Bir elimde, sanki dünyayla aramdaki son bağmış gibi sıkı sıkıya tuttuğum telefonum, diğer elimde ise Mayıs ayının o insafsız sıcağına karşı beyhude bir savaş veren mini vantilatörüm vardı. Kulaklıklarımdan sızan hafif ama hüzünlü keman melodisi, dış dünyanın kaotik gürültüsünü—korna seslerini, inşaat tıkırtılarını ve insanların telaşlı uğultusunu—bir perde gibi örtüyordu. Durağa doğru attığım her adımda, az önce geride bıraktığım o asansör kabininin metalik kokusu hâlâ burnumun direğinde sızlıyordu. Asansörden çıkmıştım, fiziksel olarak özgürdüm ama içimde bir yerlerde, tam göğüs kafesimin altında, o dar alana sıkışıp kalmış bir parça vardı. O metal kutunun içinde geçen her saniye, zihnimde devasa birer saat kulesine dönüşmüştü. Orada yaşananları, o tuhaf sessizliği ve havadaki o ağır gerginliği beynimden söküp atmak, hayatımın o yirmi dakikalık sayfasını hiç yaşanmamışçasına yırtıp atmak istiyordum. Ancak biliyordum ki; bazı anlar insanın ruhuna, çıkmayan bir mürekkep gibi dökülürdü. Ne kadar silmeye çalışırsanız çalışın, izi mutlaka kalırdı.Bunun hayatımda bir ilk ve aynı zamanda son olmasını dileyerek, sarsak bir hareketle çantamdan telefonumu çıkardım. Sadece saate bakmak istiyordum ama asıl amacım, asansörden kurtulur kurtulmaz bulduğum ilk telefoncudan aldığım powerbank’in çalışıp çalışmadığını kontrol etmekti. Sanki teknolojiye olan bu bağlılığım, beni az önceki o ilkel çaresizlikten kurtaracak bir kalkandı. Mayıs 2026’nın kavurucu güneşi, telefonun ekranına vurduğunda parlayan rakamları zorlukla seçtim: 09.10.Durdum. Bir an için zamanın gerçekten durduğunu sandım. Evden çıktığımda saat dokuza on vardı. Sadece yirmi dakika geçmişti. Oysa o asansörün içinde, o paslanmaz çelik duvarların arasında, mevsimlerin değiştiğine, yılların geçtiğine yemin edebilirdim. İnsan zihni ne garipti; korku ve belirsizlik devreye girdiğinde, saniyeler birer asıra dönüşüyordu. Hayatımda yaşadığım en uzun, en boğucu, en bitmek bilmeyen yirmi dakikaydı bu. Onu bir de bana sorun; o karanlıkta kalp atışlarının yankısını duyan, nefesinin daraldığını hisseden bana...Zihnim, beni rahat bırakmamaya yeminliymiş gibi Kutay’a kaydı. Liseden bu yana geçen yıllar, sanki onu başka bir hamurla yeniden yoğurmuştu. Benim gece kadar koyu, kuzguni siyah saçlarımın aksine, onun saçları güneşten çalınmış gibi açık kahverengiydi. Gözleri ise güneşin açısına göre renk değiştiren birer ela deryasıydı. Ama asıl değişmeyen ve beni her seferinde şaşırtan şey, onun o sarsılmaz, neredeyse inatçı olan giyim tarzıydı. Onu hayatım boyunca kumaş bir pantolonla, resmi bir gömlekle gördüğüm anlar bir elin parmaklarını geçmezdi. Sanki dünya bir balo salonuna dönüşse bile o, o salaş ve rahat zırhından vazgeçmeyecekti. Üzerine geçirdiği o bol, omuzlarından dökülen sweatshirtü, altına çektiği gri pamuklu eşofmanı ve dünyanın en sıradan, en iddiasız spor ayakkabılarıyla, o asansörde bile zamanın dışındaymış gibi görünüyordu. Onun için kombin tamamlanmıştı; dünya yıkılsa, o bu konforlu koza içerisinde kalmaya devam edecekti.Asfaltın sıcaklığı ayakkabılarımın tabanından yukarı doğru sızıp ayaklarımı yakmaya başladığında, gerçek dünyaya dönmem gerektiğini fark ettim. Nil’i aramalıydım. Nil benim güvenli limanımdı, fırtınalı bir günden sonra sığınacağım tek kıyıydı. Rehberi hızla kaydırdım, adını gördüğümde içimi bir huzur kapladı. İsminin üzerine dokundum ve telefonu kulağıma dayadım. Sinyal sesini her duyduğumda, asansördeki o yirmi dakikalık sessizliğin biraz daha dağıldığını hissettim."Alo," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Alo. Nerdesin balım? Seni bekliyorum burada," dedi Nil. Sesi her zamanki gibi cıvıl cıvıl, hayat doluydu. O an onun neşesi, benim üzerimdeki o ölü toprağını silkeledi. "Durağa doğru yürüyorum. Ya Nil, başıma neler geldi, gerçekten inanamazsın. Hayatımın şokunu yaşadım," dedim. "Kötü bir şey yok ya canım? Sesin bir tuhaf geliyor, korkutma beni," dedi, sesindeki endişe tınısı hemen kendini belli etmişti. "Yok yok, fiziksel olarak iyiyim. Sadece... Gelince anlatırım canım, şu an toplu taşıma kalabalığına girmek üzereyim. Görüşürüz." "Tamam tatlım, seni bekliyorum, dikkat et. Görüşürüz."Telefonu kapatır kapatmaz, ciğerlerime doldurabildiğim en derin nefesi çektim. Oksijenin her bir hüceme yayıldığını, kanımın tekrar hızla akmaya başladığını hissettim. Nil, benim çocukluğumun, ilk sırlarımın, ilk gözyaşlarımın ortağıydı. Onu sevmek, benim için nefes almak gibi bir zorunluluktu. O benim sadece arkadaşım değil; yeri geldiğinde koruyucu bir abla, yeri geldiğinde ise suç ortağımdı. Onunla konuşmak, ruhumdaki düğümleri çözen görünmez bir el gibiydi.Ama hayatın bir cilvesi miydi bu, yoksa insanın doğası mı bilinmez; kimse kusursuz değildi. Nil’in kusuru ise kalbinin sesini dinlerken mantığının sesini tamamen kısmaktı. Erkek seçimleri... Ah, o seçimler. Şu anki sevgilisi Bora, bu talihsiz seçimlerin en net, en göze çarpan örneğiydi. Çocuk tam anlamıyla bir dağ ayısıydı; kaba saba hareketleri, düşüncesiz tavırları ve Nil’in o narin ruhunu zedeleyen üslubuyla bir felaket habercisi gibiydi. Onlara her baktığımda, her kavgalarına şahit olduğumda, zihnimin karanlık köşelerinden annemle babamın hayaletleri fırlardı. Onların bitmek bilmeyen, bir evi harabeye çeviren o zehirli ilişkisi... En büyük korkum buydu işte: Bir gün Nil’in de o güzel gözlerindeki ferin sönmesi ve kendini annemle babamınki gibi çıkmaz bir sokakta bulması. İnşallah o günleri görmezdi, inşallah bir gün uyanırdı bu rüyadan.Hala unutamıyordum; bir keresinde o kadar şiddetli bir kavga etmişlerdi ki, kelimeler birer mermi gibi havada uçuşmuştu. Nil beni hıçkırıklara boğularak aradığında, Bora’nın sadece hakaret etmekle yetinmediğini, beraber gittikleri o randevularda, o güya "sevgiyle" içilen kahvelerin, yenen yemeklerin hesabını tuttuğunu ve parasını geri istediğini öğrenmiştim. Bir insanın bu kadar alçalabileceğini, bu kadar "küçük" olabileceğini o gün anlamıştım. Nil’in neden hâlâ bu adamda bir ışık gördüğünü çözemiyordum. Bora, Nil’i hak etmiyordu; Nil ise kendi değerinin farkında olmayan bir mücevher gibiydi.Bu düşünceler, sıcak havanın etkisiyle ağırlaşmış zihnimde dönerken, zamanı hızlandırmak için telefonumdan Çizgi Studio uygulamasını açtım. Kitapların o hayali dünyalarına sığınmak, gerçekliğin bu bunaltıcı sıcağından kaçmanın en iyi yoluydu. Satırlar arasında kaybolmuşken, bir an kafamı kaldırdım ve durağa vardığımı fark ettim. Atatürk Spor Salonu Durağı... Buradan tramvaya binecek, denizin o hafif esintisini izleyerek Konak’a ulaşacaktım. On dakikalık bir yolculuk olacaktı. Bugün acelem yoktu, aksine, dünyanın biraz daha yavaş dönmesine ihtiyacım vardı. Sakin, gürültüsüz, sadece sayfaların hışırtısı ve tramvayın raylar üzerindeki o ritmik sesi eşliğinde bir yolculuk...Çantamın fermuarını çekip cüzdanımı çıkardım. İçinden Kentkart’ımı alıp büyük bir özgüvenle turnikeye yaklaştım. Plastik kartı okuyucuya bastırdığımda, hayatın bana küçük bir şakası daha hazırdı. Ekranda beliren o soğuk, o duygusuz yazı beni olduğum yere çiviledi: "Yetersiz Bakiye.""Doğru ya," diye geçirdim içimden, bir bıkkınlık dalgası ruhumu kaplarken. "En son kartımda para kalmamıştı ve ben o kargaşada yüklemeyi tamamen unutmuştum."Kendi kendime söylenerek kart yükleme noktasına bakmak için arkamı döndüğümde ise asıl manzarayla karşılaştım. Yaklaşık beş metre uzunluğunda, sanki bir yardım kuyruğuymuşçasına uzanan o kalabalık... İnsanlar sıcağın altında birbirine geçmiş, ellerinde kartlarla bekliyorlardı. Ağzım bir karış açık kaldı. Eğer o sıraya girersem, sadece buluşmaya değil, büyük ihtimalle günün geri kalanına da geç kalacaktım. Bugün zaten kapasitemi doldurmuştum. Asansör, sıcak, Kutay, midemdeki o tuhaf his... Daha fazla bekleyemezdim. En sade, en hızlı ama en pahalı kararı verdim: Taksiye binecektim.Telefonumdan bir taksi çağırdım ve beklemeye başladım. Mayıs 2026’da olmamıza rağmen gökyüzündeki güneş, sanki dünyayı yakmaya yemin etmiş bir cellat gibi tepemizde dikiliyordu. Derece 36’yı gösteriyordu. Elimdeki o küçük pembe vantilatörle makyajımı, akıp gitmemesi için korumaya çalışıyordum ama bu çaba, okyanusa bir bardak su dökmek gibi beyhudeydi. Taksi, tam üç dakika sonra köşeyi dönüp yanımda durdu. Sarı metalik kapının kolunu, sanki bir kurtuluş kapısını aralar gibi çektim ve kendimi taksinin içine bıraktım."Konak’a," dedim şoföre, sesimde bitkin bir tınıyla.Taksi hareket eder etmez, o meşhur ve nefret ettiğim his kapımı çaldı. Midem... Bir anda sanki içinde bir gemi fırtınaya yakalanmış gibi çalkalanmaya başladı. Nedenini bilmiyordum; asansördeki havasızlık mıydı, yoksa sabahki o yoğun gerginliğin bedeni terk ederken bıraktığı son darbe mi? "Lütfen," dedim içimden, "lütfen şimdi değil." Takside kusmak... Bu, bugünkü felaketler silsilesinin üzerine dikilecek olan en utanç verici anıt olurdu. Dişlerimi sıktım, gözlerimi kapattım ve beş dakika boyunca sadece nefesime odaklandım. Şükürler olsun ki, o korktuğum senaryo gerçekleşmedi. Taksi durduğunda ücreti ödeyip kendimi arabadan dışarı attım. Ayaklarım yere bastığında hâlâ biraz sersemlemiştim ama en azından dışarıdaydım.Nil’le sözleştiğimiz o şirin kafeye doğru yürürken tek bir hayalim vardı: Buz gibi bir su ve sessiz bir köşe. Kafenin kapısından içeri süzülüp etrafa bakındım. Nil henüz gelmemişti. Hızla boş, kuytu bir masa bulup eşyalarımı bıraktım. Çantamı sandalyeye asarken yoldan geçen bir garsonu fark ettim."Pardon, bir bakar mısınız?" dedim, hafifçe sesimi yükselterek.Güleryüzlü bir kadın garson yanıma yaklaştı. Aman Allah’ım, bu ne biçim bir enerjiydi? Kadın sanki az önce çiçek bahçesinden fırlamış bir kelebek kadar canlı ve hareketliydi. Kıvırcık saçları omuzlarında dans ediyor, yeşil gözleri her baktığı yere ışık saçıyordu. Al yanakları ve o bitmek bilmeyen gülümsemesiyle, üzerindeki sıradan üniformayı bile şık bir elbiseye dönüştürmüştü."Buyurun efendim," dedi neşeyle. Sesi bile melodik geliyordu. "Ben bir lavaboya gidip geleceğim hemen," dedim. "Buraya birazdan mavi saçlı, hafif esmer ve dışarıdan bakıldığında biraz sert, soğuk görünen bir kız gelirse, onu bu masaya yönlendirir misiniz? Lavaboda olduğumu söylerseniz çok sevinirim." "Tabii ki efendim, hiç merak etmeyin, ben ilgilenirim," dedi o kelebek neşesiyle ve yanımızdan süzülerek uzaklaştı.Daha fazla beklersem kafenin ortasında büyük bir felakete sebep olacağımı anlayıp tuvalete koştum. Orayı detaylandırmayacağım ama yaklaşık beş-on dakika boyunca klozetle aramda, ruhumdaki tüm o zehri attığım ciddi bir alışveriş gerçekleşti. Kendime geldiğimde, ellerimi buz gibi suyla yıkayıp aynaya baktım. Solgun yüzüm yavaş yavaş kendine geliyordu.Tuvaletten çıkıp masaya doğru adımladığımda, Nil’in çoktan gelmiş olduğunu gördüm. Telefonuyla meşgulken bile o kendine has havası belli oluyordu. Ona doğru attığım her adımda, sabahki o karanlık bulutların biraz daha dağıldığını, yüzümdeki kasların gevşediğini hissediyordum. Beni fark ettiği an, telefonunu masaya fırlatıp ayağa fırladı."Aşkımmm!" diye bağırdı, sanki aylardır görüşmüyormuşuz gibi bir özlemle. Gelip bana kocaman sarıldı. O an, asansörün metalik kokusunun yerini Nil’in o şekerli parfümlü kokusu aldı.Yerimize oturduğumuzda, garson masaya iki adet buz gibi terlemiş ice latte bıraktı. "Sipariş verdin mi?" diye sordum, bardağa uzanırken. "Verdim bile. İkimize de ice latte aldım, bu sıcakta başka bir şey içilmez zaten," dedi Nil.Gülümsedim. Bizim dostluğumuzun temel taşlarından biriydi bu; farklı kafelerde, farklı masalarda ama hep aynı kahvenin eşliğinde saatlerce süren o derin sohbetler. Bizim için kahve, aslında birimiz anlatırken diğerinin ağzının boş kalmaması, dinleme eyleminin daha estetik görünmesi için bir bahaneydi sadece."Eee," dedi Nil, o meşhur mavi saç tutamını kulağının arkasına sertçe sıkıştırarak. "Anlat bakalım, sabah sabah neler geldi o güzel başına? Telefonun neden kapalıydı, neden bu kadar geç kaldın?"Elimi alnıma götürdüm, saçlarımı geriye doğru ittim. "Hiç sorma Nil... Tam bir kabustu. Korku filmi çekmeye kalksalar bu kadarını düşünemezlerdi."Nil, meraklı gözlerle, adeta bir dizi finalini bekler gibi yüzüme bakıyordu. "Eee aşkım, kelimeleri sen verdin. Cümleyi ben mi kuracağım? Anlatsana şunu adamakıllı, çatlatma insanı!""Üff... Tamam, tamam," dedim ve derin bir nefes alıp o sabah asansörde mahsur kalışımızı, Kutay’ın o tuhaf değişimini, aramızdaki o gergin sessizliği ve kalbimin nasıl bir kuş gibi çırpındığını en ince ayrıntısına kadar anlatmaya başladım.(Kış, yaklaşık yirmi dakika boyunca sabah yaşadıklarını tüm detaylarıyla anlatır.)"Oha..." dedi Nil, hikayem bittiğinde. Ağzı gerçekten bir karış açık kalmıştı. "Kutay mı? Ciddi misin? Hem de asansörde?" "Ya öyle işte," dedim, omuzlarımı düşürerek. "Keşke hiç yaşanmasaydı, keşke o merdivenleri çıksaydım diyorum ama olan oldu bir kere."Nil bir süre düşündü, sonra kolundaki saatine baktı. "İstersen yavaş yavaş kalkalım canım, saat onu çeyrek geçiyor. Derse yetişmemiz lazım." "Tamam," dedim. "Hesabı ödeyip kaçalım buradan."Kasaya gidip ödemeyi yaptıktan sonra Nil’e kapıyı işaret ettim. Kafeden dışarı adım attığımızda o nemli sıcak tekrar yüzümüze çarptı. "İstersen Narlıdere’ye kadar o toplu taşıma kalabalığında, insanların ter kokusu arasında sürünmeyelim," dedim. "Hadi bir taksi çağıralım." "Valla çok iyi olur," dedi Nil, bir yandan çantasını karıştırırken. "Zaten Kentkart’ımda da para kalmadı, şimdi yüklemekle uğraşamam."Gülümseyerek telefonumdan tekrar bir taksi çağırdım. Taksiyle Narlıdere’ye, oradan da fakültenin o tanıdık merdivenlerine kadar gittik. Gün, derslerin monotonluğu ve Nil’le ettiğimiz diğer küçük dedikodularla akıp gitti.Günün sonunda, güneş binaların arkasına sığınıp şehri turuncu bir hüzne boyarken siteye giriş yaptım. Apartmanın kapısından girdiğim an, evde beni bekleyen o "anne faktörü" aklıma geldi ve içimden büyük bir "eyvah" çektim. Apartmanın geniş, soğuk koridorunda asansörle göz göze geldik. O metal kapılar sanki bana bakıp sırıtıyordu. Bir daha o asansöre biner miydim? Asla. En azından bu yıl için asansör kotamı doldurmuştum. Hiç düşünmeden yan taraftaki mermer merdivenlere yöneldim.Yedinci kata çıkmak, spor salonunda bir saat antrenman yapmaktan daha zordu belki ama o asansörde bir saniye daha geçirmekten bin kat daha güvenliydi. Daire 14’ün önüne geldiğimde kan ter içinde kalmıştım. Çantamdan anahtarı çıkardım, anahtarın metalik sesinin koridorda yankılanmaması için büyük bir titizlikle kilidi çevirdim. Şükürler olsun ki odamın kapısı girişe çok yakındı. Parmak uçlarımda, adeta bir hırsız gibi yürüyerek içeri süzüldüm, kapıyı sessizce kapattım ve kendimi odama attım. Başarmıştım; yakalanmadan odama ulaşmıştım.Amacım annemden azar yemekten kaçmak değildi; bu kaçınılmazdı, bunu biliyordum. Sadece o azarı biraz ertelemek, şu yorgun ruhumu biraz olsun dinlendirmek istiyordum. Şu an hiçbir tartışmayı kaldıracak gücüm yoktu. Zaferin verdiği o küçük ve tatlı sevinçle çantamı odanın karanlık bir köşesine fırlattım ve kendimi yatağın o pamuksu, yumuşak kollarına bıraktım. Tavanı izlerken oluşan o mükemmel sessizlik, sanki ruhuma sürülen bir merhem gibiydi.Ama o huzurlu sessizlik, bir camın kırılması kadar ani bir şekilde bölündü. Komodinin üzerindeki telefonum titreyerek ve bağırarak çalmaya başladı. Arayan Nil’di."Efendim Nil," dedim, sesimdeki bitkinliği gizlemeyerek. "Ne yaptın canım? Girdin mi eve?" diye sordu Nil. "Geldim, yatıyorum. Ne oldu? Bir şey mi var?" dedim. Sesindeki o tonu hemen tanımıştım. "Hiç... Bilmiyorum, kendimi pek iyi hissetmiyorum," dedi. Sesi çatallanmıştı, her an bir hıçkırık kopacakmış gibiydi.Doğruldum. "İyi misin Nil? Sesin hiç ama hiç iyi gelmiyor. Ne oldu, anlatsana?" "Bize gelir misin? Lütfen..." dedi. "Nil, bak ne olduğunu söylersen gelirim. Böyle yarım cümleler, kelime oyunları artık beni yoruyor. Ne oldu?" Derin bir sessizlik oldu karşı tarafta, sonra o iki kelime döküldü dudaklarından: "Bora’yla ayrıldık."Kısa bir sessizlikten sonra, "Tamam, geliyorum," dedim. Teselli etmeye çalışmadım. Zaten içten içe bu anın gelmesini bekliyordum. Ayrıldıkları için Nil adına mutluydum; o prangadan kurtulmuştu sonunda. Bu saatte bakkal kapalı olurdu ama biraz ilerideki tekel mutlaka açıktı. Nil’e gitmeden önce oradan en sevdiği cipslerden, çikolatalardan, atıştırmalıklardan koca bir paket yapar, sonra bütün gece film izleyip o ayı Bora’ya küfrederdik. En azından kafası dağılırdı.Ceketimi kapıp odadan çıkmak için hamle yaptım. Kusursuz sandığım bir kaçış ve teselli planım vardı. Ama tam kapıyı açtığımda, bu planın tek ve en büyük kusurunu karşımda gördüm.Annem. Koridorun ortasında, kollarını göğsünde kavuşturmuş, kaşlarını çatmış bir halde tam karşımda dikiliyordu. Kaçış buralara kadardı.
Bölüm 3
Yetersiz Bakiye
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.