andığı sarp ve dar bir vadiden geçiyordu.
"Hazırlan Turgut," dedi Gökçe, Sümbül’ün yelelerini okşarken. "Leon, zihnini ele geçiremediği için şimdi bedenimizi durdurmaya çalışacak. Bu geçit, sadece taş ve topraktan ibaret değil."
Sisin İçindeki Siluetler
Geçide yaklaştıkça, tuhaf, buz gibi bir sis vadiyi kaplamaya başladı. Bu sis, doğanın bir oyunu değildi; metalik bir koku yayıyor, atların huysuzlanmasına neden oluyordu. Omzunda bir heykel gibi duran Alaca, huzursuzca kanat çırptı. Gökçe, kartalın gözlerinden bakmaya çalıştı ama Alaca bile sisin ardını göremiyordu.
"Gözlerimiz köreldi Kurt Kızı," diye gürledi Turgut, baltasını sıkıca kavrayarak. "Burası tekinsiz."
"Gözlerimiz kapalıysa, ruhumuzla görürüz," dedi Gökçe.
Eğildi ve Börü’nün kulağına bir şeyler fısıldadı. Börü, burnunu havaya dikip toprağı kokladı. Kurtların koku duyusu, sadece et ve kemiği değil, korkuyu ve büyüyü de sezerdi.
Erlik Han’ın Muhafızları
Aniden, sisin içinden parlayan onlarca kırmızı göz belirdi. Bunlar insan değildi. Türk mitolojisindeki yeraltı dünyasının efendisi Erlik Han’ın askerlerini andıran, yarı iskeletleşmiş, üzerine paslı Bizans zırhları geçirilmiş mahluklardı. Leon, ölüleri mezarlarından kaldırmıştı.
"Sümbül, dayan kızım!" diyerek atını şaha kaldırdı Gökçe.
Gökçe, sırtından üç ok birden çekti. Ama bu kez okların ucuna Şaman Akça’nın verdiği kutsal çam reçinesinden sürmüştü. Okları bıraktığında, havada alev alan mermiler gibi süzülen oklar, sisin içinde patlamalar yarattı. Her bir patlama, gölge askerlerden birini toz yığınına çeviriyordu.
Börü, devasa cüssesiyle bir iskelet grubunun arasına daldı. Pençeleri çeliği kağıt gibi yırtıyordu. Turgut Alp ise, baltasıyla etrafında bir ölüm çemberi oluşturmuştu. Ancak düşman tükenmek bilmiyordu; her düşen iskeletin yerini yenisi alıyordu.
Alaca'nın Fedakarlığı
Gökçe, en arkada mor bir cübbe içinde saklanan ve asasıyla ölüleri yöneten bir silüeti fark etti. Bu Leon değildi, onun çırağıydı ama orduyu o besliyordu. Gökçe tam yayını ona doğrultmuşken, tepeden devasa bir kaya parçası büyüyle yerinden sökülüp üzerine doğru fırlatıldı.
"Gökçe, dikkat !" diye bağırdı Turgut.
Gökçe kaçamayacak kadar kilitlenmişti. O an, omzundaki Alaca havalandı. Küçücük bedeniyle kaya parçasının yönünü değiştirmek imkansızdı ama kartal, pençelerini kayanın üzerindeki büyü mühürlerine geçirerek kendi enerjisini boşalttı. Büyük bir gürültüyle kaya parçası Gökçe’nin birkaç santim uzağına düştü. Ancak Alaca, aldığı darbenin ve harcadığı gücün etkisiyle yere, tozların içine yığıldı.
Kurt Kızı'nın Gazabı
Yoldaşının yere düştüğünü gören Gökçe’nin içindeki fırtına koptu. Gözleri aniden masmavi bir renge büründü. Bu, eski metinlerde anlatılan "Gök Börü"nün kutsal ışığıydı.
"Tengri adına! Toprak sizi kabul etmesin!" diye kükredi.
Gökçe, Sümbül’den atlayıp Börü ile birlikte düşman liderine doğru koşmaya başladı. Kamasını çektiğinde, gümüş metalden değil, saf ışıktan yapılmış gibi parlıyordu. Büyücü çırağı asasını kaldırdı ama Börü onu boğazından yakalayıp yere serdi. Gökçe, parlayan kamasını büyücünün göğsündeki tılsıma sapladı.
Bir anda tüm sis dağıldı. Gölge askerler kum gibi yere döküldü. Vadiye yeniden gün ışığı sızdı.
Gökçe, hemen Alaca’nın yanına koştu. Yaralı kartalı avuçlarına aldı. Alaca halsizce gözlerini açtı; yaşıyordu ama kanatları kırılmıştı. Gökçe, yoldaşını göğsüne bastırdı. İznik’in surları artık ufukta görünüyordu.
"Leon," diye fısıldadı Gökçe, gözlerinden akan yaşlar öfkeyle kururken. "Sadece toprağımızı değil, canımızı da yaktın. Şimdi sıra bende."
