İçeriğe geç

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 2

Sınır

Hayatımda ilk kez böyle hissediyordum. Bok gibi bir his… Onu kastediyorum. “Hay böyle işin,” diye söylenirken bir yandan da tuşlara basmaya devam ediyordum. “Biraz daha zorlarsan hiç çıkamayacağız,” dedi arkadan gelen tok bir ses. Bir anlığına asansörün tuşlarına rastgele basmayı bırakıp arkamı döndüm ve ellerimi belime yerleştirdim. “Çok biliyorsun sen,” diye cevap verdim alaycı bir ses tonuyla. Ardından arkamı dönüp tuşlarla uğraşmaya devam ettim. Ve arkadan bir ses duydum. Kıkırdıyordu. “Komik olan ne, anlayamadım,” dedim; ellerim hâlâ tuşlarla uğraşırken. “Hiç. Boşa olan çabanı izlemek çok keyifli.” Hiçbir şey demedim çünkü bazen sessizlik en büyük silah olarak kullanılabilir. Bir an duraksadım, sonra arkamı döndüm. Gördüğüm manzara karşısında yüzüme yerleşen, hiçbir şey anlamamış ifadeyi durduramadım. Bir ayağını asansörün duvarına yaslamış, büyük bir keyifle beni izliyordu. Hayatımda bu kadar gevşek bir insan görmemiştim. Işıklar yok, asansörde kalmışız ve bize yardım edebilecek kimse yok… O ise sanki dizi izler gibi beni izliyordu. Bunların hepsi beynimden geçtikten sonra, onun kattığı sinirle haykırdım: “Pembe dizi falan mıyım ben? Bön bön bakacağına yardım etsene, gerizekâlı!” Şaşırmıştı. Bayağı şaşırmıştı. Açıkçası ben de kendime şaşırmıştım. Galiba içimde yıllardır biriken ona dair nefreti kusmuştum. (Kendisi benim namıdeğer lise zorbamdır ama neyse, zaten pek bir önemi yok.) “Şu an elimden ne gelebilir ki, Kış? Asansöre sihir mi yapayım çalışması için?” dedi dalgacı bir ses tonuyla. Aslında haklıydı ama en azından bir şeyler yapıyor olmam, paniklemem ve onun hiçbir şey yapmadan mal gibi beni izlemesi sinirlerimi bozmuştu. Hayır, öylece elim kolum bağlı oturup birinin bizi bulmasını bekleyemezdim. Ayrıca onunla aynı ortamda bulunmak, aynı oksijeni içime çekmek bile midemi bulandırıyordu. Sırtımda asılı olan pastel mor tonlarındaki çantamı önüme alıp karıştırmaya başladım. Kol çantası kullanmayı oldum olası hiç sevmezdim; zaten o küçücük şeyin içine, benim sırt çantama koyduğum eşyaların üçte biri bile sığmazdı. Çantamı karıştırırken Kutay’ın bana, ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi baktığına yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım. “Sen sormadan söyleyeyim, telefonumu arıyorum,” dedim çantamı kurcalamaya devam ederek. “Öyle bir şey sormayacaktım ama sen bilirsin.” Sonunda telefonumu bulduğumda kilidini açtım ve Nil’i aradım. Telefonu kulağıma dayadım. Bir süre bekledikten sonra kendi kendime, “Çalmıyor,” diye mırıldandım. Kutay bana bakarak, “Acaba neden?” dedi. O sırada bulunduğumuz konumu hatırladım. Sinirle telefonu yere çarptım ve çantamı asansörün öteki tarafına savurdum. Neyse ki kırılmamıştı. Hayatımda ilk kez bu kadar sinirlendiğimi hatırlıyorum. Dudaklarımı ısırmaktan neredeyse kanayacaklardı. Elimi sürekli sıkmam yüzünden avucumun içi tırnak izleriyle sızlıyordu. Gerçi bir kez daha böyle olmuştu. Annemle babam boşanma sürecindeyken, babam boşanmayı kabullenemeyip annemi pazar dönüşü sokak ortasında dövdüğünde de aynı hâle girmiştim. O gün ağlamaktan gözlerim kan çanağına dönmüştü. Annem ise beni teselli etmek için kendini parçalardı. Oysa onun hâli benimkinden kat kat beterdi. Gözleri genelde mosmor olur, dudağı patlak gezerdi. Zaten boşanmadan önce de sağlıklı bir ilişkileri yoktu ama bu raddeye geleceğini hiç düşünmemiştim. Süreç başlar başlamaz kudurdu resmen: mesajlarla taciz, davayı düşürmemiz için tehditler ve hem psikolojik hem fiziksel şiddet… O canı cehenneme herif öleli bir yıl oldu. O günden sonra annem nihayet rahat bir nefes alabildi; “kızıma bir şey yapar mı?” korkusuyla yaşamayı bıraktı. Naif kalbim, bunu bir insan için söyleyebileceğimi asla tahmin etmezdi ama… iyi ki ölmüş. O dönem annem beni defalarca terapiste götürmek istedi ama ben hep reddettim. Her derdim olduğunda ağlayarak bir terapisti arayamazdım. İnsan, kendi dertleriyle kendisi başa çıkmalı diye düşünüyorum. Çünkü her insan bugün var, yarın yok. Bunları düşünürken başımın döndüğünü hissettim. Olduğum yerde bir süre yalpaladım. “Kış, iyi misin?” diyen yankılı bir ses beynimin odacıklarında dolaşıyordu. O an yere ya kendi rızamla oturup sakinleşmeye çalışacaktım yada bayılıp her türlü yere inecektim. Birinci seçeneği seçmenin daha mantıklı olduğunu düşünerek ellerim yardımıyla yere oturdum. Dudağımdan zar zor dökülen kelimeleri, Kutay’ın anlaması için el hareketleriyle destekleyerek çantamı işaret ettim: “İlaç… Çantamda…” “Tamam,” deyip hızlıca telefonunun flaşıyla çantamı karıştırmaya başladı. O sırada gördüğüm manzara şuydu: sallanan bir asansör, yarım yamalak çantamı karıştıran bir Kutay ve kafamı sola çevirdiğimde yere çökmüş, kafası güzelmiş gibi duran bir Kış. Kutay iki dakika sonra ilacı buldu, içinden bir kapsül çıkarıp bana verdi. Başım o kadar dönüyordu ki ağzımın yerini bile onun yardımıyla bulabildim. İlacı aldıktan yaklaşık beş-on dakika sonra asansörün sallantısı azalmış, beynimde yankılanan cümleler netleşmeye başlamış ve nefes alışverişim yavaşlamıştı. Derin bir nefes aldım. Kutay’ın bana anlamaz gözlerle baktığını görünce bir şey soracağını anladım. Tahmin ettiğim gibi de oldu: “Bu da neydi böyle?” Bir cevap bekliyordu; haklıydı. “İleri seviye kaygı bozukluğu,” dedim. Ardından ekledim: “Bir şeyi çok fazla düşündüğümde, stres yaptığımda ya da utandığımda bu eleman ataklarıyla ziyaretime gelir. Ama ileri seviye dediğime bakma; annem hep öyle der. Çok acil bir şey olmadıkça atak geçirmiyorum.” Kutay’ın yüzü biraz düştü. Yerlere bakarak sadece, “Anlıyorum,” diyebildi. “İnan, hiç anlamıyorsun. Kolay kolay da anlayamazsın,” dedim ve saate bakmak için asansörün diğer ucundaki telefonuma uzandım. Güç tuşuna bastım. Ekran açılmadı. Bir daha bastım, yine açılmadı. Dünyanın en şanssız insanı olarak güne birinci dersi kaçırarak başlamış, asansörde dünyada en nefret ettiğim insanla kalmış, üstüne bir de atak geçirmiştim. Bu da yetmezmiş gibi telefonumun şarjı da bitmişti. Bu sırada Kutay yanıma oturdu. “Telefonun nerede?” diye sordum net bir şekilde. “Evde,” dedi büyük bir sakinlikle. Sesimi sertleştirdim. “Dışarı telefonsuz çıkmak huyun mudur ?” diye sordum, şakayla karışık ama kızgın bir tonla. “Markete gidiyordum, Kış,” dedi; o da sesini biraz sertleştirerek. Ardından utanmazca ekledi: “Gerçi başıma bunların geleceğini bilseydim hiç çıkmazdım.” “Sahi, sen neden beni kurtardın ki?” dedim. “Bıraksaydın, belki bayılırdım, belki ölürdüm. En azından bu lanet hayattan kurtulurdum.” “Hiç kimsenin göz göre göre ölmesine göz yummamı beklemiyordun herhâlde. Ben de insanım; heykel değilim. Kalbim var, Kış,” diye karşılık verdi. “Lisede hiç öyle demiyordun ama. İnsanlara psikolojik şiddet göstermek senin için çok kolaydı. O zaman kalbin neredeydi acaba?” dedim. Bunu söyler söylemez ayağa kalkıp asansör kapısını yumruklamaya başladı. Hiçbir tepki vermeden ben de ayağa kalktım, ayağımı asansör duvarına dayadım ve onu izlemeye başladım. Arkasını dönüp, “Ne bakıyorsun?” diye bağırdı. “Hiç. Boşa olan çabanı izlemek çok keyifli,” diye cevap verdim, büyük bir keyifle. Asansör kapısına doğru ilerledim. Kutay’a yaklaştığımda fark ettiğim tek şey, ikimizin de sabrının tükenmiş olmasıydı. Son sınırlarımızdaydık. Ne kadar süredir burada olduğumuzu bilmiyordum ama bana iki yıl gibi gelmişti. Tam ikimiz de kapının önünde çaresizce dikilirken asansörün ışıkları gözlerimi kamaştırdı. O an sevinçten minik bir serçe gibi kanatlanıp havalara uçabilirdim. Mutluluğum tarif edilemezdi. Asansör aşağı inmeye başladı. Bir süre sonra durduğu kat zemin kattı. Kapılar yavaşça açılırken beklediğim kişi bir tamirci, bir hademe ya da tesisatçıydı belki… Ama karşıma çıkan yüz hiç beklemediğim birine aitti. “Anne!” Elinde alışveriş poşetleriyle, kocaman gözlerle ve şaşkın bakışlarla bizi izleyen kişi annemdi. “Kış, sen neden buradasın ve daha önemlisi neden bunla birliktesin?” dedi, açıklama bekler bir hâlde. “Anne, her şeyi sonra anlatsam… Şimdi çok acelem var,” dedim tebessüm ederek. “Belli,” dedi ve merdivenlere yöneldi. Giderken çıkardığı cık cıkları duyabiliyordum. Bu, akşama bana bir anne sürprizi olacağının net göstergesiydi. Kutay’la birlikte siteden çıkana kadar mecburen yürüdük. Sonra o markete, ben de Nil’in yanına gitmek üzere yoluma koyuldum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.