Pelin’in kelepçeli elleriyle polis aracına bindirilişini izlerken, içimde bir yerlerde havai fişeklerin patlamasını beklemiştim. Bir rahatlama, bir zafer nidası ya da en azından derin bir nefes... Ama hiçbir şey olmadı. Sadece koca bir boşluk vardı; sanki ruhumun içindeki tüm mobilyalar dışarı çıkarılmış da geriye yankı yapan çıplak, soğuk duvarlar kalmıştı. Yağmur, malikanenin beyaz mermer merdivenlerini yıkarken, ben basamaklara çöktüm. Elimdeki o ağır boru anahtarını yanıma bıraktım. Artık ona ihtiyacım yoktu. Avuç içlerimdeki metalik koku, çocukluğumun geçtiği o oyun bahçelerinin kokusuna karışıyordu. "Kış, gitmemiz lazım," dedi Ali, yanıma gelerek. Sesi bir sisin arkasından geliyormuş gibiydi. "Haber kanalları buraya üşüşecek. Senin bu halde görünmemen lazım." Haklıydı. Dağılmış vişne çürüğü rujum, isli yüzüm ve çamurlu elbisemle tam bir kurban gibi görünüyordum. Ama ben artık kurban değildim. Ben, kendi celladını mahkum etmiş bir infazcıydım. Ali’nin yardımıyla ayağa kalktım. Dizlerimdeki o titreme artık geçmişti, yerini garip bir uyuşukluğa bırakmıştı. Arabaya bindiğimde, dikiz aynasından son kez o eve baktım. O ev artık Pelin’in malikanesi değildi; orası, hayatımın en büyük yalanının mezar taşıydı. Gelecek birkaç hafta, sanki bir rüya aleminin içindeymişim gibi geçti. Emniyette verdiğim ifadeler, avukatlarla yaptığım görüşmeler, babamın şok içindeki yüzü... Hepsi birer gölge oyunundan ibaretti. Babam, Pelin’in yaptıklarını öğrendiğinde adeta on yıl yaşlanmıştı. "Kızım, nasıl fark edemedim?" diye ağladığında, ona sadece baktım. Fark edemezdik, çünkü Pelin bize görmek istediğimiz her şeyi vermişti. O, bizim zayıflıklarımızı süsleyen bir aynaydı. Eski kafeyi tamamen kapattım. Oraya her yaklaştığımda, burnuma kahve kokusu yerine yangın dumanı geliyordu. Mert’in hatıralarını küçük bir kutuya topladım. Ama Kutay’dan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Sadece o paslı anahtar ve zihnimdeki o alaycı gülüşü... Geceleri uyuyamıyordum. Gözlerimi kapattığım an o asansördeydik. Ama bu sefer kapılar açıldığında dışarısı alevler içindeydi ve Kutay beni o alevlerin içine itiyordu, "Yaşa Kış, sadece yaşa!" diye bağırarak. Kan ter içinde uyanıyor, banyoya koşup yüzümü yıkıyordum. Aynada kendime baktığımda, artık o vişne çürüğü ruju aramıyordum. Kendi solgun dudaklarım, bana gerçeği anlatmaya yetiyordu. Aradan iki ay geçti. İstanbul, kışın en sert günlerini yaşıyordu. Kar, şehrin tüm pisliğini ve günahlarını örtmek istercesine yağıyordu. Ben ise Beşiktaş’ın ara sokaklarında, kimsenin beni tanımayacağı küçük bir çiçekçi dükkanı tutmuştum. Dükkanın adını henüz koymamıştım; sadece camda "Yakında" yazıyordu. Toprakla uğraşmak, o sessiz bitkilerin dertlerini dinlemek bana iyi geliyordu. Onlar ihanet etmezdi, onlar sadece güneş ve su isterdi. Bir akşamüzeri, dükkanın arka tarafındaki depoda saksıları düzenlerken kapının üzerindeki çan çaldı. "Kapalıyız!" diye seslendim, sesim deponun içinde yankılandı. Ama kapının açılma sesi kesilmedi. Birinin içeri girdiğini, ağır adımlarla dükkanın ortasına kadar yürüdüğünü duydum. İçimi bir huzursuzluk kapladı. Elime en yakın duran budama makasını aldım ve yavaşça dükkan tarafına geçtim. Karşımdaki kişi, arkası dönük bir şekilde durmuş, dükkanın ortasındaki devasa şebboy saksısını inceliyordu. Üzerinde siyah, kaba bir palto vardı. Omuzları genişti, duruşu ise tuhaf bir şekilde tanıdıktı. "Size yardımcı olamayacağımı söyledim," dedim, sesimi sertleştirmeye çalışarak. Adam yavaşça arkasına döndü. Kalbim, o an bir asansörün halatı kopmuş gibi göğüs kafesimin en dibine çakıldı. Elindeki budama makası yere düştü, metalin fayansa çarpma sesi dükkanın sessizliğini yırttı. Karşımdaki adamın yüzünün yarısı, o korkunç yangının izlerini taşıyordu. Şakağından çenesine kadar uzanan, yeni iyileşmiş pembe bir doku... Ama o gözler... O hırçın, alaycı ve bir o kadar da derin ela gözler asla değişmemişti. "Kutay..." diye fısıldadım. Sesim boğazımda düğümlendi, nefesim kesildi. Bu bir hayal olmalıydı. Aylardır yasını tuttuğum, öldüğünü kabullendiğim adam tam karşımda duruyordu. Kutay, hafifçe gülümsedi. O yaralı yüzüyle gülümsemek ona karanlık bir karizma katmıştı. "Çiçekçi dükkanı mı Kış? Cidden mi?" dedi, o her zamanki boğuk ve güven veren sesiyle. "Ben senin daha büyük bir intikam imparatorluğu kuracağını sanıyordum. Sen ise burada gülleri buduyorsun." Bir adım attım, sonra bir tane daha. Ona dokunmaya korkuyordum; sanki dokunursam bir sis bulutu gibi dağılıp gidecekti. "Sen... Sen nasıl?" "O tünelden sadece sen çıkmadın Kış," dedi Kutay, bana doğru bir adım atarak. Aramızdaki mesafe sadece birkaç çiçek saksısıydı şimdi. "Ama çıkmam biraz zaman aldı. Selim’le içeride biraz daha 'sohbet' etmemiz gerekti. Sonra da... Biraz saklanmam. Pelin'in adamlarının hala dışarıda olduğunu biliyordum." Hıçkırarak ağlamaya başladım. Tüm o iki aylık uyuşukluk, tüm o sahte güç gösterisi bir anda yerle bir oldu. Kutay beni tek koluyla (diğer kolunun omuz hizasında sabit durduğunu fark ettim) göğsüne çekti. O nane ve kahve kokusunu tekrar aldığımda, dünyadaki tüm taşların yerine oturduğunu hissettim. "Özür dilerim," dedim göğsüne vurarak. "Seni orada bıraktığım için özür dilerim." "Şşşt," dedi Kutay, başımı saçlarımdan öperek. "Beni orada bırakmadın. Beni orada yaşattın. Senin o tünelden çıktığını bilmek, o enkazın altından çıkmam için tek sebebim oldu." Geri çekilip yüzüne baktım. O yara izine parmaklarımla dokundum. "Çok canın yandı mı?" Kutay elimi tuttu ve yara izinin üzerinde gezdirdi. "Asansörde beklemekten daha az acıttı," dedi alaycı bir tavırla. Sonra ciddileşti. Gözlerinin içine bakarken, asansörün o kapalı havasındaki o ilk gerilimi hissettim ama bu sefer korkutucu değil, heyecan vericiydi. Tam o sırada dükkanın dışındaki caddede siyah bir araç yavaşladı. Kutay’ın bakışları anında keskinleşti, beni yavaşça kendi arkasına çekti. Aracın camları karartılmıştı ve dükkanın önünde durdu. Kutay elini paltosunun cebine attı, bir şeyleri kavramış gibiydi. "Bittiğini mi sanıyordun Kış?" dedi Kutay fısıltıyla. "Pelin içerde olabilir ama onun parası dışarıda hala çok güçlü." Siyah aracın kapısı açıldı. İçinden inen kişiyi gördüğümde, Kutay’ın yanındaki yerimi aldım. Bu Pelin’in adamlarından biri değildi. Bu, babamın en sadık avukatıydı ama yüzünde daha önce hiç görmediğim bir dehşet ifadesi vardı. Elinde sarı bir zarf tutuyordu. "Kış Hanım," dedi adam nefes nefese. "Hemen buradan gitmeniz lazım. Pelin... Pelin hapishanede değil." "Ne demek hapishanede değil?" diye bağırdım. "Bu sabah yapılan nakil sırasında... Bir patlama oldu. Pelin kaçırıldı. Ve az önce dükkanınıza bir mesaj bırakıldı." Avukat titreyen elleriyle zarfı bana uzattı. Zarfın üzerinde sadece üç kelime yazılıydı, kan kırmızısı bir kalemle: "ASANSÖR HALA ÇALIŞIYOR." Kutay ile göz göze geldik. O an anladım ki, hikayemiz henüz bitmemişti. Adalet sadece bir molaydı. Asıl savaş şimdi başlıyordu. Kutay elimi sımsıkı tuttu. "Hazır mısın Kış?" dedi. "Bu sefer kapılar kapandığında," dedim kararlı bir sesle, "içeride kalan biz olmayacağız." Kutay’ın göğsüne yaslandığımda, aylar süren o dondurucu kışın yerini yakıcı bir sıcaklığa bıraktığını hissettim. Kalp atışları, sanki o yıkılan kömürlüğün altından yükselen bir yaşam ritmi gibi avuçlarımın içinde atıyordu. Ama bu huzur anı, dışarıdaki dünyanın gerçekliğiyle çok çabuk lekelendi. Avukatın elindeki o sarı zarf, yağmurun nemiyle ağırlaşmış, uğursuz bir haberin taşıyıcısı gibi aramızda sallanıyordu. "Hapishanede değil mi?" diye tekrarladım. Sesim, kendi kulaklarımda bile boş bir odada yankılanan bir çığlık gibi yabancıydı. "Müebbet almıştı. En sıkı korunan yerdeydi. Nasıl olur?" Avukatın gözlerindeki o saf korku, Pelin’in ne kadar derine kök saldığının kanıtıydı. "Sistem, Kış Hanım... Pelin Hanım sistemin boşluklarını bir örümcek gibi biliyor. Nakil aracına yapılan saldırı o kadar profesyonelceydi ki, gardiyanların ne olduğunu anlamasına bile fırsat kalmamış. Olay yerinde sadece yanmış bir zırhlı araç ve Pelin Hanım'ın o meşhur, kan lekesi olmayan pudra pembesi şallarından biri bulunmuş." Kutay, avukatın elindeki zarfı sert bir hamleyle çekip aldı. Tek eliyle zarfı yırtarken yüzündeki o yara izi, öfkesiyle birlikte daha da belirginleşti. Zarfın içinden çıkan o küçük, kan kırmızısı not kağıdı yere düştü. Üzerindeki yazı, sadece bir tehdit değil, Pelin’in zafer çığlığıydı: **"ASANSÖR HALA ÇALIŞIYOR."** Kutay yere eğilip kağıdı aldı ve parmaklarının arasında buruşturdu. "O kadın bir hayalet değil, Kış. Sadece çok iyi bir satranç oyuncusu," dedi sesi buz gibi bir kararlılıkla. Bana döndü, ela gözlerinde artık sadece korumacılık değil, vahşi bir avcı parıltısı vardı. "Ama unuttuğu bir şey var. Ben o enkazın altından sağ çıktıysam, bu sadece senin için değil, onun bu oyununu bozmak içindi." Dükkanın içindeki o taze çiçek kokusu bir anda genzimi yakmaya başladı. Şebboylar, papatyalar, güller... Hepsi bir anda Pelin’in o sahte cennetinin birer parçası gibi gelmeye başladı gözüme. Bu dükkan, benim saklanma yerimdi. Ama Pelin bana saklanacak hiçbir yer olmadığını hatırlatmıştı. O asansör, hayatımın her köşesinde pusuda bekliyordu. "Ali nerede?" diye sordum avukata. "Onu da korumanız lazım." "Ali Bey güvende, Kış Hanım. Şehir dışına çıkarıldı. Ama Pelin’in hedefi o değil. Pelin’in tek derdi, yarım bıraktığı o tabloyu tamamlamak. Ve o tabloda başrol senin." Kutay, dükkanın kapısına doğru yürüdü ve kilidi sertçe çevirdi. Perdeleri tek tek kapattı. "Buradan gitmeliyiz. Şimdi. Bu dükkan artık senin kalen değil, senin mezarın olur." "Nereye gideceğiz Kutay? Kaçarak mı yaşayacağız?" dedim, sesimdeki o titremeyi bastırmaya çalışarak. "Aylardır bu anın gelmesinden korkuyordum. Ama artık kaçmak istemiyorum. Pelin’in o pudra pembesi dünyasını gerçekten başına yıkmadığım sürece, ben hiçbir asansörden çıkmış sayılmayacağım." Kutay yanıma geldi, sağlam eliyle yüzümü kavradı. Başparmağı, bir zamanlar o vişne çürüğü rujun bıraktığı lekenin olduğu yerde gezindi. "Kaçmayacağız," dedi. "O asansörü biz çağıracağız. Kapılar açıldığında, bu sefer o içeride kalacak." Dükkanın içindeki sessizlik, dışarıdaki fırtınanın gürültüsüyle yarışıyordu. Masanın üzerinde duran o paslı boru anahtarını tekrar elime aldım. Metalin ağırlığı, artık bana korku değil, bir amaç veriyordu. Avukatın getirdiği o kara haber, içimdeki o son korku kırıntılarını da yakıp kül etmişti. "Hazırım," dedim. "Bu sefer hiçbir kurala uymayacağız. Pelin gibi oynayacağız." Kutay’ın dudaklarında o bildiğim, karanlık ama güven veren gülümseme belirdi. "İşte benim Buz Kraliçem," diye fısıldadı. Dükkanın arka kapısından çıkarken, son bir kez o güzel çiçeklere baktım. Belki de onları bir daha hiç göremeyecektim. Ama biliyordum ki, bu savaşın sonunda ya o asansörden beraber çıkacaktık ya da o karanlığın bir parçası olacaktık. Yağmur, İstanbul’un kirli sokaklarını yıkarken, biz karanlığın en derin yerine, Pelin’in yeni kurduğu o gizli kaleye doğru ilk adımımızı attık. Yolda giderken Kutay’ın elini tuttum. Parmakları hala duman ve nane kokuyordu. "Kutay," dedim, "eğer bu sefer başaramazsak..." "Başaracağız Kış," dedi Kutay, gözlerini yoldan ayırmadan. "Çünkü bu sefer asansördeki o iki çocuk değiliz. Biz, o asansörü düşürenleriz." Şehrin ışıkları arkamızda kalırken, önümüzdeki zifiri karanlık artık beni korkutmuyordu. Pelin bizi bekliyordu, biliyordum. Ve ben, bu sefer yanımda vişne çürüğü rujumu değil, bizzat o rengin kendisini, intikamın kan kırmızı gerçeğini taşıyordum. Dükkanın önünde bıraktığımız o sessizlik, aslında büyük bir patlamanın habercisiydi. Pelin’in kaçışı sadece bir başlangıçtı. Asıl dehşet, kurbanın avcıya dönüştüğü o an başlayacaktı. Ve o an, tam şimdidi.
Bölüm 15
Asansör Hala Çalışıyor
Bölüm sonu
Sonraki bölüm kilitli
16. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.