Eski Ayna
Sibel, antika eşyalara her zaman ilgi duyan bir kadındı. İşi gereği sürekli şehirden şehre dolaşır, gittiği yerlerde antikacıları ziyaret ederdi. Bir gün, uzak bir kasabada, köhne bir dükkana rastladı. Dükkanda eski kitaplar, mücevher kutuları, porselen bebekler ve bir köşede unutulmuş gibi görünen, ağır, kararmış bir çerçeveye sahip büyük bir ayna vardı.
Bu ayna, alışılmışın dışında bir çekiciliğe sahipti. Çerçevesi oyma desenlerle süslüydü ve ince detaylarla bezeli çiçek motifleriyle kaplıydı. Aynanın yüzeyi ise buğulu ve karanlıktı; sanki yıllardır temizlenmemiş gibi duruyordu. Ama Sibel’in ilgisini asıl çeken, aynaya baktığında gördüğü bulanık yansıması değildi. Aynanın derinliklerinde, sanki orada hapsolmuş bir başka dünyanın izleri saklanıyormuş gibi bir his vardı.
Sibel aynayı almak için dükkandaki yaşlı adamla pazarlık yaptı. Adam önce aynayı satmak istemedi, ama sonunda Sibel’in ısrarına dayanamayıp “Bu ayna sandığınızdan çok daha eski ve pek de uğurlu sayılmaz,” dedi. Uyarısı, Sibel’in ilgisini daha da artırdı. Bir an bile tereddüt etmeden aynayı satın aldı ve yeni evine doğru yola koyuldu.
Aynayı yatak odasına, pencerenin hemen yanına yerleştirdi. Ayna odanın tüm atmosferini değiştiriyor, bir şekilde mekana derin bir soğukluk katıyordu. Ancak Sibel, antika tutkusunun gözünü kör etmesine izin vererek bu soğukluğu görmezden geldi.
Aynanın geldiği ilk gece, Sibel uyumakta zorlandı. Sanki odasında bir başka varlık dolaşıyor, onun hareketlerini izliyormuş gibi bir his içindeydi. Oysa yalnızdı; karanlık odasında sadece kendi nefesini ve duvar saatinin tiktaklarını duyuyordu. Birkaç kez aynaya bakmak için yatağından doğruldu ama her seferinde kendini frenledi, içindeki bu huzursuzluğu saçma buldu.
Geceler geçtikçe, aynanın yarattığı huzursuzluk da arttı. Her gece aynada, yansıması dışında bir şeyler olduğunu fark etmeye başladı. Başta, kendisine öyle geliyordu diye düşündü. Ama aynaya baktığında, ona yabancı bir yüzün hızla kaybolduğunu, gölgelerin bir anlık hareket ettiğini sanıyordu. “Bu sadece yorgunluk,” diye kendine telkinde bulundu.
Bir gece, uykusundan ani bir soğukluk hissiyle uyandı. Yatağının kenarına oturup odadaki sessizliğe kulak verdi. Aynanın ona doğru dikilmiş olduğunu hissetti. Yüzüne bakmaya cesaret edemedi ama garip bir dürtü onu aynaya doğru çekiyordu. Yavaşça kalktı, ayna karşısına geçti. Kendi yansımasını inceledi; yüzü, gözleri… ama bir an, arkasında bir şey hareket eder gibi oldu. Gözleriyle yansımasının arkasını taradı, ama odada ondan başka kimse yoktu.
O an aynada beliren siluet, Sibel’in nefesini kesmişti. Çerçevenin kenarından yavaşça ortaya çıkan, eski püskü elbiseler içinde bir kadın figürüydü bu. Kadının solgun yüzü ve boş bakışları, sanki ona yüzyıllardır bakan bir ruhun ağırlığını taşıyordu. Sibel’in gözleri dehşetle büyüdü; bu figürle göz göze geldiği anda, içinde bir yankılanma hissetti. Kadının dudakları hareket etmiyordu ama zihninde yankılanan bir ses vardı: “Beni buradan kurtar…”
Sibel, hızla geriye doğru çekildi ve aynadan uzaklaştı. O geceyi uyumadan geçirdi. Bu aynada gerçekten bir şeylerin saklı olduğuna inanmak istemiyordu ama tüm hisleri ona tam aksini söylüyordu. Ertesi gün, aynayı satmayı düşündü. Fakat ne zaman aynaya baksa, kendini yine büyülenmiş buluyor, aynayı bırakmak istemiyordu. Bir şey ona bu aynaya daha fazla bakması gerektiğini, orada gizlenen sırrı çözmesi gerektiğini fısıldıyordu.
Geceler ilerledikçe, figür daha da belirginleşti. Artık kadın, yalnızca bir siluet olmaktan çıkmış, Sibel’le konuşmaya başlamıştı. İlk başta fısıltılarla başlayan bu iletişim, her geçen gece daha da kuvvetleniyordu. Kadının adının Leyla olduğunu öğrendi. Leyla, aynanın içine hapsedilmiş bir ruh olduğunu ve kurtarılmak için Sibel’e ihtiyaç duyduğunu söylüyordu. Sibel, giderek bu fısıltılara inanır hale geldi.
Bir gece, Leyla ona aynaya dokunmasını söyledi. İlk başta çekinse de bu fikre direnemedi ve aynanın soğuk yüzeyine elini koydu. O anda bir titreme hissetti, sanki aynanın içinden bir enerji akımı ona doğru çekiliyordu. Leyla’nın sesi, “Beni buradan kurtar,” diye yalvararak yankılanmaya devam etti.
Aynaya dokunduğu her gece, Sibel kendini daha da tükenmiş hissediyordu. Geceleri baş ağrılarıyla uyanıyor, aynadan uzaklaştıkça içindeki boşluk büyüyordu. Artık uykusuzluk ve bitkinlik günlük hayatını ele geçirmişti. Leyla’nın varlığı, sanki Sibel’in ruhunu tüketiyor, ona hayat veriyordu. Sibel’in dostları ve ailesi, onun sağlığı için endişelenmeye başlamıştı ama aynayı onlardan uzak tutmak için her seferinde bahaneler uyduruyordu.
Sonunda, bir gece Leyla ona son bir istekle geldi: “Aynanın içine girmen gerek, Sibel. Beni ancak öyle kurtarabilirsin.” Sibel’in zihninde bir sis perdesi vardı; doğruyla yanlışı ayırt edemiyor, artık bu taleplere boyun eğmeye hazır hale gelmişti. Leyla’nın sözleri, ona büyülü bir ezgi gibi geliyordu. Yavaşça aynanın önüne geçti, çerçevenin kenarına ellerini koydu ve aynanın içindeki karanlık derinliğe odaklandı.
Birden aynanın yüzeyi dalgalandı, sanki sıvı bir hale gelmiş gibi. Sibel, çekildiğini hissetti; aynanın içine doğru adım attığında, soğuk bir nefes tenini sarmaya başladı. Gözlerini kapattı, sonra açtığında kendini başka bir yerde buldu: Aynanın içindeydi.
Karanlık ve sessiz bir odaydı bu; aynanın arkasında kalan bir dünya gibiydi. Önünde duran Leyla, artık sadece bir yansıma değildi. Gerçek, soluk yüzüyle ona bakıyordu. “Artık özgürüm,” dedi Leyla. Ama yüzündeki minnet değil, şeytani bir gülümsemeydi. Sibel, bu sözü duyduğunda arkasına baktı, fakat ayna artık onu eski dünyaya götürmüyordu. Leyla’nın yüzü aynadan yansıyarak kaybolurken, Sibel orada hapsolmuştu.
Ertelendiğinde ya da duyulmadığında, acımasız bir yankı gibi tekrar tekrar yankılanır, ölümsüz yankılar bırakır. Leyla, serbest kalmıştı; artık yeni bedeninde, yeni hayatında yaşıyordu. Sibel ise aynanın derinliklerinde hapsolmuş, gelecek kurbanını bekleyen
bir başka ruh olarak kalmıştı.

