Annesi tarafından yetimhane önüne bırakılan bir kadındım ben. Karnımdaki bebeğe annelik görmeden annelik yapmaktan korkmuştum.
Huysuz. Küçükken adını bir türlü öğrenemediğim o çocuk şimdi büyümüştü ve adını söylemişti. Yıllar sonra aynı çocukla karşılaşmıştım. Kokusu aynıydı. Vanilya kokuyordu. Vanilyalı dondurma kokuyordu.
Yaklaşık on dakikadır arabadaydık. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. İkimizden de ses çıkmadığı için, sessizliği bozmak istememiştim.
Savaş Karahanlı. Küçüklüğümde ki huysuz. Vanilya kokulu huysuz.
"Huysu-" dediğim şeyin farkına vararak elimi dudaklarıma bastırdım.
"Söyle örgülü," elimi dudaklarım üzerinden çekerken ona bakakaldım. O örgülü derken ben nasıl huysuz demeyecektim?! Of, tanrım ben ne yapacaktım? Küçüklüğümün huysuzu, günümün Savaş'ı. Hadi buyrun burdan yakın.
"Polisler neden geldi diyecektim,"
"Ben çağırdım," gözleri yoldan bir milim olsun ayrılmıyordu.
"Ne?" İşte buna şaşırırdım. Ölümüne hemde.
"Bir dakika nasıl ya? E sen hep yanımdaydın, ne ara çağırdın?" Derken bir yandan da hâlâ şok içinde ona bakıyordum. O ise sadece yola bakıyordu.
"Sen odaya girip karnını açtığında, oradaki yanık izinden sen olduğunu anladım zaten. Aldırma diye polis olan bir arkadaşıma mesaj attım. Bu kadar," ağzım bir karış açık onu dinliyordum.
"Bir dakika, sen tam olarak neden polisi aradın? Dayın o senin,"
"Bebeği aldırmaman için polisi aradım. Ayrıca onun dayım olması, senin karnındaki bebeği öldürmek üzere olmasını göz ardı etmem için yeterli bir sebep değil,"
"Anladım," anlamadım! Adam karnımı açtığımda oradaki yanık izinden tanımıştı beni. Ben adamın kokusundan tanıyamamışken o beni bir yanık izinden tanımıştı.
"Huysuz" dedim ona dönerek.
"Söyle Çalıkuşu," dediğinde kaşlarımı çattım. Çalıkuşu mu? Bir Kızıl Çalıkuşu diyor, bir örgülü diyor, bir Çalıkuşu diyor. Her neyse.
"Biz nereye gidiyoruz?"
"Evime," dedi düz bir sesle, gözlerini yoldan ayırmadan.
"Evine mi? Ne yapacağız orada?"
"Önce annem ve babamla tanışacaksın. Sonra nikah dairesine gidip gün alacağız,"
Gün? Nikâh dairesi? Tanışma? Allah'ım sen bana yardım et!
"Şey, ayıptır sorması ama ne nikâhı?" Gözlerini kısa bir an gözlerime çevirdi, ardından yola çevirdi ve derin bir nefes aldı. Tekrar bana döndüğünde bu sefer direkt olarak karnıma baktı ve gözlerini ayırmadan derin bir nefes aldı. Gözlerini yola çevirirken burnundan verdi nefesi.
"Karnındaki bebeği babalık yapabilmem için resmi nikah kıymamız gerekiyor sonuçta kimlikte baba olarak benim adım yazacak," adam bayağı kabullenmişti bebeği. Benden kolay kabullenmişti. Galiba o benden daha vicdanlıydı. Ben kendi karnımda olan bir bebeğe annelik yapmaktan korkarken, o hiçbir kan bağı olmamasına rağmen bir bebeğe babalık yapacak kadar cesurdu.
"Annen ve babana ne diyeceksin?"
"Seninle bir gece beraber olduğumu, bu yüzden hamile kaldığını, seni sevdiğimi ve evlenmek istediğimi söyleyeceğim. Abim beni anlayacaktır zaten. Sonuçta o bu duruma girmişti. Bu yüzden ortalığı yumuşatmama yardımcı olur. Sende annen ve babana anlat, aynı şeyleri onlara-"
"Annem babam yok," diyerek kestim sözünü. Gözleri bir an bana döndü ancak düşündüğümün aksine gözlerinde acıma duygusu yoktu. Sanki hayranlık vardı gözlerinde, ama neden?
"Neden öyle bakıyorsun?" Gözlerini yola çevirdi ve o erkeksi sesiyle konuştu.
"Annen baban olmamasına rağmen bebeği dünyaya getirmeyi kabul ettin,"
"Eee, nolmuş yani?"
"Cesursun Çalıkuşu. Anne baba desteği görmeden bir bebeği doğurup ona annelik yapmayı göze alacak kadar cesursun. Ama unutma, bende her zaman yanında olacağım. Bu yüzden kendini yalnız hissetme," sözleri birer birer kalbime dokunuyordu.
"Savaş,"
"Söyle Çalıkuşu,"
"Neden bana bu iyiliği yapıyorsun?" Yutkundu ve arabayı kenarı çekerek bana döndü. Gözlerimiz buluştuğunda bu sefer yutkunma sırası bendeydi.
"Belki de çocukken sevdiğim bir kıza, büyüyünce iyilik yapıyorumdur, kim bilir," yüzüne yayılan minik gülümseme ile yanağındaki çukur içeri gömüldü ve gözleri kısıldı. Allah'ım ölünce o çukura gömün beni!
Ben öylece gözlerine bakarken o önüne döndü ve kemerini açarak indi arabadan. Gelmiştik galiba. Bende dikkatimi toparlayarak kemerimi çıkarıp kapıyı açarak indim arabadan.
Savaş'ın yanına gittiğimde çenesiyle karşıdaki kocaman yan yana olan üç tane lüks evi gösterdi. Yok, ne evi? Yalı mübarek.
"Burası benim evim, yanındaki annemle babamın evi. Onun yanındaki da abimin karısı ve iki çocuğu ile beraber yaşadığı ev. Bu saatte abimler annemlerde olduğu için annemlere gidip hepsine topluca haber verelim." Başımı salladım ve üç tane yan yana olan evlerden ortadaki eve doğru bakmaya başladım.
Ben eve bakarken elime sarılan büyük bir el hissederek elime baktım. Büyük olduğu için elim o elin içinde kaybolmuştu. Elimi tutan elin sahibini ne kadar bilsem de, bakışlarımı elden yukarı çıkararak elin sahibine baktım. Kehribar rengi gözlere baktım. O gözler de benim gözlerime baktı.
Bir şey demedi ama çok şey anlattı. Ve ben bu sefer ne anlattığını anladım. Beraberiz diyordu, yanındayım ben senin diyordu. Bakışları çok şey anlatıyordu.
Gülümsedim, aynı gülümseme ona da değdi. El ele yürüdük.
Onun elini tutarken adımlarım daha sağlamdı, daha güçlü basıyordu yere.
Ben Savaş Karahanlı'dan güç alıyordum.
Hayır, aşk değildi bu.
İki çocuğun birbirinden güç almasıydı, iki çocuğun birbirine destek olmasıydı.
Benim Savaş Karahanlı'ya güvenmemdi. Benim çocukluk arkadaşıma, çocuk kalbimle güvenmemdi.
Ortadaki evin büyük kapısından içeri girdik. Kocaman bir bahçe karşıladı bizi önce; içinde çiçekler, güzel kokular olan bir bahçeydi. Yeşilin süslediği bir bahçe.
Evin kapısına geldiğimizde elim hâlâ onun elinin içindeydi. Eli sertti ama sıcacıktı. Benim ellerim soğuktu. Kimse tutmamıştı ellerimi, kimsenin elinin sıcaklığı ellerime bulaşmamıştı.
Savaş diğer elini kaldırarak kapıya iki kere vurdu. Çok kısa sürede orta yaşlı bir kadın açtı kapıyı. Savaş'ın benim elimi tuttuğunu gördüğünde ise yüzündeki gülümseme parladı.
"Hoşgeldiniz Savaş bey oğlum, Barış beyde eşi ve çocuklarıyla içeride. Buyrun," diyerek yolu açtı bize.
"Hoşbulduk Esra teyze, sağolasın" diyerek içeri girdi. Bende onun elini tutmaya devam ederek peşinden ilerledim.
Ev beyaz-krem rengi tonlarda dizayn edilmişti. Mobilyalar son derece modern ve şık duruyordu.
Kocaman bir salona girdiğimizde bizi ilk fark eden Savaş'a benzeyen, muhtemelen abisi olan abisi olmuştu. Kucağındaki şirin, en fazla beş yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Yanındaki kadın da eşi olmalıydı. Uzun saçlarını at kuyruğu yapmıştı ve gayet güzel ve alımlı bir kadındı.
"Savaş, hoşgeldin" gözlerini bana kaydığında baş selamı verdi, "hoşgeldiniz"
Gülümsemekle yetindim.
"Hoşbulduk abi,"
Barış denen adamın karşı koltuğunda ise anne ve babası olduğunu düşündüğüm iki kişi vardı. Onlarda bizi fark ettiğinde kısaca selamlaştılar ve tam o sırada koltuğun arkasından bir erkek çocuğu koşarak Savaş'a doğru geldi.
"Amca," diyerek Savaş'a doğru koştuğunda Savaş'ın gözleri parladı ve elimi bırakarak eğildi, çocuğa kollarını açtı. Çocuk Savaş'ın kolları arasına girdiğinde Savaş çocuğu kaldırdı ve doğruldu.
"Emrecan, ne kadar ağırlaşmışsın koçum,"
Emrecan gülerek Savaş'a kollarını doladı.
"Oğlum gelin oturun, hem tanıştır bakalım bu kızla bizi. Kim bu kız oğlum?" Dedi annesi.
"Ooo Azize Sultan mesaisi başladı, kolay gelsin kardeşim" gülerek arkasına yaslandı Barış. Kucağındaki kız çocuğu ise babasının bu hareketi karşısında babasının kucağına daha çok yayıldı.
"Tabi tanıştırayım," diyerek Emrecan'ı yere bıraktı ve hemen önümüzdeki ikili koltuğa oturdu. Bende hemen yanında yerimi aldım.
Azize hanımın yanında olan adam ise dikkatli bir şekilde beni inceliyordu.
Savaş kolunu omuzuma doladı ve beni kendine çekti. Bende buna izin verdim ve ona yasladım kendimi.
"Kendisi müstakbel karım Alçin," dediğinde salonda koca bir sessizlik oldu. Azize hanım ve yanındaki adamın kasları çatılırken abisi ve abisinin eşi şaşkınlıkla bir bana bir Savaş'a bakıyordu ancak Savaş bunu umursamadan devam etti.
"Ayrıca hamile," dediğinde yine kimseden ses çıkmadı.
"İki ay önce alkol aldık ve o gece bir şeyler yaşadık," derin bir nefes alarak devam etti, "sonuç olarak hamile ve evleneceğiz, sizden izin istemiyoruz sadece haber veriyoruz. Hatta buradan çıktıktan sonra nikâh dairesine giderek gün alacağız. Ciddiyiz yani. İster yanımızda olun ister olmayın biz evleneceğiz ve bebeğimizi büyüteceğiz" bakışlarım ona tırmandığında o anne babasına bakıyordu.
"Oğlum sen ne diyorsun? Ne demek evleniyoruz? İki aylık hamile ve siz şimdi mi bunu bize söylüyorsunuz?" Annesi Savaş'a bakarken arada bana bakıyordu ancak bana karşı ifadesizdi. Ne nefret ne de sevgi vardı bana olan bakışlarında. Düz bakıyordu.
"Bizde bugün fark ettik hamile olduğunu anne,"
"Oğlum siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz? İki aydır fark etmediniz mi?" Azize hanımın yanındaki adam konuşmaya ilk defa dahil oldu ancak o da pek tatmin olmuş değildi.
"İki ay önce bir ilişkiye girip hamile kalıyorsun ve bunu iki ay sonra mı fark ediyorsun?" Dedi adam bana bakarak.
Tam konuşacaktım ki devam etti,
"İki ayda hiçbir mide bulantısı olmamış olamaz, hâlsizlik vesaire illa ki olurdu. Daha önceden fark ettiğine ancak Savaş'a söylemediğine adımın Yakup olduğu kadar eminim. Neydi amacın? Çocuğu Savaş'tan saklayıp, gizlice doğurmak falan mı? Yoksa kimseye laf etmeden aldırmak mı?" Sözleri ile yerin dibine girecek gibi hissediyordum.
"Benim kadınım ile doğru konuş baba. Alçin hamile ve onu üzmeye çalışan olursa babam veya annem demem ezer geçerim, o kadar" benim yüzümden anne ve babası ile arası açılacaktı. Benim yüzümden.
"Savaş bu çocuk senden mi?" Barış'ın sorusu ile bakışlarım istemsizce yere kaydı. Ben bir şey diyemezken Savaş duraksamadan cevabını verdi.
"Evet benden, neden? Bir şüphen mi var abi? Emrecan'ı hatırlatırım. Parti gecesinden üç ay sonra Sema'nın kanaması olduğunda fark etmiştiniz Sema'nın hamile olduğunu. Üstelik evli bile değilsiniz," Barış ve yanındaki Sema denen kadın Savaş'a olan bakışlarını çekerek yere indirdiler. Barış kucağındaki kızının saçlarını okşamaya başladığında derin bir nefes aldım.
Tam bu anda Azize hanımdan bana gelen soru, kalbime hançer sapladı.
"Annen baban yok mu kızım senin? Nasıl hamile kalacak kadar başı boş bırakıyorlar seni?"
Bakışlarım Azize hanımda kaldı. Bir şey diyemedim. Ne diyecektim ki?
Dudaklarımı titreyerek araladım ancak diyecek bir cevabım yoktu. Yine Savaş yetişti ve beni bu soruya cevap vermekten kurtardı.
"Onun annesi de, babası da, kocası da benim. Başka soru?" Gözlerim dolarken Savaş'a baktım minnet dolu bakışlarla. O bakışlarımı fark etti ancak dönüp bana bakmak yerine ailesine baktı.
"Düğün yapacak mısınız?" Sorunun geldiği kişi şaşırmama neden oldu.
"Çabuk kabullendin baba,"
Yakup Karahanlı birşey demedi.
"Nikâhtan iki gün sonra yapsak iyi olur aslında, hem hazırlıklar için yeterli bir süre."
Azize hanım bana baktı, gözleri karnıma indi ve tekrar gözlerime tırmandı.
"İyi mi bebek? Sağlığı yerinde mi yani?" Bakışlarım istemsiz bir şekilde karnıma indi. Ardından bakışlarımı Azize hanıma kaldırdım ve elimi karnıma götürerek cevap verdim.
"Henüz doktora gitmedim Azize Hanım,"
"Anne," dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Efendim?"
"Eğer benim oğlumla evleniyor ve hamile kalıyorsan anne de bana," diyemezdim ki. Nasıl diyecektim?
"Ne zaman isterse o zaman anne der, anne. Zorlamaya veya acele etmeye gerek yok. Ayrıca nikâh dairesinden sonra bir doktora gideceğiz zaten. Ha bu arada, dayımın şu köprü altı kürtaj merkezini polisler bastı. Haberiniz olsun," diyerek ayağa kalktı ve elini bana uzattı.
"Hadi Kızıl Çalıkuşu, nikâh dairesine gidip gün alalım. Sonra yavru kuş için bir doktora gidelim bakalım keyfi yerinde mi sağlıklı mı öğrenelim,"
Gülümsedim. Kendi kanından olmamasına rağmen bir bebeğe bu kadar mı iyi bir baba olurdu bir insan?
Savaş Karahanlı.
Baba Savaş Karahanlı.
Elimi eline bıraktım ve ayağa kalktım. Beraber evden çıktık ve yine el ele bindik arabaya.
--
Nikâh dairesinden yarına gün almıştık ve şimdi özel hastaneye gidip bebeğe bakacaktık.
Savaş'ın gözleri yolda, elleri direksiyondayken konuşmaya başladım.
"Savaş,"
"Söyle Çalıkuşu," dedi gözleri hâlâ yoldayken.
"Bana bu kadar büyük bir iyiliği neden yapıyorsun? Senin kanından olmayan bir bebeğe neden bu kadar iyi bir baba oluyorsun?" Gözleri yolda donuklaştı.
"Dedim ya, çocukluğumda çok sevdiğim bir kızçocuğuna yardım ediyorum. Hem baba olmak için kan bağı zorunlu mu? Sevgi bağı yetmiyor mu?"
"Onu demek istemedim. Kimse böyle bir iyilik yapmaz, ondan dedim"
"Ben çocukken sevdiğim bir kızın bebeğine babalık yapmak istiyorum, Çalıkuşu. Yabancı birinin bebeğine değil. Küçüklüğümün örgülüsü, bu yaşımın Kızıl Çalıkuşuna yardım ediyorum. İkisi arasında bir fark yok. Duygular aynı sadece büyüdük o kadar," işte bakışları kadar anlamlı ve derin konuşmuştu şimdi. Bakışlarında ki anlamı diline dökmüştü ve ben bu sefer duymuştum o anlamı.
"Huysuz,"
"Efendim örgülü,"
"Teşekkür ederim," gülümsedi gözleri yoldayken.
"Huysuz,"
"Söyle örgülü,"
"Sen çok iyi bir baba olacaksın," gülümsemesi büyüdü.
"Örgülü,"
"Efendim huysuz,"
"Sen çok iyi bir anne olacaksın. Çok cesur ve iyi bir anne olacaksın. Buna şüphem yok," gülümsedim.
Arabayı kenara çektiğinde camdan dışarı baktım.
YAĞIZOĞLU YAŞAM HASTANESİ
Arabadan indim ve Savaş yanıma gelerek elimi tuttu.
Beraber hastaneye girdik.
Savaş danışman ile birşeyler konuştu ve bersber asansöre bindik.
Üçüncü katta indiğimizde beraber kadın doğum bölümüne girdik.
Bir kaç oda ilerledik ve 203 numaralı doktor odasının önündeki koltuklara oturduk. Doktor adının yazılı olduğu yere baktım.
"KADIN DOĞUM UZMANI YAVUZ GEDİK"
"En yakın arkadaşım. Bu yüzden ona geldik, çok iyi bir doktordur. Merak etme yani," dedi Savaş içimi rahatlatmak isteyerek.
Çoğu koltuk doluydu ve hamile kadınlar eşleri ile gelmişti. Karşı koltukta oturan kadının karnı burnundaydı. Yüzündeki gülümseme kocaman ve parlaktı. Eşi olduğunu düşündüğüm adam ise karısının bu hâllerine aşık olduğunu gözleri ile bağırıyordu resmen.
Bende mi böyle olacaktım? Böyle kocaman bir karın ile mi gezecektim ortalarda? Güzel bir his gibi duruyordu. Büyüleyici görünüyordu.
"Alçin Karnaval," sekreterin adımı seslenmesi ile Savaş ile beraber oturduğumuz koltuklardan kalktık ve odaya girdik. Kalbim heyecandan göğüs kafesimi kıracak kadar güçlü ve hızlı atıyordu.
"Vaay kardeşim, buralarda görecek miydik seni?"
"N'aber kardeşim?"
"İyidir iyidir. Hadi Alçin hanımı daha fazla heyecanlandırmadan ultrasona geçelim,"
Yavuz bey yerinden kalkarak ilerideki su yeşili perdeyi çekti ve eliyle sedyeyi gösterdi.
"Buraya uzanın Alçin hanım," Savaş'ın elini bırakmadan onunla beraber gittim sedyenin yanına. Savaş'ın yardımıyla sedyeye uzandım ve tişörtümü sıyırdım. Savaş'ın elini tuttum ve bırakmadım. Sanırım benim güç kaynağım Savaş Karahanlı'ydı.
Yavuz bey karnıma jel sıkıp ultrason başlığını karnıma değdirdi. Yavaş yavaş hareket ettirmeye başladığında Savaş'ın elini daha sıkı tuttum. Savaş bunu yadırgamadı, hatta o da tutuşunu sıkılaştırdı.
"Bakın işte bebeğiniz burada," Yavuz beyin sesi ile ekrana baktım. Eli ile gösterdiği yere baktığımda oradaki siyah, minicik nokta kalbimde kocaman bir yer kapladı.
"Kalp atışlarını dinlemek ister misiniz?"
"Evet,"
"Evet,"
Sesimin yanında daha erkeksi bir ses daha benimle aynı şeyi söylediğinde gülümsedim ve Savaş'a baktım. Gözleri ekrandaydı ve parlıyordu bakışları.
Yavuz bey cihazdan bir tuşa bastığı ve kulaklarımı bir ses doldurdu.
Bebeğimin kalp atışlarının sesi.
"Bebeğiniz çok sağlıklı, gelişiminde herhangi bir sorun veya gerilik yok. Bu dönemde mide bulantısı, hâlsizlik, yorgunluk hissi yaşayacaksınız. Stres ve üzüntüden uzak durun, unutmayın siz ne hissederseniz bebeğiniz de onu hissediyor. Bir ay sonra yine kontrole gelin, bakalım."
Yavuz bey tam cihazın sesini kapatacaktı ki Savaş'ın sesi ile eli durdu.
"Yavuz kapatma iki dakika," diyerek elimi bıraktı ve cebinden telefonunu çıkardı. Ben ne yaptığını anlamazken ses kaydını açtı ve cihazın hoparlörlerine yaklaştırdı telefonu.
"Şunun sesini daha fazla aç," Yavuz bey dediğini yaptı ve sesi dahada yükseltti. Savaş ise bebeğin kalp atışlarını kaydetmeye başladı.
İnanmıyordum bu anın gerçekliğine. Savaş Karahanlı bebeğinin kalp atışlarını kaydediyordu. Üstelik kan bağı bile olmayan bir bebeğin kalp atışlarını kaydediyordu.
Savaş Karahanlı gerçek bir babaydı.
Savaş Karahanlı çok iyi bir babaydı.
Ses kaydını kapattı ve telefonu cebine atarak Yavuz beyin uzattığı peçete ile karnımı sildi.
Sedyeden kalkmama yardım etti ve elimi tutarak Yavuz beyin masasına doğru ilerledi. Bende peşinden ilerledim tabi ki.
Yavuz bey ultrason fotoğraflarını uzattığında elimi uzatıp aldım.
Oradaydı.
Siyah, küçücük bir nokta vardı fotoğrafta.
O nokta kalbimi sarmıştı ve kocaman bir yer kaplamıştı kalbimde.
--
Hastaneden çıkarak Savaş'ın evine gelmiştik.
Savaş'ın evi annesinin evinin aksine beyaz-gri-siyah üçlüsünün tonları ile dizayn edilmişti ve bu da modern ve lüks bir hava katmıştı eve. Bahçesi ise aşırı güzeldi.
Koltukta otururken Savaş elinde bir bardak süt ile yanıma geldi ve sütü bana uzattı. Sütü elinden alıp teşekkür ettikten sonra bir yudum aldım sütten.
"Savaş," dedim o karşımdaki koltuğa otururken.
"Efendim Çalıkuşu,"
"Ben nerde yatacağım?"
"Sen benim yatağımda yatacaksın, en azından kendini hazır hissedene kadar benim yatağımda tek yatacaksın,"
"Sen nerede yatacaksın?"
"Senin yatağının yanında yerde yatacağım. Salonda yatardım ama bir ihtiyacın olursa veya birşey olursa diye yakında olmak istiyorum,"
"Saçmalama kendi evinde yerde yatamazsın, hem-"
"Sen kendini hazır hissedene kadar sorun olmaz, sen rahat uyuduğun sürece sorun yok,"
"Teşekkürler," dedim gülümseyerek.
Çok anlayışlıydı. Savaş Karahanlı çok iyi bir baba ve çok anlayışlı bir eş olacaktı. Buna gram şüphem yoktu.
.
Akşam olduğunda Savaş yemek yapmıştı ve masada yemek yiyorduk.
Önümüzdeki spagetti dolu tabaklardan yemek yerken birden gelen mide bulantısı ile derin bir nefes aldım.
Lavabo karşıdaydı ve aniden kalkıp koşarsam Savaş endişelenebilirdi.
Tam sakince kalkacaktım ki birden midem ağzıma geldi ve planladığımın aksine çatalımı bırakarak aniden kalktım masadan. Savaş endişeli gözlerle bana bakarken koşarak mutfaktan çıktım.
Lavaboya girerek klozetin kapağını açtım ve midemde ne var ne yok çıkarmaya başladım.
Savaş arkama gelerek saçlarımı elinde topladı ve diğer eliyle sırtımı okşadı.
Midemdekileri çıkarırken gözümden akan bir damla yaş ile birlikte midemde herşeyin bittiğini hissettim. Savaş'ın uzattığı peçete ile ağzımı sildim ve peçeteyi çöpe atarak doğruldum. Sifonu çekerek lavaboya geçtim. Savaş tam arkamdaydı.
Elimi yüzümü yıkadım ve kuruladım.
Midem felaket bulanıyordu.
"İyi misin?" Savaş'ın endişe dolu sesi ile başımı salladım, "iyiyim," demekle yetindim.
"Yatalım mı artık? Midem bulanıyor ve yorgunluktan ölmek üzereyim," dediğimde başını salladı ve tam yanıma gelerek eğildi, bir kolunu bacaklarımdan diğer kolunu belimden dolayarak beni kucağına aldığında istemsizce kollarımı boynuna doladım.
"Ne yapıyorsun, Savaş?"
"Yorgunum dedin, daha fazla yorulma diye aldım kucağıma. Özür dilerim haber vermem gerekiyordu, eğer rahatsız olduysan-"
"Yok rahatsız olmadım. Hatta ayaklarım rahatladı bile," dediğimde ikimizde gülümsüyorduk.
Savaş beni yatak odasına götürdüğünde beni yatağa bıraktı ve üzerimi örttü.
Ardından dolaptan bir yorgan ve yastık aldı. Yastığı yere bıraktığında içim onu yerde yatmasına el vermedi.
"Savaş,"
"Efendim,"
"Benim yanımda yatar mısın?" Duraksadı ve bana baktı.
"Hazır değilsen zorlama ve-"
"Hazırım ben, gel yanıma yat" dediğimde başını salladı ve yastık ile yorganı toparlayıp dolaba geri koydu ve yanıma gelerek yorganın altına girdi.
Rahatsız olmamam için aramıza belli bir mesafe koydu. Çift kişilik yatakta ben rahat yatarken o en kenara kadar gitmişti.

