Gece hiç uyuyamamıştım bir o yana dönüp bir bu yana dönüp en sonunda balkonda 4 kupa kahve 1 paket sigara eşliğinde sabahlamıştım Normalde sanayi ve hastane arasında geçen stresli günlerden sonra eve gelince bir saat bile ayakta kalamazdım ama bu sefer yorgunluğumdan ağır basan bir şey vardı o da kardeşime ne olacağına dair susmayan düşüncelerim, benden başka halledebilecek kimse yoktu, benim de umudum giderek tükeniyor çözüm yollarım teker teker tıkanıyordu aklımı susturmak için telefonu elime aldığımda yeni bir mesajla karşılaştım.
Bana gönderilen adres, Söğütözü’nde bir iş merkezine aitti. Binanın adını aratmıştım. O an karar verdim adamla gidip görüşecektim bir konuştuk diye canımı alacak değildi ya en fazla “teklifini” reddederdim.
Etrafıma göz gezdirince yanlış yere gelmediğimi anladım. Cam cepheli, güvenlikli, önünde benim hayatım boyunca alamayacağım arabalardan birkaçının durduğu türden bir yerdi.
Arabamın kapısını kapatırken çıkan sese irkildim.
“Ulan,” diye söylendim kendi kendime. “Bir de kapı elimde kalmasın.”
Güvenlikte adımı söyledim. Adam önce yüzüme, sonra elindeki ekrana baktı. Bir telefon görüşmesi yaptıktan sonra geçmeme izin verdi.
Asansörün aynasında kendime baktım. Üzerimde siyah bir tişört, eski bir kot pantolon ve sanayide çalışmaktan bir türlü çıkaramadığım ayakkabılarım vardı. Saçlarımı düzeltmeye bile uğraşmadım.
Karşımdaki adamın nasıl biri olduğu umurumda değildi.
Parayı verecekti, ben de ne istediğini öğrenecektim. Sonra da bana uyarsa direkt girişecektim başka çarem kalmamıştı.
En azından planım buydu.
Kapıyı açan sekreter beni doğrudan içeri aldı. Odaya girdiğimde dün gece mesajlaştığım adamı tanıdım. Masasının arkasında oturuyordu. Elli yaşlarında, bakımlı, pahalı takım elbiseli bir adamdı. Yüzünde insanın güvenmesini sağlayacak türden bir gülümseme vardı.
Böyle insanlara güvenmemek gerektiğini öğrenecek kadar yaşamıştım.
“Eren Demir.” Ayağa kalktı. “Geldiğine sevindim.”
“Sevinme daha. Sevinmen için çok erken”
Gülümsemesi bozulmadı.
“Otursana.”
“Böyle iyiyim.”
“Peki.”
Masasına döndü, bir dosyayı kapattı ve ellerini üstünde birleştirdi.
“Ben Ömer Saka”
“Güzel. Ben de Eren Demir’im. Dün gece birbirimizin adını yeterince tekrarladık zaten.”
hafifçe güldü. Ben gülmedim.
“Kardeşinin tedavisiyle ilgili durumu biliyorum. Yanlış anlama. Sana yardım etmek istiyorum.”
“İnsanlar durduk yere yardım etmez.”
“Akıllı bir adamsın. Ama durduk yere değil sana sadaka verdiğim yok”
Adam çekmecesinden bir zarf çıkardı. Masanın üzerine bıraktı ama bana doğru itmedi.
“Bunun içinde kardeşinin tedavisine ilişkin ilk masrafları karşılayabilecek bir miktar var. Devamını da sağlayabilirim.”
Zarfa baktım. Sonra ona.
“Karşılığında?”
“Yüksel Hanlar hakkında bazı bilgilere ihtiyacım var.”
“Dün de söyledin. Adamın şirketine, evine girip dolaplarını mı soyacağım? Ne yapacağım?”
“Hayır. Sadece biriyle tanışmanı istiyorum.”
“İnsan kaynakları mı arıyorsun casus mu amk?.”
“İşin ikisinden de daha kolay olacak güven bana.”
Sandalyeyi çekip oturdum. Sabrımın sonuna geliyordum.
“Bak Ömer Bey, ben sabah altıda kalkıp motor tamir ediyorum. Eve gidince annemin yüzüne bakıyorum, hastaneye gidiyorum, faturaları hesaplıyorum. Bütün gün zaten yeterince bunalıyorum Bana ne istediğini düzgün anlat.”
Ömer başını salladı. Sanki tam da bu cevabı bekliyordu.
“Yüksel Hanların oğlu var. Kutay Hanlar.”
“Eee?”
“Yirmi bir yaşında. Özel bir üniversitede edebiyat okuyor. Aile şirketiyle pek ilgilenmiyor. Zamanının çoğunu çalıştığı kitapçıda geçiriyor.”
“Ankaranın en zengin 3. ailesine doğup kitapçıda eleman olmak için ağır hasarlı olmak lazım beni bulaştırmayın.”
Cemal bakışlarını üzerimde tuttu.
“Başlangıçta Kutay’la yakınlaşmanı istiyorum.”
Bir süre sessiz kaldım.
Sonra istemsizce güldüm.
“Sen ciddi misin, halısahaya falan mı çağıracağım her perşembe?”
“Bir kadınla tanışması için bir görüşme ayarlamıştım. Fakat Kutay kadınlarla ilgilenmiyor.”
Gülümsemesi bu kez daha küçüktü.
“Ben de planımı değiştirdim. Seninle anlaşabileceğimi düşündüm.”
Yüzüne baktım. Sonra tekrar baktım.
“Bir dakika.”
“Dinliyorum.”
“Sen bana şimdi git, bir herifle yakınlaş mı diyorsun?”
“Bu kadar kaba ifade etmene gerek yok.”
“NE DİYEYİM LAN?”
Ömer gözlerini kırpıştırdı. Ben ayağa kalktım.
“Ben erkeklere bakmıyorum o yolun yolcusu değilim amına koyayım!”
“Bunu senden kimse istemedi.”
“Az önce ne istedin o zaman? Çocuğa gidip yürüyecek miyim? Tövbe tövbe neler diyorum amk ya”
“Onunla tanışacaksın. Konuşacaksın. Güvenini kazanacaksın. Gerisi zamanla belli olur.”
“Belli olacak bir şey yok. Ben sağlıklı bir insanım.”
Ömer kaşını kaldırdı.
“Bunun farkındayım, Eren.”
“İyi. Demek ki başkasını bulacaksın”
Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.
Ömer arkasına yaslandı.
“Peki. Diyelim ki bu işi yapmadın. Hayatında ne değişecek?”
Çenemi sıktım.
“Beni tehdit mi ediyorsun?”
“Hayır. Sana seçeneklerini hatırlatıyorum. Kardeşinin tedavisi devam edecek. Masraflar da devam edecek. Sen yine çalışacaksın. Elinden geleni yapacaksın. Ama yetmeyecek.”
Bir adım atıp masaya yaklaştım.
“Benim kardeşimi bana karşı kullanma.”
“Ben kullanmıyorum. Sana bir çıkış yolu sunuyorum.”
“Çıkış yolunun amına koyayım.”
Zarfı masadan alıp önüne attım.
“Paranı da al, teklifini de. Başkasını bul.”
Kapıya yöneldim.
“Eren.”
Durmadım.
“Yalnızca onunla tanışmanı istiyorum. Sana başka bir şey yapman için baskı kurmayacağım.”
Elim kapı kolundaydı.
“Peki ya çocuk benden hoşlanırsa?”
Cümle ağzımdan çıktığı anda yüzümü buruşturdum.
Ömer ilk kez gerçekten gülümsedi.
“Bunun için endişelenmene gerek yok.”
“Niye?”
“Çünkü Kutay kolay kolay kimseyi hayatına almaz.”
“Ne güzel. Bir de zengin bebesinin terapisti olacağız demek ki.”
“Onu kitapçıda bulabilirsin. Genellikle öğleden sonraları orada çalışıyor. Adresi burada.”