Gözlerimden akan yaşlar ile önümdeki testlere bakıyordum.
Yedi pozitif test.
Yedi testin de üzerinde kendini belli eden, kırmızı iki çizgi var.
İki ay önce yaşadığım o iğrenç olay sonrasında bir buçuk hafta boyunca mide bulantısı, baş dönmesi, hâlsizlik bedenim üzerinde yer alırken şüphelenip test yapmıştım.
Şimdi ise lanet olası yedi test vardı önümde ve hepsi de pozitifti.
Yetimhane köşelerinde büyümüş bir kadındım ben. Annelik ne bilmezdim ki, anne ne yapar bilmezdim ki.
Annenin ne olduğunu bilmeden bir bebeğe annelik yapamazdım. Bir bebeği annesi varken annesizlik hissi yaşatamazdım.
Ben Alçin. Yirmi yaşında, yetimhanede büyümüş, şimdi de pansiyon köşelerinde yaşayan, pansiyon ücretini ödeyebilmek için terzide bir şeyler dikip satan, şimdi de önünde yedi pozitif test bulunan ve yaklaşık iki ay önce uğradığı tecavüz sonucu hamile kalan Alçin.
Kimsem yoktu ki benim. Ne bu anımda yanımda olacak bir annem, ne de ne olursa olsun yanımda olacak bir babam vardı yanımda. İkisi de yoktu.
Beş yaşımdayken babam annem ve beni terk etmiş. Çocuk bakmak ağır gelmiş heralde.
Yedi yaşımdayken de annem dayanamayıp yetimhane kapısına bıraktı. Yetimhanenin önündeyken bana onu beklememi, on dakikaya geleceğini ve gelirken de pembe pamuk şeker getireceğini söyleyerek gitmişti. Bende beklemiştim. On dakika bekledim, on beş dakika bekledim. Sonra dakikalar saatlere döndü. Ben iki saat bekledim. Üçüncü saatte yetimhaneden bir kadın çıktı ve beni gördü. Bana orda ne yaptığımı sordu. Bende annemi beklediğimi, birazdan geleceğini ve gelirken de pembe pamuk şeker getireceğini söyledim. Kadın ne zamandır beklediğimi sorduğunda kolumdaki saate bakarak üç parmağımı kaldırmıştım, "Bu kadar saattir bekliyorum" demiştim. Kadın da içeri almıştı beni.
O günden sonra da orda kalmıştım.
Annemi beklediğim saatler günlere, günler haftalara, haftalar aylara, aylarda yıllara dönerken elinde pembe pamuk şeker ile annem gelmemişti. Ama ben beklemiştim. Üç yıl bekleyip sonrasında umudumu yitirmiştim.
Ben buydum işte. Alçin'dim ben. Kimsesiz Alçin, Mutsuz Alçin, Yalnız Alçin'dim. Ama Alçin'dim.
Kızıl saçlarımdan ellerimi geçirirken gözlerimden akan yaşların haddi hesabı yoktu.
Doktora gidip aldıramazdım, iki ayı geçmişti çünkü. Köprü altı bir yere giderek aldırabilirdim ancak.
Bir bebekten, bir candan vazgeçmek bu kadar kolay olmamalıydı belki de. Ama yapabilecek bir şeyim yok gibi hissediyordum. Otuz yaşında sarhoş bir adamın tecavüzüydü bu bebek. Baktığımda o geceyi hatırlayacaktım. Bununla baş edebilirdim ama o bebek büyüdüğünde ona anlatabileceğim bir babası olmayacaktı. Bu zordu işte.
Saçlarım arasındaki ellerimi çekip derin bir nefes aldım ve çöktüğüm yerden kalkarak yerdeki testlerin üzerinden atlayıp elimi yüzümü yıkadım. Buz gibi soğuk su her tenime değdiğinde o suyun yanan ruhuma da değmesini istedim.
Yatağımın yanındaki gardolaptan bir tişört ve kot pantolon çıkarıp giydim. Çantamı aldım ve son olarak ayakkabılarımı giyip odamdan çıktım ve pansiyonun dik merdivenlerinden hızlı hızlı indim.
Kapıda sigara içen Rahmet abiyi gördüğümde baş selamı verdim ve ilerideki taksi durağından bir taksiye binip gideceğim yeri söyledim. Taksi şoförü ilk baş afallasada sonrasında arabayı çalıştırdı ve beni gideceğim yere götürmeye başladı.
Camdan dışarı bakarken bir elim karnıma gitti ancak ona bu kadar kolay alışmamam gerektiğini kendime hatırlatarak elimi karnımdan geri çektim.
Taksi durduğunda geldiğimizi fark ettim ve cüzdanımdan taksimetrede yazan miktarda para çıkarıp şoföre verdim. Kapıyı açtığımda gözlerim hemen karşı binanın ikinci katına ve iradaki tabelaya kaydı.
UĞUR KADIN DOĞUM
Evet böyle bir yere gelmiştim. Bebeği bedenimden almaları için böyle sikik bir yere gelmiştim.
Şuan bir filmde olsaydım ve insanlar beni izliyor olsaydı belki benden nefret edeceklerdi bir candan bu kadar kolay vazgeçtiğim için. Ne olursa olsun bebekten vazgeçmemem gerektiğini savunacaklardı ancak bu bebek doğarsa ileride ne diyecektim ona? Babasını sorduğunda ne diyecektim? Okula gittiğinde tecavüz sonucu dünyaya gelen bir çocuk olduğu için onunla dalga geçeceklerdi belki de. Bir çocuğa bunu yaşatmaya hakkım yoktu.
Yavaş adımlarla kliniğe giderken gözlerimin dolduğunu hissettim ancak durmadım.
Açık olan apartman kapısından içeri girdim. Merdivenlerle ikinci kata çıktım ve kapıyı tıkladım.
"Kimsin?" Otoriter ve sert bir erkek sesiydi.
"Şey ben, kürtaj için gelmiştim" sol gözümden akan yaşın hemen sonrasında kapı açıldı ve karşımda yaklaşık iki metrelik, kemikli yüze sahip, kehribar rengi gözleri ve kahverengi saçları olan bir adam gördüm.
"Geç içeri," dediğini yaprak içeri geçtim ve ilerideki koltuğa oturdum.
Adam kehribar rengi gözleri ile bir süre beni süzdü ve güçlü sesiyle sorular sormaya başladı.
"Adın ne?"
"Alçin"
"Kaç yaşındasın?"
"Yirmi"
"Neden kürtaj yaptırmak istiyorsun?"
"T-tecavüz sonucu hamile kaldım bu yüzd-"
"Tamam yeterli bu kadar. Bekle biraz"
İlerideki odaya geçti ve yaklaşık beş dakika geçtikten sonra odadan çıktı.
Sert bakan gözleri benim üzerimdeyken konuştu.
"Kaç aylık?"
"Kim?"
"Karnındaki"
"Bilmiyorum, iki ay önce oldu o şey"
"Tahmini iki aylık yani," dedikten sonra gözlerini devirdi.
"İçeri geç" dedi az önce çıktığı odayı göstererek. Dediğini yaparak oturduğum yerden kalktım ve ürkek adımlarla odanın önüne kadar geldim. Ama içeri giremeyerek kapının önünde durdum bir süre.
Arkamdan o adamın sert ve otoriter sesini duydum.
"Gir hadi ne duruyorsun" dediğinde kapıyı açarak içeri girdim.
Oda ameliyathane gibiydi. Bir sürü alet vardı. Ancak bunlardan çok karşıdaki sedye ve ultrason makinesi dikkatimi çekmişti nedense.
Odanın içinde bir kapı vardı ve kapıdan bir adam çıktı. Kırklı yaşlarının ortalarında, saçları yavaş yavaş kırlaşmaya başlamış bir adam. Gözleri benimle buluştuğunda gözleri ile ultrason makinesinin yanındaki sedyeyi gösterdi.
"Geç yat şuraya da bakalım şu bebeğe," dedi aksi bir sesle. Sedyeye uzanıp durduğumda o sert adam da yanımdaydı ve ikisininde gözleri üzerimdeydi. Tam neden baktıklarını soracakken sert adam o sert sesiyle konuştu.
"Üzerindeki tişörtü sıyırman lazım. Tişörtün üzerinden ultrasona bakılmıyor, Kızıl Çalıkuşu" dediğini yaptım ve tişörtümü karnımı açıkta bırakacak kadar sıyırdım. Karnımın yanındaki küçüklükten kalma yanık izi görünürken gözlerimi tavana diktim. Kızıl Çalıkuşu mu demişti o bana?
Kır saçlı adam karnıma soğuk bir jel sıktığında gözlerim etrafı inceliyordu. Gözlerim heryere değiyordu ama bir o ultrason makinesine değmiyordu gözlerim. Korkuyordum heralde.
Sert adam aklımı okumuş gibi konuştu.
"Korkmana gerek yok. Yemez o küçücük hücre seni, merak etme" dediğinde ona çevirdim bakışlarımı.
Derin bakıyordu. Çok derin.
Anlamlı bakıyordu ama anlamını ben bilmiyordum.
Çok anlamlı bakıyordu ama ben cahildim anlamıyordum gözlerindeki o derin anlamlara sahip bakışı.
Ben onun gözlerine bakarken karnıma değen ultrason cihazının başı ile gözlerimi kapattım ve başımı önüme çevirdim.
Kır saçlı adam cihazı karnımda gezdirirken bir yerde durdu ve orada gezdirmeye başladı.
"İşte istenmeyen hücre burada" doktor bebeğe istenmeyen hücre demişti. Karnımdaki bebeğe istenmeyen hücre deniyordu.
Sert adamın sesini duydum.
"Gözlerini aç Kızıl Çalıkuşu," Gözlerimi yavaş yavaş açtım ancak yine bakamadım ekrana.
"Bebek iki aylık olmuş bile" dedi kır saçlı adam.
Kısa bir süre sonra odayı dolduran kalp atış sesi ile gözlerimden art arda akan yaşları tutmadım.
Şimdiden bir kalp atışı vardı ve ben o kalbi durduracaktım. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum ve bu da bir yük gibi omuzlarıma biniyordu.
"Dinlemek istemiyorum," dedim gözyaşlarımın arasından.
"Durdur şunu doktor, duymak istemiyorum" dedim son gücümle. Doktor sesi kapattığında yattığım yerden doğruldum ve başımı ellerim arasına alarak ağlamaya başladım.
Ben nasıl öldürecektim bu bebeği? Kalp atışları bile varken nasıl durduracaktım onun kalbini?
"Her neyse, bu kadar zırlama yeter, kürtaja başlayalım. Sen geç şu ilerideki sedyeye uzan," gözlerim eliyle gösterdiği sedyeye kaydığında yutkundum. Belki dedim bir an. Belki çabalarsam ona iyi bir anne olurdum, kim bilir?
Birden kapının çalma sesi duyduğumuzda kır saçlı adam panik olsa da belli etmemeye çalıştı ancak "Aç kapıyı, Polis!" sesini duyduğu anda panik hâli yüzüne yansıdı.
"Lan, polis nerden çıktı?"
Yanımdaki sert adam ne yapacağını biliyormuş hatta böyle birşey olacağından haberdarmış gibi sakindi ve 'kontrol bende' der gibi bir havası vardı.
Kır saçlı adam dolaplardan bir sürü mavi renkli klasör dosya çıkardı ve koşar adım yangın merdivenlerine gitmeye başladı.
Ben de bu sırada hâlâ uzanmakta olduğum sedyeden kalktım ve bir adım atmıştım ki sert adam bileğimi tuttu.
"Sen benimle gel Kızıl Çalıkuşu" gözlerim tuttuğu bileğime kaydığında yutkundum ve bir şey demeden beni sürüklemesine izin verdim. Yangın merdivenlerinden ineceğimizi düşünürken benim az önce uzandığım ve bebeğimin kalp atışlarını duyduğum sedyenin altına girmek için eğildiğinde afalladım ancak bir şey demedim.
Tamamen sedyenin altına girdiğinde kafasını sedyenin altından çıkararak bana baktı o keskin bakan kehribar rengi gözleri ile.
"Yakalanıp cezaevine tıkılmak mı istiyorsun? Gelsene," polisler kapıyı kırmaya çalışırken hızla sedyenin altına girmeye başladım. Yere uzanıp kaymaya çalışırken sert bir elin karnımın üzerinden dolanarak sedyenin altına çekmesi ile yanaklarımdan kanın çekildiğini hissettim. Burnuma vanilya kokusu dolarken ve bu koku beni çocukluğuma götürürken sert adamın sesini duydum ve yutkundum.
"Sakın sesini çıkarma yoksa kürtajı falan unutursun. Tıkarlar seni içeri, içerde doğurursun yavru kuşunu"
"Tamam,"
"Sus,"
"Peki,"
"Kızım sussana," tam dudaklarımı aralayıp tamam diyecektim ki sert elini dudaklarımın üzerine kapatarak aralanan dudaklarımın kapanmasını sağladı. Sertçe yutkunurken kapının kırıldığını duydum ve irkildim.
"Kaçmışlar komserim,"
"Bakın bakalım şu dolaplara evrak falan var mı? Varsa alın," Polislerin bu kısa diyaloğu sonunda bir kaç dolabın açılıp kapanma sesini duydum
Sert görünüme sahip bu adamın vanilya kokması beynimde kazılı olan ve küçüklüğümden kalma güzel bir anıyı gözlerim önüne attığında bütün sesler sustu ve ben sadece o anıyı dinledim.
Sitenin parkında bankta oturan ve adını öğrenemediği bu yüzden ona Keloğlan çizgi filmindeki huysuz karakterinin adıyla seslendiği çocuğu görünce koşarak yanında gitti Alçin. Hemen yanına oturdu. Vanilya kokusu burnunu doldururken konuşmaya başladı.
"Huysuz"
"Efendim örgülü?" Alçin sürekli kızıl saçlarını iki örgü yaptığı için Huysuzda ona keloğlandaki örgülü karakterinin adıyla sesleniyordu. İkisi de bu durumdan şikayetçi değildi.
"Sen çok mu vanilyalı dondurma yiyorsun?"
"Nereden çıktı bu soru?"
"Çünkü sen çok fazla vanilyalı dondurma kokuyorsun," Alçin'in en sevdiği şeyde vanilyalı dondurmaydı.
"Ne alaka örgülü?" Alçin ellerini göğsünde bağlayarak ayaklarını banktan aşağı sallamaya başladı. Daha altı yaşında olduğu için boyu kısaydı ve banka oturduğu zaman ayakları yere değmezdi. Bunu severdi çünkü ayaklarını sallamaya bayılırdı.
"Huysuz"
"Ne?"
"Ne denmez efendim denir huysuz" dedi Alçin çenesini çok bilmiş bir tavırla kaldırarak.
"Of ben gidiyorum uğraşamam seninle örgülü"
"Dur dur dur," minik eliyle gitmek üzere olan huysuzun bileğini tuttu gitmemesi için, "Bana adını söyle artık, nütfen"
"Off, huysuz diyorsun o yeter sana. Adıma ihtiyaç duyma. Huysuz de işte, Örgülü. Neyine yetmiyor?""
"Oof" diyerek bileğini bıraktı huysuzun. Huysuz arkasını dönüp giderken, Alçin arkasından baktı.
"Kızıl Çalıkuşu?" Anılar denizinde boğulmak üzereyken sert adamın sesini duydum ve o denizden çıktım.
"Efendim?"
"Hadi, gitti polisler. Çıkalım şu lanet yerden," dediğinde o çoktan çıkmıştı bile. Uyuz adam, insan bir nazik davranır. Küçüklüğümde ki huysuz gibi bu da.
Bende sedyenin altından çıktığımda etrafın biraz dağıldığını gördüm.
"Neden sedyenin altına bakmadılar ki?"
"Çünkü insanlar aradıkları şeyler için hep uzağa bakarlar. Oysa aradıkları şey burunlarının dibindedir. Onlar da sedye altına saklanmayacağımızı düşündüler ve bakmadılar," mantıklı konuşuyordu. Aynı zamanda soğuk ve sert bir sesi vardı. Ciddi ifadesinin arkasında anlamlı bakan, derin bir adam vardı. Ama ben bunu göremeyecek, anlayamayacak kadar kör ve cahildim.
Sert adam öylece dikilirken kısa bir an ona baktım ancak sonra kendimi toparlayarak etrafa bakmaya başladım. Onu bir daha görememe ihtimalim olduğundan adını öğrenmemde bir sakınca olduğunu düşünmüyordum. Adını sorsam cevap verir miydi acaba?
"Bir şey sorabilir miyim?"
"Sor," soğuk nevale. Buna nezaket kurallarını öğretmendiler mi acaba?
"Adın ne?"
"Neden sordun?" Tanışmak için salak herif. Bu da huysuz gibi ya. Adını devlet sırrı gibi saklamaları saçmalıktan başka bir şey değildi.
"Sen benim adımı biliyorsun. Hem tanışmış oluruz diye dedim ne neyse," bir adım atacakken sert ve otoriter sesi duvarlara çarparak kulaklarıma ulaştı.
"Savaş," gözlerine anlamayan gözlerle baktım.
"Efendim?"
"Adım Savaş. Savaş Karahanlı,"
Savaş Karahanlı. Galiba bu isimi hiç unutmayacaktım.
"Teşekkürler,"
"Neden teşekkür ettin ki?" Derin bir nefes aldım.
"Adını söylediğin için," alaylı bir şekilde burnundan güldüğünde bakışlarımı yere düşürdüm.
"Ne yapacaksın?" Gözlerimi gözlerine çıkardım. Gözlerine baktım.
"Anlamadım?" Gözleri karnıma indi ve kısa bir süre orada kaldıktan sonra gözlerime tırmandı bakışları.
"Karnındaki ile ne yapacaksın? Bu saatten sonra kürtaj yaptırmak yasal değil. Anladığım kadarıyla babası da yok, ne yapacaksın tek başına?"
"Bilmiyorum," gözlerime baktı. Gözlerine baktım. Bir dakika boyunca sadece bakıştık. Sonra ben derin bir nefes çektim içime. Benden sonra o da hava doldurdu ciğerlerine. Aynı anda ciğerlerimize çektiğimiz havayı dışarı verirken gözlerimiz hâlâ iç içeydi. Hâlâ birbirimize bakıyorduk.
Dudaklarını araladı bir şey söylemek için ancak sonra vazgeçmiş gibi geri kapattı. En sonunda tekrar açtığında kelimeler dudakları arasından dökülmeye başladı.
"Aldırma," Kaşlarımı çatarak baktım bu sefer gözlerine.
"Ne?"
"Aldırma onu. Bırak doğsun,"
"Babası bile yokken-"
"Ben olurum onun babası," öylece dudaklarım aralı bir şekilde kalırken kaşlarım düz bir çizgi hâlini aldı.
Ben babası olurum diyordu. Tecavüz sonucu oluşan bir hücreyi kabul ediyordu, istiyordu. İstenmeyen hücre değildi o. Tecavüz sonucu oluşmasına rağmen kabul görülen, istenen bir bebekti. Hemde bir yabancı tarafından.
"Bak seni tanımıyorum bile. Kimsin, ne iş yapıyorsun bilmiyorum. Üstelik böyle bir yerde çalışırken-"
"Burda çalışmıyorum,"
"Ne?"
"Burada çalışmıyorum. Kendisi dayım olur. Böyle lanet bir şey yapıyor ve beni nedenini bilmediğim bir şey için buraya çağırdı. Bende geldim ve kısa bir süre sonra sen geldin. Bu kadar. Ben burada çalışmıyorum, çalışmam."
Net bir adamdı. Sert, net, otoriter bir adamdı.
"Şimdi, bebeği öldürecek misin, yoksa teklifimi kabul ederek benimle mi geleceksin?"
Tanımıyordum bile bu adamı! Nasıl kabul edeyim teklifini?
"Cevap vermeyecek misin örgülü?" Dediği son kelime ile gözlerim şaşkınlık ile açıldı ve ona baktım.
"Kararını ver örgülü,"
"Sen..." Kaşlarımı çatarak ona bakıyordum ancak oralı bile değildi. Örgülü demişti. Yoksa o...
Vanilya kokusu...
"Sen... Huysuz musun? Yasemin sitesinde ki.."
"Evet örgülü benim. Ama senin bir an önce karar vermen lazım. Çünkü benimde işlerim var,"
Elim karnıma çıktığında gözleri elimi takip etti ve karnımda kaldı bakışları.
En sonunda bakışlarını karnımdan kopardı ve gözlerime baktı.
Elim karnımdayken gözlerinin en derin kuyusuna baktım ve kararımı sesli bir şekilde dile getirdim.
"Tamam, öldürmeyeceğim onu. Seninle geleceğim,"
Dudaklarında ukala ve kendini bilmiş, aynı zamanda da kendinden emin bir gülüş oluştuğunda adını içimden bir kere daha tekrar ettim. Küçüklüğümde adını öğrenemediğim o çocuk. Adını öğrenmiştim, hemde on dört yıl sonra...
Savaş Karahanlı...