İçeriğe geç

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 4 · 9 dk okuma

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 4

Tanıdık Bir Yabancı

Annemle koridorun tam ortasında yaşadığımız o sessiz ama gürültülü düello, hayatımın en uzun saniyelerinden biriydi. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, kaşlarını birer soru işareti gibi çatmış halde bana bakarken, asansörde geçirdiğim o travmatik yirmi dakikanın yorgunluğu omuzlarıma binlerce tonluk bir yük gibi binmişti. Gözleri doğrudan bir suçlama yöneltmese de, ruhumun derinliklerinde sakladığım o klostrofobik dehşeti ve Pelin ile olan tuhaf karşılaşmamı bir röntgen cihazı gibi tarıyordu. "Nil’e gidiyorum anne," dedim, sesimdeki o ele verici titremeyi bastırmak için dişlerimi sıkarak. "Bora’yla ayrılmışlar, Nil şu an tam bir enkaz halinde. Onu bu gece yalnız bırakamam."Annem bir an duraksadı, gözlerindeki o sert ifade yerini hafif bir bıkkınlığa bıraktı. Nil’in dramları artık evimizin rutin bir parçasıydı. "Geç kalma o zaman," dedi sadece. Evden çıkıp merdivenlere yöneldiğimde, kalbimin sadece asansöre binme düşüncesiyle bile göğüs kafesimi dövmesi beni dehşete düşürdü. Yedi katı nefes nefese, bacaklarımın her adımda biraz daha boşluğa çekildiğini hissederek indim. İzmir’in o nemli sıcağı, akşamın karanlığıyla birlikte yerini tarif edilemez bir serinliğe bırakmıştı.Yol üzerindeki tekelden Nil’in en sevdiği teselli paketini; acılı cipsleri ve çikolataları alıp Nil’in dairesine doğru ilerledim. Nil’in apartmanına girdiğimde, daire 14’ün kapısının her zamanki gibi bir parmak aralık olduğunu gördüm. İçeri süzüldüğümde salonun o her zamanki tanıdık lavanta kokulu havasına yabancı, geniz yakan bir kokunun; keskin bir dezenfektanla karışmış şekerli bir parfümün sindiğini fark ettim.Nil koltukta büzülmüş oturuyordu. Gözleri ağlamaktan şişmişti ama yüzünde hüzünden çok, anlamlandıramadığı bir donukluk vardı. Mutfaktan gelen o neşeli mırıltı ise içerideki bu kasvetli atmosferle taban tabana zıttı. Birkaç saniye sonra mutfaktan elinde fincanlarla o kız çıktı. Bugünkü garson kız. Ne alaka olduğunu anlayamadan elindeki tepside üç adet kupaya doldurulmuş papatya çaylarıyla "Hoşgeldin Kış." diye cıvıldadı."Hoşbuldum da sen ne alaka ?" dedim anlamaz gözlerle bir Nil'e bir kıza bakarak. "Hayır yani yanlış anlama ama seni tanımıyorum sadece şaşırdım." dedim. Elindeki tepsiyi Nil'in önünde duran sehpanın üstüne bırakıp gülümsemesini asla bozmayarak. "Ben Pelin. Nil ağlayarak akşam yeniden kafeye geldi ve benden onunla biraz sohbet etmemi istedi. Sohbetimi beğenincede beni evine davet etti. Mesaim bitene kadar beni bekledi ve geldik." dedi.Pelin’in adını söylediği an içimde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissettim. Sanki bugün asansörde üzerime çöken o hava, şimdi Nil’in salonunun ortasına taşınmıştı. Aynı kız. Aynı ses tonu. Aynı rahatlık. Ama bambaşka bir bağlam.“Anladım,” dedim kısa bir duraksamadan sonra. Ne kadar anladığım tartışılırdı ama o an için başka bir tepki vermek istemedim. Nil’e baktım. Göz göze geldik. Bakışlarında bir savunma yoktu, daha çok *‘şimdi açıklayacak gücüm yok’* hâli vardı.Pelin koltuğun tekli olanına oturdu, bacak bacak üstüne attı. Sanki bu evin yabancısı değildi. Sanki bu sahneye sonradan eklenmiş bir figüran değil, uzun süredir hikâyenin içinde olan biri gibiydi. Bu rahatlık ya çok tehlikeliydi ya da çok masum. Hangisi olduğuna karar vermek için yeterince enerjim yoktu.“İyi ki geldin,” dedi Nil sonunda. Sesi kısık ama içtendi. Yanına oturdum. Omzuna kolumu doladım. İlk başta kasıldı, sonra yavaşça gevşedi. Bu gevşeme, içinde tuttuğu her şeyin ilk işaretiydi.“Bora’dan mı?” diye sordum, cevabı bildiğim hâlde.Nil başını salladı. “Bora’dan, kendimden, her şeyden.”Pelin araya girdi. “Ama bak şu an daha iyisin,” dedi neşeyle. “Bir saat önce konuşamıyordun bile.”Kaşlarım istemsizce kalktı. Bir saat önce? Demek olay sandığımdan daha yoğundu.Nil hafifçe gülümsedi. “Evet… Pelin iyi geldi.”Bu cümleyi söylerken yüzünde beliren o minik rahatlama, benim içimdeki kuşkuyu bir nebze yumuşattı. İnsan bazen hiç tanımadığı birine, yıllardır tanıdıklarından daha hızlı tutunabiliyordu. Belki de Pelin, Nil’in o an ihtiyacı olan şeydi.Çantamdan aldıklarımı çıkardım. “Bak sana ne getirdim,” dedim. Cipsleri görünce Nil’in gözleri doldu. Bu sefer ağlamadı ama dudaklarını ısırdı.“Beni senden başka kim böyle tanır ki?” dedi.“Kimse,” dedim. “Ve Bora asla.”Bu cümleyle birlikte odada bir kahkaha patladı. Pelin güldü, Nil güldü, ben güldüm. Gülüşler biraz yüksek, biraz gereğinden uzundu. Ama olsun. Eğlence bazen tam da böyle başlardı: olması gerekenden fazla.Pelin mutfağa gidip bir şeyler daha hazırlamayı teklif etti. Nil kabul etti. Ben yerimden kalkmadım. Onları mutfakta konuşurken duymamak için televizyonu açtım. Rastgele bir kanal. Saçma bir yarışma programı. Ekrandaki renkler, sesler, kahkahalar… Hepsi gerçeklikten kaçmak için birebirdi.Mutfaktan gelen konuşmalar ara ara kulağıma çarpıyordu. Pelin anlatıyor, Nil arada gülüyor, arada susuyordu. O sessizliklerde Nil’in gözleri muhtemelen bir noktaya dalıyordu. Onu tanıyordum.Bir süre sonra Pelin elinde bir tepsiyle geri döndü. Bu sefer çay yoktu. Bardaklarda renkli bir şeyler vardı.“Mini kokteyl,” dedi gururla. “Evde ne bulduysam.”“Şu an buna ihtiyacım var mı emin değilim,” dedim ama bardağı aldım.Nil tereddüt etmeden içti. “Bugün kendime hiç iyi davranmadım. Biraz da kötü davranayım.”İlk yudumdan sonra yüzünü buruşturdu. “Bu berbat.”“Berbat ama etkili,” dedi Pelin.Haklıydı.Saat ilerledikçe ortam tuhaf bir şekilde hafifledi. Bora’dan konuştuk, sonra Bora’dan bilinçli olarak uzaklaştık. Üniversitedeki saçma hocalar, müşteriler, Pelin’in kafede yaşadığı garip olaylar… Pelin anlattıkça biz güldük. Nil güldükçe ben rahatladım.Bir ara Nil ayağa kalktı. “Müzik açıyorum,” dedi. Telefonunu hoparlöre bağladı. Eski ama enerjik bir liste. Şarkıların çoğu bağıra bağıra söylenmelikti. Biz de öyle yaptık. Kelimeleri karıştırdık, ritmi kaçırdık, ama kimsenin umurunda değildi.Pelin ayağa fırladı. “Dans ediyoruz.”“Hayır,” dedim refleksle.“Evet,” dedi Nil.İki oya karşı bir. Kaybettim.Salonun ortasında saçma sapan hareketler yapmaya başladık. Gülmekten nefesimiz kesildi. Nil bir ara durdu, ellerini dizlerine koydu, kahkaha atarken ağlamaya başladı. Ama bu sefer kimse paniklemedi. Yanına gittik. Onu tuttuk. Ağladı, güldü, yine ağladı. Sonra doğruldu.“İyiyim,” dedi. “Gerçekten.”O gece bir noktadan sonra zaman kavramı dağıldı. Saat kaçtı bilmiyordum. Yalnızca şu vardı: Nil yaşıyordu. Ve bu yeterliydi.Geceyi Nil’de kalmaya karar verdik. Pelin de. Kanepeler, battaniyeler, yastıklar… Her şey karmakarışık ama rahattı. Işıkları kapattığımızda Nil’in sesi karanlığı deldi.“İyi ki varsınız.”Kimse cevap vermedi. Ama herkes aynı şeyi düşündü.Sabah, güneş yüzüme vurduğunda gözlerimi zor açtım. Başım hafif ağrıyordu ama bu kötü bir ağrı değildi. Daha çok *‘dün gece yaşandı’* ağrısıydı. Salondan mutfak sesleri geliyordu.Pelin kahve yapıyordu. Nil masaya bir şeyler diziyordu. Sanki dün gece yaşanan her şey başka bir hayatta kalmış gibiydi.“Günaydın,” dedim.“Günaydın,” dediler aynı anda.Nil’in yüzü hâlâ yorgundu ama gözlerinde dün geceden kalan o karanlık yoktu. Yerine temkinli bir sakinlik gelmişti.Kahvemi alıp sandalyeye oturdum. “Bugün ne yapıyoruz?” diye sordum.Nil omuz silkti. “Hiçbir şey. Ve bu harika.”Pelin gülümsedi. “Ben birazdan çıkacağım ama bugün akşam yine kafedeyim.”“Geliriz,” dedim düşünmeden.Nil bana baktı. “Gerçekten mi?”“Gerçekten.”Pelin göz kırptı. “O zaman bugün güzel bir gün olacak.”Kahvemi yudumlarken annemi düşündüm. Koridoru. Asansörü. Dün geceyi. Hayat bazen çok ağırdı. Ama bazen de insanı, hiç planlamadığı bir kahkahanın ortasına bırakıyordu.Ve ben şu an tam oradaydım.Kahvenin sıcaklığı avuçlarımdan içime doğru yayılırken, günün ağırlığı henüz omuzlarıma çökmemişti. Saat daha erkendi ama İzmir güneşi erken ciddileşen türdendi; perdelerin arasından sızan ışık, salonun ortasında düzensizce bırakılmış battaniyelerin üzerine düşüyor, geceye dair ne varsa ifşa ediyordu. Yerde duran boş bardaklar, sehpanın altına kaçmış çorap, koltuğun kenarından sarkan bir yastık… Hepsi dün gecenin kanıtıydı. Ve garip bir şekilde, bu dağınıklık bana huzur veriyordu.Nil mutfağın tezgâhına yaslanmış, elindeki bıçağı anlamsızca kesme tahtasının üzerinde gezdiriyordu. Bir şey doğramıyordu, sadece oyalanıyordu. Onu bu kadar sessiz görmek alışık olduğum bir şey değildi ama bu sessizlikte bir panik yoktu. Daha çok, fırtınadan sonra gelen o temkinli durgunluk vardı.“İstersen dışarı çıkalım,” dedim aniden. Sesimle kendi düşüncemi bile şaşırttım. “Biraz hava alırız. Sahile ineriz belki.”Nil başını kaldırdı. Gözlerimi aradı, buldu. “Asansör?” dedi tek kelimeyle.Yutkundum. O kelime, o tek kelime… Dün geceyi başlatan, bugünü şekillendiren her şeyin kısa özeti gibiydi.“Merdiven,” dedim hemen. “Yürürüz. İyi gelir.”Bir an düşündü. Sonra omuz silkti. “Tamam. Evde durdukça kafam yine dolacak zaten.”Pelin araya girdi. “Ben de gelirim biraz. Kafeye gitmeden önce iyi olur.”Onun bu kadar doğal bir şekilde plana dâhil olması artık beni rahatsız etmiyordu. Hatta tuhaf bir şekilde, sanki olması gereken buydu. Dün gece bir yabancıydı, bu sabah tanıdık. İnsan bazen bağ kurmak için zamana değil, doğru ana ihtiyaç duyuyordu.Hazırlanmak uzun sürmedi. Nil üstüne bol bir tişört geçirdi, saçlarını rastgele topladı. Pelin kot ceketini aldı, aynaya bakıp saçını düzeltti. Ben ayakkabılarımı giyerken anneme mesaj attım: Nil’deyim, iyiyiz. Gelen cevap kısa ama tanıdıktı: Geç kalma.Merdivenler bu sefer daha az tehditkârdı. Yine nefesim hızlandı, yine kalbim ritmini şaşırdı ama bu sefer yalnız değildim. Nil önümdeydi, Pelin arkamda. Her adımda sanki asansörle arama görünmez bir mesafe koyuyordum. Yedi kat indiğimizde bacaklarım titriyordu ama başarmıştım. Bu bile küçük bir zaferdi.Sokağa çıktığımızda gün iyice kendini göstermişti. Hava ne çok sıcak ne de serindi. Tam kararında. Sahile doğru yürürken Pelin bir şeyler anlatıyordu; dün gece kafede yaşanan saçma bir müşteri hikâyesi. Nil gülüyordu. Ben dinliyordum. Gülüşünün sesi, dün geceki o kırılgan hâlden eser taşımıyordu.Sahile vardığımızda banklardan birine oturduk. Deniz sakindi. O kadar sakindi ki, insan bakarken kendi içindeki dalgaları bile unutuyordu. Bir süre konuşmadık. Bu sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine, tamamlayıcıydı.“Bora aradı mı?” diye sordum sonunda.Nil başını salladı. “Mesaj atmış. Görmedim sayıyorum.”“İyi,” dedim. “Her mesaja cevap vermek zorunda değilsin.”“Biliyorum,” dedi. “Ama bazen bilmek yetmiyor.”Haklıydı. Bilmek çoğu zaman sadece ilk adımdı.Bir süre daha oturduk. İnsanları izledik. Koşanlar, köpek gezdirenler, bankta tartışan yaşlı bir çift… Hayat, hiçbir şey olmamış gibi akıyordu. Belki de en garip olan buydu. Senin dünyan dağılırken, dünyanın geri kalanının yerli yerinde durması.Pelin saate baktı. “Ben yavaştan kalkayım,” dedi. “Hazırlanmam lazım.”Ayağa kalktık. Sahilden birlikte ayrıldık. Kafeye giden yolda Pelin bizden ayrıldı. Gitmeden önce Nil’e sarıldı. Uzun, içten bir sarılma. Sonra bana döndü.“Dün için teşekkür ederim,” dedi.“Ben bir şey yapmadım,” dedim.“Bazen birinin orada olması yeterlidir,” dedi gülümseyerek.Arkasından bakarken içimde garip bir his vardı. Hâlâ tam olarak çözemediğim ama artık korkutucu da olmayan bir his.Nil’le eve döndük. Öğlen olmuştu. Karnımız acıkmıştı ama dışarıdan bir şey söylemek istemedik. Evde ne varsa onunla idare ettik. Basit bir makarna. Fazla tuzlu ama sıcak. Yerken Bora’dan konuşmadık. Bilerek. Bunun da bir iyileşme yöntemi olduğunu ikimiz de biliyorduk.Yemekten sonra Nil koltuğa uzandı. “Biraz uyuyacağım,” dedi. “Gece pek uyuyamadım.”Üzerine battaniye örttüm. Saçlarının alnına düşen birkaç telini düzelttim. Gözleri kapanırken yüzünde minik bir rahatlama vardı.“Buradayım,” dedim.Gülümsedi. “Biliyorum.”O uyurken ben salonda oturdum. Televizyon kapalıydı. Telefonuma baktım, sonra bıraktım. İlk defa bir şey yapma ihtiyacı hissetmiyordum. Sadece orada olmak yetiyordu. Zaman ağır ağır akıyordu ama rahatsız etmiyordu.Nil uyandığında hava hafiften kızarmaya başlamıştı. Gözlerini ovuşturdu. “Kaç saat uyudum?” dedi.“Yeterince,” dedim.“İyi,” dedi. “Çünkü garip bir şekilde… daha iyiyim.”Bu cümleyi söylerken temkinliydi. Sanki yüksek sesle söylerse bozulacakmış gibi.“İyi olman normal,” dedim. “Her şey bir anda düzelmek zorunda değil ama iyi hissettiğin anlar da olacak.”Başını salladı. “Bugün onlardan biri.”Akşamüstü tekrar sahile inmeyi düşündük ama vazgeçtik. Evde kaldık. Hafif bir müzik açtık. Çay demledik. Pencereden gün batımını izledik. Gökyüzü turuncudan mora dönerken Nil derin bir nefes aldı.“Bugün… güzel bitti,” dedi.Saat ilerledikçe içimde eve dönme fikri ağırlaşmaya başladı. Asansör düşüncesi yine kıyıdan köşeden yokladı ama artık tüm alanı kaplamıyordu. Merdiven vardı. Ve bugün, dün değildi.Hazırlanırken Nil kapıda durdu. “Kalabilirsin,” dedi. “İstersen.”Bir an düşündüm. Sonra başımı salladım. “Bugünlük eve gideyim. Ama yarın yine gelirim.”Sarılırken bu sefer ikimiz de gevşektik. Panik yoktu, acele yoktu.Merdivenlerden inerken kalbim hızlı atıyordu ama korkudan değil. Daha çok günün ağırlığından. Dışarı çıktığımda hava serinlemişti. Eve doğru yürürken kafeden yükselen müzik kulağıma çarptı. İçeri baktım. Pelin bardakları siliyordu. Göz göze geldik. El salladı. Ben de salladım.Eve vardığımda annem salondaydı. Bana baktı. “İyi misin?” dedi.“İyiyim,” dedim. Bu sefer yalan değildi.Odamda yatağa uzandığımda günün başından sonuna kadar olan her şey bir film şeridi gibi geçti zihnimden. Koridor, Nil, Pelin, kahkahalar, deniz, sessizlikler… Hayat hâlâ ağırdı, evet. Ama bugün bana nefes alacak bir alan bırakmıştı.Gözlerimi kapatırken tek bir şey düşündüm: Bugün bitmişti. Ve garip bir şekilde güzel bitmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.