Şafak vakti, İzmir’in üzerine kirli bir kefen gibi çökerken, Ali’nin arabası Pelin’in o kusursuz, beyaz taşlı malikanesinin önünde durdu. Yağmur şiddetini yitirmişti ama havada asılı kalan o nemli ve ağır soğuk, insanın en derin kemik sızılarına kadar işliyordu. Arabadan indiğimde dizlerim hala kontrolsüzce titriyordu; ama bu asansördeki o felç edici korkudan kaynaklanmıyordu. Bu, damarlarımda akan saf nefretin, aylardır bastırılmış o büyük uyanışın getirdiği bir sarsıntıydı. Elimde Kutay’dan kalan o paslı, yanık kokulu boru anahtarını sıkıca tutuyordum. Metalin buz gibi dokusu avcumdaki taze yaraları uyuşturuyor, bana neden burada olduğumu her saniye hatırlatıyordu. "Kış, yalvarırım bir kez daha düşün," dedi Ali, direksiyon başında bembeyaz bir yüzle bana bakarak. "Polisler yoldadır, dosyayı her yere gönderdin. Adalet yerini bulacak. Bırak o kapıdan onlar girsin." "Hayır Ali," dedim, sesim kendi kulağıma bile yabancı, buz tutmuş bir kuyu dibinden geliyormuş gibi ruhsuzdu. "Adalet kağıtlar üzerinde yerini bulur, ben ise ruhumdakini istiyorum. Onun gözlerinin içine bakmam lazım. O asansörde kestiği nefesimin, o deponun külleri arasında bıraktığım Kutay’ın hesabını sormadan hiçbir yere gitmiyorum." Bahçe kapısından içeri süzüldüğümde, etraftaki o mükemmel peyzaj, o özenle budanmış güller gözüme dünyanın en büyük yalanı gibi göründü. Pelin’in evi, tıpkı kendisi gibiydi: Dışarıdan bakıldığında huzurlu, estetik ve asil; ama temelleri kan, cesetler ve geri dönülmez ihanetler üzerine kurulu. Salonun o devasa, yere kadar uzanan cam kapısına vardığımda, içerideki loş ışığın yandığını gördüm. Pelin oradaydı. Elinde ince, altın yaldızlı bir porselen fincanla pencerenin kenarında durmuş, dışarıdaki gri ve ruhsuz sabahı izliyordu. Üzerinde yine o çok sevdiği pudra pembesi ipek sabahlığı vardı. O kadar sakin, o kadar dokunulmaz görünüyordu ki, bir an için dün geceki o cehennemi sadece benim hayal ettiğimi sanabilirdim. Kapıyı vurmadım. Yan taraftaki mermer saksının içinde duran yedek anahtarı aldım. Yıllar önce, "Bir gün birbirimize bir şey olursa diye bilsin," diyerek yerini bana bizzat kendisinin gösterdiği o anahtar... Kilidi çevirdiğimde çıkan o ince 'tık' sesi, bir idam mahkumunun boynuna geçirilen ilmik kadar kesin bir sesti. İçeri girdiğimde, topuklarımın halının üzerindeki her bir cam kırığını ezişi evin sessizliğinde yankılandı. Pelin irkilmedi. Yavaşça, sanki bir dans provası yapıyormuşçasına arkasına döndü. Beni gördüğünde yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Gözleri önce çamur içindeki, yırtık botlarıma, sonra sırılsıklam olmuş elbiseme ve en son, yüzümdeki o isli, dağılmış, vişne çürüğü rujun kanla karıştığı o korkunç görüntüye odaklandı. "Kış," dedi, sesi o kadar yumuşaktı ki, sanki beni sıradan bir pazar kahvaltısına bekliyormuş gibiydi. "Hayatta olmana gerçekten sevindim tatlım. Geceki o talihsiz yangından sonra kalbim çok sıkışmıştı. Seni ve o zavallı çocuğu kurtaramadığım için kendimi hiç affetmeyecektim." "Talihsiz yangın mı?" dedim, salonun tam ortasına doğru yürürken. Her adımımda o bembeyaz, paha biçilemez halıya siyah bir çamur izi bırakıyordum. Pelin’in dünyasını kirletmek, şu an yapabileceğim en küçük şeydi. "Kutay’ı o alevlerin içinde bile isteye bıraktın Pelin. Mert’i o uçurumun kenarında, direksiyonun başında bir kaza süsü vererek katlettin. Ve şimdi bana kalbinin sıkıştığını mı söylüyorsun?" Pelin fincanını yavaşça masaya bıraktı. Hareketleri hala o kadar zarifti ki, bu zarafet içimdeki vahşi hayvanı uyandırıyordu. "Mert bir mecburiyetti Kış. Fazla soru sordu, fazla dürüstleşti. Kutay ise sadece yanlış zamanda yanlış yerde duran bir sokak çocuğuydu. Ama sen... Sen benim en iyi parçamdın. Eğer o çantayı bana verseydin, şu an burada böyle sefil bir halde durmuyor olurdun. Seninle beraber bu şirketi yönetebilirdik." "O çanta poliste Pelin," dedim, ona doğru bir adım daha atarak. Aramızdaki mesafe artık sadece bir nefes kadardı. "USB’deki ses kayıtları, Selim’le yaptığın o kan donduran pazarlıklar, Mert’in frenlerini nasıl bozdurduğuna dair o soğukkanlı itirafların... Hepsi şu an her emniyet müdürünün, her gazetecinin önünde. Senin o pudra pembesi, porselen bebek dünyan, bu sabah güneşle beraber üzerine çökecek." İşte o an, ilk kez Pelin’in o kusursuz maskesinin boydan boya çatladığını gördüm. Gözbebekleri iğne ucu kadar küçüldü, o her zaman gülümsediği dudakları kontrolsüzce seğirmeye başladı. "Ne yaptığını sanıyorsun sen?" diye tısladı. O nazik, ipeksi sesi bir anda zehirli bir yılanın tıslayışına dönmüştü. "Beni mi bitireceksin? Ben bu şirketi, bu itibarı tırnaklarımla, her gece kabuslar görerek kazandım! Senin gibi her şeyi önüne hazır konulmuş bir zengin kızının gelip her şeyi mahvetmesine izin vermem!" "Zengin kızı o tünelde öldü Pelin," dedim, boru anahtarını havaya kaldırarak. "O kız, senin o sahte gözyaşlarına inandığı gün öldü. Karşında sadece senin kendi ellerinle yarattığın eser duruyor. Mert'in intikamı ve Kutay'ın soğumuş külleri duruyor." Pelin panikle yanındaki konsolun çekmecesine uzandı ama ben ondan çok daha hızlıydım. İçimdeki o aylardır biriken, o asansörde kapalı kaldığım her saniye biriken devasa öfke, bir patlama gibi dışarı fırladı. Elimdeki ağır metali salonun ortasındaki o devasa, kristal vazoya indirdim. Vazo, binlerce elmas parçası gibi etrafa saçılırken Pelin bir çığlık atarak geri çekildi. "Bu Mert için!" diye bağırdım, sesim evin tavanlarında yankılanıyordu. Bir darbe daha indirdim, bu sefer duvardaki o paha biçilemez, Pelin’in "asil" ailesini temsil eden tabloya. "Bu, asansörde kestiğin nefesim için! Bu, bana kurduğun o sahte hayat için!" Pelin panikle geri kaçarken ayağı yerdeki cam parçalarına takıldı ve o çok sevdiği mermer zemin üzerine kapaklandı. O asil, dokunulmaz duruşundan eser kalmamıştı. Yerde sürünerek benden uzaklaşmaya çalışırken yüzündeki o korku, hayatım boyunca aldığım en büyük ödüldü. Tam o sırada dışarıdan, sokağın başından siren sesleri gelmeye başladı. Mavi ve kırmızı ışıklar, salonun o tertemiz beyaz duvarlarında bir kaos dansı başlatmıştı. Pelin dışarıdaki ışıklara baktı, sonra bana döndü. Gözlerinde ilk kez, gerçekten ilk kez saf bir ölüm korkusu vardı. "Kış, yapma... Biz kardeştik, hatırla o geceleri, hatırla birbirimize verdiğimiz sözleri..." "Kardeşler birbirinin kalbini söküp üzerine basmaz Pelin," dedim üzerine eğilerek. Yüzümdeki o isli, kanlı ifadeyle ona o kadar yakından baktım ki, nefesimi hissetsin istedim. "Sana el sürmeyeceğim. Seni bu demirle öldürmeyeceğim. Çünkü senin için ölümden daha korkunç bir şey var: Kaybetmek. Her şeyini; o çok sevdiğin yalan itibarını, paralarını ve o sahte dostlarını kaybedeceksin. Ve o hapishane hücresinde, beton duvarlar arasında nefesin her daraldığında... O asansörü hatırlayacaksın. Kapıların hiç açılmadığı o karanlığı hissedeceksin." Polisler kapıyı kırarak içeri daldığında, ben sadece geri çekildim. Pelin’i yerlerde sürünürken, o pudra pembesi ipek sabahlığı çamura ve cam kırıklarına bulanmış halde kelepçelenirken izledim. Selim’in itirafları ve benim gönderdiğim dijital kanıtlar onu öyle bir köşeye sıkıştırmıştı ki, kaçacak tek bir santimi bile kalmamıştı. Pelin polisler tarafından dışarı sürüklenirken durdu ve son bir kez bana döndü. Sesi artık bir insana değil, bir canavara aitti. "Kutay..." dedi hırıltılı bir sesle. "Onu ben öldürmedim Kış. O yangını... O yangını o başlattı. Selim’i içeride tutmak, senin tünelden çıkmanı garantilemek için kendini bilerek o alevlerin arasına attı. Senin hayatın, onun cesedi üzerine kurulu." Bu son cümle, zaten parça parça olan kalbime saplanan son ve en zehirli kurşun oldu. Polis arabaları uzaklaşırken, o koca malikanenin ortasında, kristal cam kırıklarının ve çamurun içinde tek başıma kaldım. Yağmur yeniden, her şeyi yıkamak istercesine başlamıştı. Dışarı çıktım, Ali’nin yanına yürüdüm ve gökyüzüne baktım. Kutay gitmişti. Mert gitmişti. Pelin gitmişti. Geriye sadece ben, Kış kalmıştım. Ve yüzümdeki o dağılmış rujun bıraktığı leke, artık bir utanç değil, bir özgürlük nişanesiydi. Asansörün kapıları açılmıştı ama dışarıdaki dünya, sandığımdan çok daha soğuk ve ıssızdı. Ama artık nefes alabiliyordum. Kendi nefesimi, başkasının ciğerlerine borçlu olsam da...
Bölüm 14
Pudra Pembesi Bir Cenaze
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.