Sigaramın ağır ağır yükselen dumanı gözümü yaşartıyordu, hayatın şimdiye kadar benim için iyi bir planı olmuyor, 2 saatten fazla uyuyabilmemi sağlayan bir günüm bile geçmiyordu belki de bu duman günde kendime ayırabildiğim 15 dakikanın bir bahanesiydi.
bu boktan şeyleri düşünerek beynimi yerken telefonumun mesaj bildirimiyle irkildim, eskiden asla sesini açmadığım telefonumun her bildirimi artık benim için birer küçük panik atağa dönüşmüştü.
Bilinmeyen Numara: Eren Demir?
Eren: Kimsin?
Bilinmeyen Numara: Sana bir teklifim var.
Eren: işine bak, yanlış numara.
Onca derdimin arasında çoluk çocuğun sikko şakalarıyla uğraşıyorum bir de
-Oğlum geç işinin başına bitti sigara molan hadi
-Usta geliyorum kusura bakma.
Bilinmeyen Numara: Kardeşinin hastane masraflarını karşılayabilecek bir tekliften bahsediyordum.
Eren: Sen kimsin lan?
Bilinmeyen Numara: Konu bu değil.
Eren: Konu tam olarak bu, . Benim kardeşimi nereden biliyorsun?
Bilinmeyen Numara: Sana yardım edebilirim. Ama benim de senden bir isteğim var.
Eren: Bak kardeşim, sabrımı test etme derdin neyse adam gibi söyle.
Bilinmeyen Numara: Yüksel Hanlar hakkında bilgi toplamam gerekiyor.
Eren: Eee? Git kendin topla amına koyayım.
Bilinmeyen Numara: Bu kadar kolay olsaydı sana yazmazdım.
Eren: Ben senin mafya dizindeki elemanın değilim.
Bilinmeyen Numara: Ama paraya ihtiyacın var.
Eren: Sen benim hayatım hakkında ne biliyorsun?
Bilinmeyen Numara: Yeterince.
Eren: Engelliyorum.
Bilinmeyen Numara: Önce kardeşinin tedavi masraflarını düşün, Eren.
Bilinmeyen Numara: Yarın sana bir adres göndereceğim. Gelirsen konuşuruz.
Eren: Gelmezsem?
Bilinmeyen Numara: O zaman hiçbir şey değişmez. Başka birini bulurum elbet.
Telefonu tezgâhın üzerine bıraktığımdan beri on dakikadan fazla geçmişti.
Motorun başında çalışıyor gibi görünüyordum ama aynı vidayı üçüncü kez söktüğümü fark ettiğimde elimdeki anahtarı bıraktım. Küfür ederek doğruldum, belimi ovuşturdum ve cebimden telefonumu çıkardım.
Yeni mesaj yoktu.
İyi.
Zaten tanımadığım bir herifin bana yazıp kardeşimin tedavi masraflarından bahsetmesi yeterince sinir bozucuydu. Bir de üstüne Yüksel Hanlar denen adamı araştırmamı istemişti. Sanki boş zamanlarımda zenginlerin pisliklerini temizlemek gibi bir hobim vardı.
Telefonu tekrar cebime soktum.
“Eren!”
Ustanın sesi atölyenin öbür ucundan geldi.
“Ne var?”
“Şu arabanın işi ne oldu oğlum?”
“Oluyor işte!”
“Oluyor işte ne lan? Müşteri yarın öğleden sonra alacağım dedi.”
“yapıyoruz.”
Usta başını iki yana sallayıp söylene söylene uzaklaştı. Normalde arkasından bir şey daha söylerdim ama uğraşacak hâlim yoktu. Saatime baktım. On bire geliyordu.
Hastane randevusu on ikideydi.
Eldivenleri çıkardım, ellerimi lavaboda yıkadım. Tırnaklarımın arasındaki siyah yağ çıkmıyordu. Ne kadar ovalarsam ovalayayım, derimin içine işlemiş gibiydi. Bir süre ellerime baktım. Sonra musluğu kapatıp havluyla kurulandım.
İnsan bazen en basit şeyleri bile fazla düşünüyordu.
Mesela bir hastaneye yetişmek için işten erken çıkmanın hesabını yapmak zorunda kalmayı.
Mesela cebindeki paranın bir kısmını yol parasına ayırınca öğle yemeğini atlayacağını bilmeyi.
Bunların hiçbirini düşünmek istemiyordum.
Ama düşünmemek için elimde bir seçenek yoktu.
Hastaneye vardığımda saat on ikiyi on geçiyordu.
Otoparkta yer bulamayınca arabayı iki sokak öteye bırakmış, kalan yolu yürümüştüm. Hava serindi. Üzerimdeki siyah montun fermuarını çeneme kadar çektim ve hastanenin girişindeki kalabalığa karıştım.
Hastanelerin kendine has bir kokusu vardı. Dezenfektan, kahve, kapalı yerde fazla beklemiş insanların kıyafetleri ve ne kadar temizlenirse temizlensin bir türlü kaybolmayan o ağır koku. Daha kapıdan girerken omuzlarım gerildi.
Sevmiyordum burayı.
Kim seviyordu ki?
Danışmanın önünde sıra bekleyen insanlar, ellerindeki dosyalara bakan yaşlılar, ağlayan çocuklar, çocuklarını susturmaya çalışan anneler… Herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu. Sanki burada biraz daha uzun kalırsan başına kötü bir şey gelecekmiş gibi.
Danışmaya gidip kardeşimin adını söyledim.
“Poliklinik üçüncü katta,” dedi görevli. “Önce kayıt işlemini kontrol edin.”
“Randevumuz var zaten.”
“Yine de sistemden bakmanız gerekiyor.”
Derin bir nefes aldım.
“Tamam, sağ olun.”
Üçüncü kata çıktığımda annemi bekleme alanındaki sandalyelerden birinde buldum.
Beni görünce ayağa kalkmaya çalıştı.
“Sen niye kalkıyorsun?” dedim yanına gidip omuzlarından tutarak. “Otur işte.”
“Geldin mi oğlum?”
“Yok, rüya görüyosun sanayideyim.”
Annem gözlerini devirdi.
“Bir gün de tersleme insanı”
Yanındaki sandalyeye oturdum. Annem elindeki dosyayı dizlerinin üzerine koymuştu. Dosyanın kenarları kıvrılmış, şeffaf kapağı birkaç yerinden çizilmişti. İçinde tahlil sonuçları, reçeteler, doktor raporları vardı. Son aylarda evin en önemli eşyası hâline gelmişti.
“Nasıl?” diye sordum.
“İyi.”
Yüzüne baktım.
“Anne.”
“Ne var?”
“İyiyim diyorum, Eren.”
“Ben seni sormuyorum.”
Annem sustu.
Bir süre önümdeki duvarın karşısında duran televizyona baktım. Sesini neredeyse hiç duyamıyordum. Ekranda bir şeyler anlatan bir adam vardı. Altından akan yazıları okuyacak hâlim yoktu.
Annem başını iki yana salladı ama bu kez gülümsedi. O gülümsemeyi görünce içimdeki gerginliğin bir kısmı gevşedi. Annem gülerken her şey biraz daha katlanılabilir oluyordu.
Sonra kapının önündeki ekranda kardeşimin adı belirdi.
Ayağa kalktım.
“Geldi sıra.”
Annem dosyayı aldı, birlikte muayene odasına girdik.
Doktor orta yaşlarında, yorgun yüzlü bir kadındı. Bilgisayarın ekranına bakarken bize oturmamızı söyledi. Kardeşim yanımdaki sandalyeye oturdu, ayaklarını yere tam basamadığı için bacaklarını sallamaya başladı.
“Nasıl hissediyorsun bakalım?” diye sordu doktor.
“İyiyim.”
Kardeşim bunu o kadar hızlı söyledi ki doktorun yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
“bana gerçekten nasıl hissettiğini anlatman gerekiyor.”
Kardeşim omuz silkti.
“Bazen yoruluyorum.”
“Ne zaman daha çok yoruluyorsun?”
“Merdiven çıkarken.”
Doktor birkaç soru daha sordu. Uyku düzenini, iştahını, son haftalarda yaşadığı değişiklikleri öğrenmeye çalıştı. Kardeşim çoğuna kısa cevaplar verdi. Arada bana bakıyordu. Sanki yanlış bir şey söylerse eve döndüğümüzde başına iş açılacakmış gibi.
Elimi dizinin üzerine koydum.
“Doğruca söylesene oğlum,” dedim alçak sesle. “Bir şey olmayacak söz.”
Bana baktı biraz irkilerek gözünü yere çevirdi, sonra doktora döndü.
“Bazen geceleri de ağrım oluyor.”
İçimde bir şey sıkıştı.
Bunu bana söylememişti.
Doktor not aldı.
Ne zamandır?”
“Bir süredir.”
“Ne kadar süredir?”
Kardeşim gözlerini kaçırdı.
“İki haftadır falan.
“Ne?”
Sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı.
Doktor araya girdi.
“Biraz sakin olalım. Önce ne olduğunu anlayalım.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım ve sustum.
Kardeşim bana bakmıyordu.
O an kızmak istedim. Hem de çok. İki haftadır ağrısı vardı ve bana tek kelime etmemişti. Aynı evde yaşıyorduk. Nasıl fark etmemiştim?
Sonra aklıma geldi.
Son günlerde eve çoğu akşam geç geliyordum. Geldiğimde de ya yemek yiyordum ya duş alıp yatağa gidiyordum. Sabahları erkenden çıkıyordum. Bazen onunla doğru düzgün konuşmadığım günler oluyordu.
Öfkemi yuttum.
Kızacak birini arıyordum ama dönüp baktığımda kendimden başkasını bulamıyordum.
Doktor eski sonuçları inceledi, ardından yeni tetkikler istedi. Bazı değerleri karşılaştırmaları, şikâyetlerin nedenini daha iyi anlamaları gerekiyordu. Kardeşimin tedavisinde bir değişiklik yapmadan önce sonuçları görmek istediğini söyledi.
“Şu aşamada kesin bir şey söylemek doğru olmaz,” dedi. “Bugünkü sonuçlara bakalım. Sonra nasıl ilerleyeceğimizi konuşuruz.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Doktor birkaç öneride bulundu. Kardeşimin şikâyetlerini takip etmemizi, yeni bir belirti olduğunda sağlık ekibine haber vermemizi söyledi. Kontrol randevusunu da sonuçlara göre planlayacaktı.
Odadaki herkes sakin görünüyordu.
Bir tek ben değildim.
Çünkü doktorun ağzından çıkan her cümlenin ardından aklıma aynı soru geliyordu.
Bunun bize maliyeti ne olacaktı?
Kan alma bölümünün önünde beklerken kardeşim yanıma sokuldu.
“Abi?”
“Efendim?”
“Bana kızdın mı?”
Elimdeki dosyaya baktım.
“Hayır.”
“Yalan söylüyorsun.”
“Evet, biraz.”
Başını eğdi.
“Özür dilerim.”
İçimden bir küfür geçirdim. Kendime.
“Benden özür dileme dürüst ol yeter ağrılarını söylemeyip sakladığında iyileşecek misin sanki oğlum?.”
“Biliyorum. Sen zaten çok çalışıyorsun. Bir de benim yüzümden—”
“Kes.”
Başını kaldırdı.
Sesimi yumuşatmaya çalıştım.
“Bir daha böyle bir şey olursa bana söyleyeceksin. Ağrın olursa söyleyeceksin. Bir şey seni korkutursa söyleyeceksin abin var senin. Anladın mı?”
“Anladım.”
“Güzel.”