İçeriğe geç

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 12 · 6 dk okuma

Kıvılcımlar Ve Küller

Bölüm 12

Kuzunun Postu Ve Kurdun Dişleri

Kömürlüğün rutubetli karanlığında, Kutay’ın hırıltılı nefesi ile dışarıdaki yağmurun ritmi birbirine karışıyordu. Sırtımı soğuk ve yosun tutmuş duvara yasladığımda, elbisemdeki ıslaklığın tenimi dondurduğunu hissettim ama asıl donma noktam kalbimdi. Mert’in çantası kucağımda, bir bebek gibi ona sarılmıştım. Kutay, yaralı yüzünü dizime yaslamış, bir yandan dışarıyı dinliyor, bir yandan da elindeki boru anahtarını sanki tek dostuymuş gibi sıkıyordu."Kutay," diye fısıldadım, sesim karanlığın içinde kaybolacak kadar cılızdı. Her nefes alışımda boğazıma kaçan o kömür tozu genzimi yakıyordu. "Selim... O asidi sıktığım anki yüzünü gördün mü? Sanki... sanki bunu yapabileceğime hiç inanmıyordu. Ben bile inanmıyordum kendime. İçimde böyle bir canavar olduğunu bilmiyordum."Kutay karanlıkta güldü ama bu gülüş acı doluydu; dudak kenarındaki patlaktan sızan kanın sesini duyabiliyordum. "Senin içindeki o buz dağını kimse hafife almamalıydı Kış. Ben bile lisede o dolaba seni kilitlerken neyle oynadığımı bilmiyormuşum." Eli, karanlıkta elimi buldu. Parmakları kan, yağmur ve makine yağıyla nemlenmişti ama dokunuşu hala o sarsılmaz güveni veriyordu. "Şimdi o çantayı açmalıyız. Selim’in gözlerini neden feda ettiğini, Mert’in neden o uçurumdan aşağı yuvarlandığını anlamalıyız. Bu çanta sadece kağıt parçası değil, Mert’in vasiyeti."Titreyen parmaklarımla çantanın fermuarına uzandım. Fermuarın dişleri paslanmış gibiydi, sanki gerçeğin dışarı çıkmasını istemiyordu. Zorladım, tırnağım kırıldı ama hissetmedim. Çantanın içinden çıkan koku, Mert’in evindeki o hafif vanilya, taze çekilmiş kahve ve eski kitap kokusuydu. İçeride birkaç dosya, bir USB bellek ve küçük, deri kaplı bir defter vardı.Kutay telefonunun fenerini çok kısık bir seviyede açtı. Işık, deponun tozlu havasında bir kılıç gibi parladı. Dosyaları karıştırmaya başladık. İsimler, rakamlar, banka transferleri... Babamın şirketinden çıkan paralar, paravan şirketler üzerinden Selim’in hesaplarına, oradan da başka bir ana hesaba akıyordu. Sayfaları çevirdikçe mideme kramplar giriyordu. Her rakam, Mert'in hayatından çalınmış bir saniyeydi sanki."Bu imza," dedim, parmağımı kağıdın altındaki o kavisli, zarif imzaya basarak. Gözlerime inanamıyordum, harfler bulanıklaşıyordu. "Bu Selim’in imzası değil Kutay. Ben bu imzayı binlerce kez gördüm. Kafenin faturalarında, Mert’in doğum günü kartında, her yerde..."Kutay feneri biraz daha yaklaştırdı. Kaşları çatıldı, gözlerindeki o ela parıltı bir anda korkunç bir idrakla bulandı. Şoktan nefesi kesildi. "Bu... Bu imza Pelin’e ait. Kış, bu imkansız..."Dünya o an durdu. Zamanın dişlileri birbirine geçti, asansörün halatları koptu ve ben sonsuz bir boşluğa düştüm. Pelin? Benim çocukluk arkadaşım? Mert’in ölüm haberini aldığımızda kucağımda saatlerce ağlayan, dükkanı kurtarmak için gece gündüz çalışan, bana "canım kardeşim" diyen Pelin mi?"Hayır, yanlış görüyoruz," dedim, kafamı şiddetle iki yana sallayarak. Gözyaşlarım dosyanın üzerine damladı. "Pelin, Mert’in ölümüyle mahvoldu. Mert'in annesinin ellerini öptü, yas tuttu. O... o Mert’i seviyordu. Kutay, bu kağıtlar sahte olmalı!"Kutay dosyanın bir sonraki sayfasını çevirdi. "Bak Kış. Buradaki transfer tarihlerine bak. Mert’in kaza yaptığı gün, Pelin’in hesabına milyonlarca lira geçmiş. Selim sadece bir tetikçi, bir maşaymış. Parayı aklayan, sistemi babanın şirketinin içine sızarak kuran ve Mert’in bunu fark ettiğini anladığı an Selim’e o emri veren... Pelin’miş. Mert’i o uçurumdan aşağı Pelin itmiş."Mert’in deri kaplı defterini açtım. Sayfalar kurumuş gözyaşlarıyla dalgalanmıştı. Mert’in o tanıdık, hafif eğik el yazısıyla yazılmış son notu okudum: *"Pelin, seni durdurmaya çalıştım. Ama sen parayı, bizden daha çok sevdin. Senin o masum yüzünün altında ne beslediğini geç fark ettim. Eğer bu defter birinin eline geçerse, bilinsin ki; sevgilim, celladım oldu. Kış, özür dilerim, seni koruyamadım."*Hıçkırığım boğazımda asılı kaldı çünkü tam o an arkamızdaki paslı kapı, gıcırtıyla değil, büyük bir sarsıntıyla, menteşelerinden koparcasına açıldı. İçeriye dolan el feneri ışıkları bizi kör etti. Kutay hemen önüme siper oldu, boru anahtarını kaldırdı ama karşımızdaki gölgeyi görünce elindeki demir büyük bir gürültüyle yere düştü.Kapının önünde, elinde siyah bir şemsiye, üzerinde en sevdiği pudra pembesi trençkotuyla Pelin duruyordu. Ama yüzündeki o her zamanki endişeli, hüzünlü ifade gitmişti. Gözleri, Selim’inkinden daha soğuk, daha boş ve daha karanlıktı. Arkasında Selim vardı; gözleri beyaz sargılarla kaplıydı, bir adamın koluna tutunmuş, acıyla inliyordu. Yüzündeki asit yanıkları sargıların altından bile belli oluyordu."Keşke o çantayı hiç bulmasaydın Kış," dedi Pelin. Sesi, kafede sabahları "Günaydın" derkenki kadar yumuşak, bir o kadar da ürperticiydi. "Gerçekler bazen taşınamayacak kadar ağırdır ve sen bu ağırlığın altında ezilmek için çok narin bir kızsın.""Pelin..." dedim, sesim boğazımda düğümlendi, yerimden kalkamadım. "Mert... O sana yüzük alacaktı. O gece senin için sürpriz hazırlıyordu. Onu nasıl öldürebildin?"Pelin bir adım içeri girdi, şemsiyesinden süzülen yağmur damlaları yerdeki kömür tozlarına düşerek küçük kara çukurlar oluşturuyordu. "Sevgi karın doyurmuyor tatlım. Mert çok idealistti, çok küçüktü. Babamın batırdığı şirketi ben kurtardım, Selim’i ben yönlendirdim. Mert fark edince durmadı. Onu susturmak zorunda kaldım çünkü o, kurduğum imparatorluğun önündeki tek engeldi. Kendi mezarını kendi kazdı."Kutay ayağa kalkmaya çalıştı, dizleri titriyordu ama pes etmiyordu. "Sen bir canavarsın Pelin. Mert seni sevmişti, Kış sana güvenmişti. Sen sadece bir katil değil, bir hainsin."Pelin, Kutay’a bakmadı bile. Bakışları benim üzerimde, dağılmış ruzumda ve titreyen ellerimdeydi. "Canavar mı? Hayır Kutay, ben sadece hayatta kalmaya çalışan ve sistemin nasıl işlediğini çözen biriyim. Tıpkı senin gibi Kış. Sen acıdan zırh kuşanmıştın, ben ise hırstan. Ama bak, ikimiz de aynı çukurdayız şimdi. Ve sadece birimiz buradan çıkacak."Pelin elini trençkotunun cebine attı ve küçük, gümüş kaplamalı bir silah çıkardı. Silahın namlusu karanlıkta bir yılanın dişi gibi parlıyordu. "Selim beceriksiz çıktı, senin o komik temizleyicinle kör oldu. Ama ben hata yapmam. Ben her zaman sonuca odaklanırım.""Bunu yapamazsın," dedim, çantayı daha sıkı tutarak. "Dışarıda insanlar var, polisler...""Hayır," dedi Pelin, dudaklarında korkunç, hissiz bir gülümsemeyle. "Burada sadece trajik bir yangın çıkacak. Eski bir kömürlükte, kaçak bir çiftin, hırsız bir ortağın ve çalınmış bir çantanın külleri kalacak. Herkes sizin Selim ile suç ortağı olduğunuzu, parayı paylaşamadığınız için birbirinizi vurduğunuzu düşünecek. Yarın gazetelerde 'Aşk ve İhanet Cinayeti' diye okuyacaklar sizi."Pelin silahı yavaşça yüzüme doğrulttu. Kutay’ın elini tuttum. O an asansördeki o karanlık çaresizlik değildi hissettiğim; bu, en yakınım tarafından hançerlenmenin getirdiği o dondurucu sessizlikti. Pelin parmağını tetiğe koydu. Gözlerini bile kırpmıyordu."Mert'e benden selam söyle ve ona de ki: Parayı gerçekten çok sevdim," dedi ve silahın emniyetini o kemik sızlatan sesle açtı. *Klik.*Tam o sırada, dışarıdan siren sesleri değil, kafenin yakınındaki trafoyu havaya uçuran o devasa gök gürültüsüne benzer bir patlama sesi geldi. Bina sarsıldı, tavandan molozlar dökülmeye başladı. Pelin’in dikkati bir anlığına dağıldı, topuklu ayakkabısı yerdeki gevşek kömür yığınına basınca dengesi kaydı.O saniyelik boşlukta Kutay, yerdeki bir avuç kömür tozunu ve çöpü Pelin’in yüzüne savurdu. Pelin çığlık atarak geri çekildiğinde, Kutay beni bileğimden bir pençe gibi kavradı ve kömürlüğün arkasındaki havalandırma tüneline doğru itti."Koş Kış! Arkana bakma, sadece koş!"Kutay arkamda kaldı. Pelin’in silahı ateşlendi. *Güm.* Ses beynimin içinde bir bomba gibi patladı, kulaklarım uğuldamaya başladı. Arkama bakmaya korkuyordum, içimden bir parça orada kopup kalmıştı. Kutay vurulmuş muydu? Pelin hala arkamızda mıydı? Sadece koştum.Daracık, tozlu tünelin içinde, çantayı önümde sürükleyerek, tırnaklarım kopana kadar betonları kazıyarak ilerledim. Tünelin çıkışı, sokağın arkasındaki boş araziye açılıyordu. Dışarı çıktığımda yağmur tüm şiddetiyle yüzüme çarptı, gökyüzü sanki günahlarımı yıkamak istiyordu. Sırılsıklam, dizlerim kan içinde, yüzümde dağılmış vişne çürüğü rujla, elimde Mert’in kanlı mirasıyla oradaydım.Ama bir şey eksikti. Kutay tünelden çıkmamıştı.Kömürlükten dumanlar ve turuncu alevler yükselmeye başladı. Pelin’in kurduğu o "yangın" planı başlamıştı. İçeride kimin kaldığını, kimin yandığını bilmiyordum. Elimde Mert’in kanıtları, kalbimde Pelin’in ihaneti ve ruhumda Kutay’ın sessiz vedasıyla tek başıma kalmıştım.Sokağın başında, Pelin’in adamları beni fark etti. "İşte orada, çantayı bırakma!" diye bağırdılar.Koşmaya başladım ama bu sefer nereye gideceğimi, kime sığınacağımı bilmiyordum. Şehrin bütün ışıkları sönmüş, bütün asansörler düşmüş, dünya sadece ihanetin rengine boyanmıştı. Çantayı göğsüme bastırarak, karanlığın ve yağmurun içine doğru, sonu belli olmayan bir uçuruma doğru koşuyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.