İçeriğe geç

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 5 · 6 dk okuma

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 5

Aynı Gökyüzünde Farklı Yaralar

Sabahın ilk ışıkları, odamın perdelerinden sızıp tozlu zeminime soluk bir çizgi çizerken, zihnimin en kuytu köşesinde o keskin ve ısrarcı Pelin’in mesaj sesi yankılandı. Telefonu elime aldığımda ekranın o çiğ, beyaz ışığı, henüz karanlığa ve sessizliğe alışkın gözlerimi bir bıçak gibi kesti. Başımı yastığa daha da gömdüm, pamuklu kumaşın serinliğinde saklanmaya, dış dünyadan korunmaya çalıştım. Göz kapaklarım sanki üzerlerine kurşun dökülmüş gibi ağırdı; gece boyunca biri zihnimi yumruklamış, düşüncelerimi bir kum torbası gibi hırpalamış gibi hissediyordum. Kirpiklerimi kırpıştırarak ekrana odaklandım. Mesaj kısa, net ve Pelin’e has o emir kipiyle doluydu: “Kış acil. Kafede biri hastalandı. Bugünlük yardıma ihtiyacım var. Kaçamazsın.” Kaçamazsın. O iki kelimeyi, boş odanın ağır sessizliğinde sanki havada asılı kalmışlar gibi tekrar tekrar okudum. Pelin’in sözlüğünde “acil” kelimesi, genellikle dünyanın ekseninden kaymasıyla eşdeğerdi. Ama benim için asıl mesele kaçamamak değildi; benim asıl derdim, kaçtığım her şeyin dönüp dolaşıp beni en zayıf anımda, en korumasız köşemde yakalamasıydı. Tıpkı babamın o canı cehenneme gölgesi gibi, tıpkı lise yıllarımın o soğuk koridorlarına sinmiş aşağılanmaları gibi. Üstelik Nil hâlâ hassas bir dönemdeydi. Onu bu kadar yakın zamanda, ruhu hâlâ camdan bir biblo gibi kırılgan bir haldeyken yalnız bırakmak istemiyordum. Ama öte yandan Pelin, Nil’in bu toparlanma sürecinde bizim için her şeyi yapan, kendi hayatından çalıp bize veren en büyük destekti. Bugün ona "hayır" dersem, göğüs kafesimin tam ortasında bir yerin ince ince sızlayacağını biliyordum. Hazırlanırken banyonun hafifçe buğulu aynasının karşısında durdum. Simsiyah saçlarım, uykunun etkisiyle birbirine karışmış, omuzlarıma dağınık bir hüzün gibi dökülmüştü. Onları ellerimle tarayıp, ensemde aceleci ve gelişigüzel bir topuzla hapsettim. Göz altlarımdaki morluklara baktım. Babam öleli bir yıl olmuştu, annem nihayet rahat bir nefes alabiliyordu ama benim içimdeki o "ileri seviye kaygı bozukluğu" denen illet, miras kalmış bir lanet gibi peşimi bırakmıyordu. Aynadaki yansımamla göz göze geldiğimde, ister istemez o asansörde kaldığım günü hatırladım. Kutay ile o daracık, havasız alanda hapsolduğumuz, nefesimin boğazımda düğümlendiği, dünyanın üzerime çöktüğü o berbat anı... Onu gördüğümde lisedeki o zorba çocuktan nefret etmiştim; gevşek tavırları, asansörün tuşlarına basışımla dalga geçmesi, “Sihir mi yapayım?” diyen o küstah sesi... Ama atak geçirdiğimde, başım dönüp de dünya karardığında, çantamdan ilacı çıkarıp ağzıma uzatan eller de onundu. O an kalbi olduğunu söylemişti. Ama benim tanıdığım Kutay’ın kalbi, başkalarının mutsuzluğuyla beslenen bir taştan ibaretti. “Bugün sıradan ol,” dedim yansımama, sesim banyonun fayanslarında soğuk bir yankı bıraktı. “Sadece işini yap ve görünmez ol.” Kafeye vardığımda içeri süzülen taze çekilmiş kahve çekirdeklerinin kokusu ve espresso makinesinden yükselen o basınçlı buharın sesi yüzüme çarptı. Pelin beni görür görmez, “Hayat kurtarıcım!” diye bağırdı. Sesi her zamanki gibi enerji doluydu ama benim dikkatim başka bir yerdeydi. Beni tezgahın arkasına çektiğinde, siyah bir önlük uzattı. Kumaşı hafif sertti, yoğun bir kahve kokusu sinmişti üzerine. Önlüğü bağlarken, arkadan gelen o sesi duydum. Tok, rahat ve insanı çileden çıkaran o umursamaz tonlama... “Yeni mi?” Bütün vücudum kaskatı kesildi. Bu sesi binlerce kez duymuştum. Koridorlarda benimle dalga geçerken, asansörde “Bön bön bakacağına yardım etsene” dediğimde kıkırdarken... Yavaşça döndüm. Karşımda duruyordu. Açık kahverengi saçları yine o her zamanki dağınıklığıyla ensesine dökülüyordu. Ela gözleri, mekânı ve üzerimdeki önlüğü ağır ağır süzerken, hiçbir şeyi gerçekten ciddiye almıyormuş gibi hafif bir alayla parlıyordu. Üzerinde yine o bol sweatshirtlerden biri vardı; bu seferki koyu fümeydi. Altında ise, dünyanın en rahat insanı olduğunun kanıtı olan o meşhur gri eşofman altı... Liseden bu yana boyu uzamış, omuzları genişlemişti ama o "gevşek" ruhu, o duvara yaslanıp insanları seyretme alışkanlığı yerli yerinde duruyordu. “Evet,” dedim dişlerimin arasından, bakışlarımı ondan kaçırarak. “Yeniyim.” Kutay’ın dudakları o sinir bozucu yarım gülümsemeyle kıvrıldı. “Kolay gelsin o zaman, Kış.” İsmimi söyleyişi, sanki o asansördeki çaresiz anlarımı, el hareketleriyle ilacımı istediğim o zavallı halimi bana hatırlatmak ister gibiydi. Pelin araya girdi: “Siz tanışıyorsunuz sanırım?” “Maalesef,” dedim sertçe, önlüğün iplerini canımı yakacak kadar sıkarak. Kutay ise sadece omuz silkti, elindeki kahve bardağını havaya kaldırıp selam verir gibi yaptı. “Tanışıyoruz. Eski dostlar diyelim, değil mi Kış? Gerçi senin 'eski dost' tanımın biraz daha 'can düşmanı'na yakın ama olsun.” Gün ilerledikçe kafenin içi insanla dolup taştı. Siparişler üst üste biniyor, Pelin müşterilere o profesyonel gülümsemesini yapıştırıyordu. Kutay ile sürekli aynı dar alanın içinde, bir dansın provasını yapar gibi dönüp duruyorduk. Ama bu pek de zarif bir dans değildi; daha çok iki yabancı hayvanın alan kavgasına benziyordu. Bir ara, koyu kavrulmuş kahve çekirdeklerini almaya uzandığımda, elinin oraya benden önce ulaştığını gördüm. Parmaklarımız birbirine değmedi ama sıcaklığını, teninin yakınlığını hissettim. “Orası benim alanım,” dedim, sesimdeki bıkkınlığı gizleme gereği duymadan. Kutay, kavanozu bana uzatırken ela gözlerini gözlerimden ayırmadı. “Artık değil. Alan savunması yapacaksan lisede yapacaktın, burada herkes eşit.” “Senin bu aşırı rahatlığın beni sinirlendiriyor, farkında mısın?” dedim bardağı makineye sertçe yerleştirirken. “Neden?” dedi, omuz silkerek. “Bu benim doğal halim. Kendini bu kadar kasmana gerek yok Kış, alt tarafı kahve yapıyoruz, atomu parçalamıyoruz. Hem, asansörde bu kadar sinirli değildin; sadece korkmuştun.” O kelimeyi söyleyince içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. “Korkmuştum çünkü yanımda senin gibi bir gerizekalı vardı! Telefonunu evde unutan, asansörde kilitli kalınca sihir yapmayı teklif eden bir gerizekalı!” Kutay kıkırdadı. “Ama ilacı bulan da o gerizekalıydı, hatırlatırım.” Öğleden sonra, kafeye yaşlı, her halinden memnuniyetsizliği akan bir adam girdi. Üzerinde pahalı bir ceket vardı ama yüzündeki ifade o ceketi ucuzlatıyordu. Tezgaha yaklaşıp elini mermer yüzeye sertçe vurdu. “Hey! Kim bakıyor buraya? Kaç saattir bekliyoruz burada!” Aslında içeri gireli bir dakika bile olmamıştı. Pelin o sırada arka tarafta bir telefon görüşmesindeydi. Kış, derin bir nefes alıp zoraki bir gülümsemeyle adama döndü. “Hoş geldiniz, ne arzu etmiştiniz?” Adam, Kış’ı tepeden tırnağa süzdü. Bakışları Kış’ın solgun yüzünde ve titreyen ellerinde oyalandı. “Bir Americano. Ama sıcak olsun. Geçen geldiğimde ılıktı, içemedim çöpe attım. Sizin gibi acemileri buraya neden doldururlar anlamam. Uyuyor musun kızım sen? Hareket etsene!” Kış’ın boğazı düğümlendi. Babasının annesine, "Yine mi soğuk bu yemek!" diye haykırdığı o anlar zihninde canlandı. O otoriter, aşağılayıcı ses tonu... Göğsüne o tanıdık ağırlık çöktü. Nefesi göğüs kafesinde sıkışıp kaldı. Bardak elimden kayacak gibi oldu. Tam o sırada, Kutay hiçbir acele belirtisi göstermeden aramıza girdi. Elindeki bezle tezgahı ağır ağır silerken, ela gözlerini adama dikti. Gülümsemesi her zamanki gibi yarım yamalaktı ama bu sefer içinde saf bir buz parçası gizliydi. “Beyefendi,” dedi Kutay. Sesi o kadar toktu ki, adamın bağırışını bir bıçak gibi kesti. “Kahveniz hazırlanıyor. Ama biliyorsunuz, kaliteli kahve sabır ister. Sabrınız yoksa, yolun karşısında bir otomat var; oradan plastik bardakta, ruhsuz bir kahve alabilirsiniz. Ayrıca buradaki kuralımız şudur: Çalışanımıza sesini yükselten kişi, kahvesini içmeden kapıya kadar eşlik edilir. Kahvenizi şimdi mi alırsınız, yoksa size kapıyı mı açayım?” Adam şaşkınlıktan ağzını açtı ama Kutay’ın o geri adım atmayan duruşu karşısında hışımla dışarı çıktı. Kafe sessizleşti. Kutay bana döndü, o alaycı maskesi düşmüştü. “Kış, iyi misin?” Kış başını kaldırdı, gözleri dolmuştu. “Neden yaptın bunu? Lisede beni herkesin içinde küçük düşüren sendin. Şimdi neden kahramanlık taslıyorsun?” Kutay bakışlarını kaçırdı, dışarıdaki boş sokağa baktı. “Çünkü,” dedi sesi boğuklaşarak. “O zamanlar kimin canını yaktığımı bilmiyordum. Şimdi ise o canın nasıl yandığını asansörde gördüm. Vicdan... Berbat bir şeymiş, değil mi?” Akşamüstü olduğunda dizlerim sızlıyordu. Kafede kalan son müşteriler de yavaş yavaş dağılmıştı. “Ben çıkıyorum,” dedim Pelin’e. “Otobüsle mi?” diye sordu Pelin. “Evet, başka neyle?” Kutay o sırada anahtarlarını çevirdi. Metalin sesi kafamın içinde yankılandı. “Otobüsler bugün grevde,” dedi sakin sakin. Kalbim tekledi. Dışarıda hava kararmıştı. “Ne?” “Duyuru asılı,” dedi, başıyla camın yanındaki küçük tabelayı işaret ederek. “İstersen, seni bırakabilirim. Sonuçta aynı sitede yaşıyoruz.” Tereddüt ettim. Kutay’ın arabasına bindiğimde, içeriye o tanıdık nane kokusu sinmişti. Yol boyunca hiç konuşmadı, beni soru sormaya zorlamadı. Sadece sürdü. Siteye vardığımızda arabadan indim. Kapıyı kapatmadan önce duraksadım. “Bugün için… teşekkür ederim,” dedim. Kutay gülümsedi. Bu seferki gülüşü tamdı. “Bir şey değil, Kış. Görüşürüz.” Eve girdim, kapıyı kapattım ve sırtımı yasladım. Kalbim hızlı atıyordu. Ama bu seferki korkudan değildi. Bir şeylerin başladığını, asansörün kapılarının aslında hiç açılmadığını hissettiğim için.

Bölüm sonu

2 yorum