İçeriğe geç

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 13 · 5 dk okuma

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 13

Çamurlu Toprak

Kömürlüğün tavanı o korkunç gürültüyle çöktüğünde, sadece bir binanın değil, hayatımın üzerine inşa ettiğim tüm inanç sisteminin de yerle bir olduğunu hissettim. Tünelin çıkışındaki o ıslak, çamurlu toprağa yüzüstü kapandığımda, ağzıma dolan toprak tadı, Kutay’ın bıraktığı nane ve duman kokusuna karışıyordu. "Kutay!" diye feryat ettim ama sesim, kendi boğazımda bir hıçkırık düğümü olarak kaldı. Yağmur, bir kırbaç gibi sırtıma inerken, arkamdaki o turuncu cehennemden yükselen kıvılcımlar gökyüzüne, ölen ruhların birer nişanesi gibi yükseliyordu. O an, o tünelden çıkanın sadece bedenim olduğunu, ruhumun o enkazın altında, Kutay’ın yanında kaldığını biliyordum. Ali beni sarsarak yerden kaldırdığında, gözlerim hala o alevlerin içindeydi. "Gidiyoruz Kış, hemen!" dedi Ali. Sesi, uzaklardan gelen bir yankı gibiydi. Beni arabanın arka koltuğuna fırlattığında, elimdeki siyah çantayı göğsüme o kadar sert bastırmıştım ki, çantanın deri kenarları kaburgalarımı sızlatıyordu. Ama o sızı, kalbimdeki o devasa delikten sızan acının yanında hiçbir şeydi. Araba, İzmir’in o karanlık, birbirine dolanmış bağırsakları andıran ara sokaklarında hızla ilerlerken, başımı cama yasladım. Camdan süzülen her bir yağmur damlası, Pelin’in bana karşı kurduğu bir yalanı temsil ediyordu. Pelin... İsmini zihnimde her telaffuz ettiğimde, mideme kramplar giriyordu. Biz onunla beraber büyümemiştik; o, benim içimde bir kanser gibi büyümüştü. Mert’in ölüm haberini aldığımız o ilk geceyi hatırladım. Kucağıma yatıp saatlerce ağlamıştı. "Onsuz nasıl yaşayacağız Kış?" demişti hıçkırarak. Meğer o gözyaşları, Mert’in mezarındaki toprağı daha iyi çökertmek içinmiş. Meğer o hıçkırıklar, kendi zaferinin provasıymış. Bir insan nasıl bu kadar kusursuz bir maske takabilirdi? Bir insan, sevdiği adamın katiliyle nasıl aynı sofraya oturup, onun nişanlısının elini tutabilirdi? "Ali," dedim, sesim bir ölününki kadar ruhsuz çıkmıştı. "Pelin... O gece oradaydı, değil mi? Arabadaydı." Ali direksiyonu sıkarken dikiz aynasından bana baktı. Gözleri yaşlıydı. "Mert Abi son günlerinde sürekli telefonları saklıyordu Kış. Pelin’in babanın şirketindeki gizli hesaplarla ilgili Selim’e talimat verdiğini duymuş. Mert o gece kaçmıyordu; o gece kanıtları polise götürüyordu. Selim peşine düştüğünde, Pelin de yanındaki siyah cipteydi. Mert’in arabası uçurumdan yuvarlanırken, Pelin aşağıya inip Mert’in ölmesini beklemiş. Mert o çantayı son anda koltuğun altına tekmelemiş, onlar da bulamamışlar." Duyduklarım, içimdeki asansörün halatlarını birer birer kopardı. Kat kat aşağı düşüyordum. Mert’in son nefesini verirken Pelin’in o buz gibi, güzel yüzüne baktığını hayal ettim. O anki hayal kırıklığı, ölmekten daha çok canını yakmış olmalıydı. Ali beni şehrin dışında, inşaatı yarım kalmış bir binanın bodrum katına götürdü. İçerisi rutubet ve çimento kokuyordu. Bir köşede duran eski bir masanın üzerine Mert’in çantasını koydum. Çantanın içinden çıkan USB belleği bilgisayara takarken parmaklarımın titremesini engelleyemiyordum. Ekranda dosyalar belirdikçe, Pelin’in kurduğu o karanlık imparatorluğun haritası önüme serildi. Ses kayıtlarını açtım. "Selim, Mert çok fazla soru sormaya başladı. Artık dükkanın güvenliği için bir tehdit oluşturuyor. Onu ikna edemiyorum, babasının dürüstlük takıntısı ona da bulaşmış. Bu işi halletmen lazım. Temiz olsun, kaza desinler." Pelin’in o her zamanki nazik, ipeksi sesi... Bu sesle bana masallar anlatmış, bu sesle Mert’e aşk sözcükleri fısıldamıştı. Kaydı durdurdum. Kusmak istiyordum. İçimdeki her şey dışarı çıkmak istiyordu. Kutay’ın o alaycı gülüşünü, asansördeki o karanlık nefesini, elini sıktığım o anki sıcaklığını düşündüm. O, Pelin’in gerçek yüzünü hepimizden önce görmüştü. O yüzden beni o asansörde rujumu silmekle tehdit etmişti. Çünkü o rujun bir maske olduğunu, Pelin’in dünyasında maskelerin sadece ölüm getirdiğini biliyordu. "Nefesin kesildiğinde ben buradayım," demişti bana. Gözlerimi kapattım. O karanlık deponun içindeki Kutay’ı hayal ettim. Beni korumak için o demir kapının önüne nasıl bir aslan gibi dikildiğini... Benim için, sırf ben o tünelden çıkabileyim diye kendi canını o yangına nasıl kurban ettiğini... İlk kez gerçekten hıçkırarak ağlamaya başladım. Ama bu bir çaresizlik ağlaması değildi; bu, içimdeki Kış’ın son gözyaşlarıydı. O gözyaşları toprağa düştükçe, içimde bir yerlerde buzdan bir heykel yükseliyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti. Ali köşede uyukluyordu. Ben ise Mert’in defterindeki son satırları ezberliyordum. "Kış, eğer bir gün bu defteri okursan, sakın üzülme. Sadece kaç. Pelin'in olduğu her yer bir tuzaktır." "Hayır Mert," dedim defterin sayfalarını okşayarak. "Kaçmayacağım. Artık asansörden çıktım." Bilgisayarın başına geçtim. Pelin’in tüm banka transferlerini, Selim’e gönderdiği sesli mesajları, babamın şirketindeki paravan hesapların dökümlerini topladım. Tek bir dosyada birleştirdim. Dosyanın adını "Vişne Çürüğü" koydum. O an, zihnimde bir şimşek çaktı. Pelin şu an ne yapıyordu? Muhtemelen dükkanın yandığını, benim ve Kutay’ın o yangında öldüğünü sanıyordu. Zaferini kutluyordu. Belki de Selim’in yanına gitmiş, yeni planlar kuruyordu. Onun o zafer sarhoşluğunu, en büyük kabusu haline getirecektim. Dosyayı emniyetin siber suçlar birimine, şehrin en büyük haber ajanslarına ve babamın şirketindeki tüm yönetim kurulu üyelerine aynı anda gönderdim. "Gönder" tuşuna bastığım o saniye, dışarıdaki gökyüzü büyük bir gürültüyle yırtıldı. Şimşek çaktığında, odanın içindeki toz zerrelerinin havada nasıl asılı kaldığını gördüm. Artık geri dönüş yoktu. Ali’yi uyandırdım. Gözlerimdeki o ifadeyi görünce geri çekildi. "Kış... Bakışların... Korkutuyorsun beni," dedi. "Korkmalısın Ali," dedim. Sesim artık titremiyordu. "Çünkü Kış bitti. Şimdi fırtına başlıyor." Duvardaki kırık aynaya baktım. Yüzüm çamur ve is içindeydi. Rujumdan eser kalmamıştı. Dudaklarım çatlamış, kanamıştı. Ama aynada gördüğüm kadın, o asansörde titreyen kız değildi. O kadın, celladının ipini kendi elleriyle örmeye başlamış bir intikam meleğiydi. "Gidiyoruz," dedim Ali’ye. "Nereye? Polise mi?" "Hayır," dedim, elimdeki boru anahtarını -Kutay’ın o gece elinde tuttuğu, tünelin girişinde bulduğum o paslı metali- sıkıca kavrayarak. "Önce Pelin’e gideceğiz. Onun o kusursuz sabahını, hayatının en karanlık kabusuyla selamlayacağım. Onu, hapse girmeden önce benim gözlerimin içindeki o yangını görmeye zorlayacağım." Arabanın motoru hırıltıyla çalışırken, dışarıdaki fırtına dinmek yerine daha da şiddetleniyordu. İzmir, bu gece bir günahı daha kusmaya hazırlanıyordu. Ben ise o kusmuğun tam ortasında, elinde bir USB bellek ve bir demir parçasıyla, hayatımın en büyük kumarını oynamaya gidiyordum. Kutay... Eğer beni bir yerden izliyorsan, gör. Silmeni istediğin o rujun yerini, şimdi senin intikamın aldı. Ve bu renk, vişne çürüğünden çok daha kalıcı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.