İçeriğe geç

Kırlangıç çığlığı

Bölüm 6 · 9 dk okuma

Kırlangıç çığlığı

Bölüm 6

Seri katiller için ritüel çok önemlidir

Pembe yaz güllerinin kokusu bütün bahçeyi sarmıştı. Eski başkomiser, yeni emekli polis, namı diğer Tazı Zekai'yi mütevazı evinin bahçesinde, uzun bacaklarının üzerine çökınüş, kuru toprağı havalandırırken buldum. Beni görünce, içten bir gülümseyişle doğruldu.

"Vay Nevzat! Vay Başkomserim!" Kollarını açtı, iri gövdesi bir dağa dönüştü. "Şükür kavuşturana. Hoş geldin yahu, en son ne zaman görüşmüştük?"

Sarmaş dolaş olduk.

"İki yıl olmuştur rahat," dedim elimle sırtına vu rurken. "Kokulu Katil vakasını çözmüştük birlikte... Hani şu Sarıyer' deki cinayetler..."

Ona tazı lakabının verilmesindeki önemli özelliklerinden biri olan düşük kulakları dikilir gibi oldu, kehribar gözleri ışıldadı.

"Haa, şu hemşirenin öldürdüğü yaşlı hanımlar... Kadın sağlam manyaktı ama değil mi? Kurbanlarını kokuyla yıkıyordu. Neydi o kullandığı kokunun adı... Fransızca bir şey. .."

"O de Lancome," dedim güya Fransızca bir aksan kullanarak. "Piyasada zor bulunuyordu. Toplu sipariş vermişti de oradan yakalamıştık."

Gıptayla süzdü beni.

"Valla bravo Nevzat, ben dün yediğim yemeği hatırlamıyorum, senin hafıza zehir gibi."

"Yok be Zekai," dedim omuz silkerek. "Kokulu Katil davası orijinal bir iş olduğu için aklımdan çıkmamış..."

Gözlerini kısarak hatırlamaya çalıştı.

"Anneannesiyle ilgili bir sorunu vardı değil mi hemşirenin? Yatalak mıymış neymiş kadıncağız?"

"Doğru hatırlıyorsun. Küçük bir kızken, anneannesine bakmak zorunda kalmış. İhtiyar kadın tuvaletini tutamıyor-muş, annesi de yatağı kı zına temizletiyormuş. Yetmemiş kızının hemşire olması için ısrar etmiş... Belki başka travmalar da vardır. Neyse sonuçta kaldıramamış. Yıllar sonra yaşlı kadınları öldürmeye başlamış. Kurbanlarını öldürdükten sonra da anneannesinin kullandığı kokuyu Üzerlerine boca ediyor-mu ş..."

"Ayakta mı tutuyorsun Nevzat Bey'i?" diyen bir kadın sesiyle geriye döndük. İkindi güneşinin yumuşak ışığının altında duruyordu Celile Hanım. "Aşk olsun Zekai, böyle mi ağırlanır misafir?"

Suçlu suçlu gülen Zekai, pişkinliğe vurdu hemen.

"Ya dur Celile, adam yeni geldi, hasret gideriyoruz şurada..."

En az kocası kadar uzun, kocası kadar iri, devasa bir Boşnak kadını olan Celile'ye hiç makul gelmedi bu sözler. Ze-kai'ye, seninle ne yapacağım, manasında bir bakış attıktan sonra, bana döndü.

"Kusura bakmayın Nevzat Bey, sağ olsun bizim Zekai böy-ledir." Manolya ağacının altındaki masayı gösterdi. "Lütfen, lütfen şöyle geçin... Orası serin olur..."

Yıllar sonra her gün Zekai'yle evde kalmak canını sıkmış olmalıydı. Eminim Zekai de bayılmıyordu bu duruma, ama ne yapabilirdi ki, mecburen evde oturacak, en fazla kendini bahçeye atacak, toprakla, çiçekle oyalanacaktı. Ama itiraf edeyim, yine de iyi görmüştüm Zekai'yi. Ne bir moral bozukluğu, ne depresyon, ne gerginlik. .. Keşke ben de onun gibi rahat ola-bilsem emeklilik günlerimde diye geçirdim içimden. O zaman ge ldiğinde bakalım Evgenia nasıl tahammül edecek bana?

"Hadi Nevzatcım, hadi, geçelim şöyle, " diye koluma giren Zekai , iri damarlı manolya ağacının altındaki ahşap masaya sürükledi beni. "Hadi gel, yoksa Celile rahat bırakmaz bizi."

Hiç sesimi çıkarmadan ahşap masanın ucundaki iskemleye yerleştim, sahiden de serindi burası. Dik apartmanları, dar sokakları aşan deniz kokulu bir rüzgar mu cize kabilinden ulaşıyordu çiçekli bahçeye.

"Kahve mi yapayım, soğuk limonatam var, ondan mı vereyim?"

Tombul kadınlardaki o yumuşaklık, o rahatlık sanki sesine de sinmiş gibiydi, yine de kibarlığı elden bırakmadım.

"Zahmet etmeseydiniz."

Alınmış gibi çatıldı kumral kaşları.

"Ne zahmeti Nevzat Bey, kırk yılın başı evimize gelmişsiniz ..."

"Limonata içeyim o zaman."

Kocasını muzip bir ifadeyle süzdü.

"Ya siz Zekai Bey, siz ne içeceksiniz?"

Derin bir muhabbetle süzüyordu karısını emekli polis.

"E, ben de o meşhur limonatanızdan içeyim Celile Hanım, bu sıcakta kahve gitmez..."

Misafirperver ev sahibesi iri bedeninden beklenmeyen bir çeviklikle içeri girerken kocası da karşımdaki iskemleye yerleşti.

"Sahi Nevzat, hangi rüzgar attı seni buraya? Kötü bir şey yok değil mi?"

Konunun mühim olduğunu anlamıştı. Seni özledim filan gibi lakırdıları bir yana bırakıp sadede geldim.

"Beş yıl önceki bir dava için geldim, sen bakıyormuşsun dosyaya..."

Müşkül bir durumla karşılaşmış gibi asıldı suratı, hatırlayamayıp mahcup olmaktan korkuyordu.

"Şu çocuk tacizcilerini öldüren katil," diye yardımcı oldum. "Lakabını senin taktığın adam."

Şaşkınlıkla söylendi.

"Körebe... Körebe mi? Yakalandı mı yoksa?"

Yıllarca peşine düştüğü katilin ele geçmiş olmasından sevinç mi duyuyordu, yoksa kendisi enseleyemediği için üzülüyor muydu belli değildi.

"Yok yok, yakalanmadı ama yeniden öldürmeye başladı." Rahatlamıştı ama iskemlesine yaslanmadı, tuhaf bir ifadeyle baktı.

"Öldürmeye mi başladı?"

Sanki bu durumu garip bulmuştu.

"Öyle zannediyoruz. Bu sabah bir ceset bulduk. Köre-be'nin bütün ritüelleri yerine getirilmiş."

Dirseklerini masaya dayayarak biraz daha yaklaştı bana.

"Hangi ritüeller?"

Gölgede kahverengiye dönüşen gözlerini yüzüme dikmişti, tek sözcüğü bile kaçırmamak için pürdikkat söyleyeceklerimi bekliyordu.

"Biliyorsun zaten, seçtiği kurban bir çocuk tacizcisi, ensesinden sıkılan tek kurşunla öldürülmüş, gözleri kırmızı kadifeden bir bağla kapatılmış..."

Daha fazla dayanamadı.

"Oyuncak da bırakılmış mıydı yanına?"

Başımı salladım.

"Bir Barbie bebek... Kurbanın sağ kulağının yarısını da almış..."

Emekliliğini yaşayan o sakin adam gitmiş, yerine cevval katil avcısı gelmişti. Ama hala emin değildi, hala kafasını kurcalayan önemli bir sorun vardı. Kendi kendine konuşur gibi sordu.

"Hangi aydayız, mayıs mı?"

"Haziran," diye düzelttim. "Bugün Haziran'ın 2'si."

"Haziran 'ın 2'si..." diye tekrarladı düşünceli bir sesle. "2012 yılında da Haziran'ın 2'nci günü cinayet işlemişti. .. " Gözleri adeta sevinçle ışıldadı. "Evet, anlaşılan Körebe sahalara geri dönmüş."

Denizden esen rüzgar aniden kesilivermişti, sıcakta güçlükle nefes alıyordum.

"Emin misin?"

Bir an tereddüde kapıldı, sorumu yanıtlamak yerine heyecanla sordu.

"Cesedi nerede buldunuz?"

Gömleğimin yakasını gevşetirken açıkladım.

"Kasımpaşa'da bir parkta, çocuk parkında..."

Gözlerini bir an bile yüzümden ayırmadan tahminde bulundu.

"Bir kaydırakta, kum havuzunun içinde..."

Şaşkınlıkla söylendim.

"Nereden biliyorsun?"

Berbat bir anıyı hatırlamış gibiydi.

"Beş yıl önce Haziran ayının 2'nci günü öldürdüğü ceset de kaydırakta bulunmuştu. Kurban, kaydıraktan kaymış da kalkamamış gibiydi, ayakları hala kum havuzundaydı. Ayaklarının dibinde pembe giysili Barbie bir bebek vardı ."

Va ziyet giderek ilginç bir hal alıyordu.

"O ceset de Kasımpaşa'ya mı bırakılmıştı?"

"Hayır, Cihangir'deki bir parka..." Kurnazca gülümsedi. "Körebe asla riske girmez. Bir kez kullandığı mekanı ikinci kez kullanmaz. 12 cinayette de bunu yapmadı, bundan sonra da yapacağını zannetmiyorum."

Adamı biraz abartıyordu.

"Anıa kendi ritüelinden şaşmamış, en azından benzer mekanları kullanmış."

Sanki çok iyi tanıdığı birinden bahseder gibi tane tane açıklamaya başladı.

"Seri katiller için ritüel çok önemlidir, bizim Körebe için de öyle. Ondan vazgeçmesi mümkün değil, bir tür kartvizit, bir tür imza gibi... İkinci bir cinayet olursa, bir kreşe bırakacak." Bir an düşündü. "Ayın 4'ünde, evet, eğer yeni bir kurban olursa, ayın 4'ünde öldürecek, cesedi de bir kreşin bahçesine bırakacak... Beş yıl önce de aynısını yapmıştı çünkü. Haziran ayında öldürdüğü ikinci cesedi Firuzağa'da bir kreşin bahçesine bırakmıştı..."

Hiçbirimizin aklına gelmeyen bir öngörüde bulunuyordu. Ne yalan söylemeli takdir ettim ama bunu itiraf etmedim.

"Biz de öyle düşünmüştük," demekle yetindim. "Ayın dördünde kreşlerin etrafında tertibat alacağız ama ya öldürmezse?"

Gözleri tutkuyla kıpırdadı.

"Öldürecek Nevzat, başka ihtimal yok, öldürmek zorunda, çünkü çemberi tamamlamalı, ama..."

Bakışları yüzümde öylece kalmıştı.

"Anıa," dedim merakla...

Oturduğu iskemlede sıkıntıyla kıpırdadı.

"Bir terslik var..." Görünmeyen bir tahtada, görünmeyen sayılarla hesap kitap yaptı. "Evet Nevzat bu işte bir terslik var. Şöyle ki, Körebe ilk cinayetini ocak ayında işlemişti. Ha-ziran'ın 2'sinde değil, Ocak ayının l'inde... Eğer yeniden öldürmeye başladıysa..."

"Ocak ayının l'inde öldürmesi gerekirdi," diye tamamladım.

Bütün tadı kaçmıştı.

"Öyle olması gerekirdi. Öteki ritüeller tutmasına rağmen, tarih neden kayıyor?"

Mutsuz olmuş gibiydi.

"Belki yurt dışındaydı," diye akıl yürüttüm. "Belki hapisteydi, o yü zden zamanında başlayamadı..."

Anlamıyorsun der gibiydi.

"Hayır, beklerdi, adamı çok iyi tanıyorum, sabırla önümüzdeki seneyi beklerdi." Sıkıntıyla soludu. "Yok Nevzat, Körebe kendi çemberini bozmazdı. .."

Söyledikleri doğruydu, yine de karşı çıkmak zorunda hissettim.

"İyi de karşımızdaki adam bir psikopat, bildiğin deli. Tutarsız davranması normal değil mi? Belki tarz değiştirmiştir..."

Nerdeyse sinirlenecekti.

"Yapmaz. Asla rutinini bozmaz. Rutinini bozacaksa cinayet işlemez. Anlasana Nevzat, bu bir ayin. Bir seri katil için, kendi koyduğu dışında uyulması gereken kural yoktur. Kö-rebe bunu titizlikle yerine getiren katillerden biri. O yüzden yakalayamadık ya. Asla kendini kaybetmiyor, asla acele etmiyor, asla hata yapmıyor. Kurbanlarını kılı kırk yararak seçiyor, büyük bir soğukkanlılıkla öldürüyor, bir sanatçı titizliğiyle cinayet mahallini düzenliyor ve geride tek bir iz bile bırakmıyor."

Acı çeker gibi konuşuyordu. Sanki hayatından hiç çıkm a-mış birinden bahsediyordu, kalbini kıran bir sevgiliden, vefasız yakın bir akrabadan, ihanet eden bir dosttan... O zaman emin oldum, meslek hayatı boyunca uğraşıp da halledemediği tek dava bu seri katilin işlediği cinayetlerdi.

"Körebe'nin ne kadar usta olduğunu biliyorum," dedim sakin bir tavırla. "Dosyadaki belgelere göz attım... Haklısın, işime yarayacak hiçbir bilgiye ulaşamadım. Onun için buraya geldim. Çünkü Körebe'yi senden daha iyi tanıyan kimse yok. Belki raporlara yazmadığın bir tahmin, belki aklını kurcalayan bir ayrıntı vardır. "

Bakışlarını kaçırdı; evet, hiçbirimizin bilmediği bazı bilgilere sahipti fakat inkar etti.

"Yok Nevzatcım, valla yok, ben de senin öğrendiklerin kadarını biliyorum. Keşke yardım edebilsem, ama ne bulduy-sam, kiminle ne konuştuysam, hepsini dosyaya koydum."

Yalan söylüyordu, o yüzden lakırdıyı uzattı.

"Körebe tam bir profesyonel. Açık konuşmak gerekirse, polis olmasından bile kuşkulandım. Çünkü hiçbir ipucu bırakmıyordu. Ne bir ayak izi, ne parmak izi, ne saç teli, ne tükürük, ne ter, ne de bir görgü tanığı ... Üstelik kurbanlarını halka açık yerlerde öldürmesine rağmen."

Ağzından kaçırır beklentisiyle konuyu eşelemek istedim.

"Belki de bir yardımcısı vardır..."

Bu çetrefil durum üzerine epeyce kafa yorduğu aşikardı.

"Hayır, yardımcısı filan yok. Adam tek başına. Keşke iki kişi olsalardı, çünkü hata yapma ihtimalleri artardı. Biliyorsun, olay yerinde ne kadar fazla insan olursa o kadar fazla iz kalır. Yok Nevzat, adam tek başına hareket ediyor ve gerçekten çok iyi ..."

"Belki ortağı da onun kadar iyidir," diyecek oldum, "Yok Nevzat, ortağı filan yok," diye kesti sözümü. "Bu adamın ortağı olması çok zor. Çocuk tacizcilerini öldüren birinin, geçmişinde utanç verici sırlar vardır, derin yaralar. Bunları başkalarıyla paylaşması kolay değil. Paylaşsa bile başkasının onu anlaması çok zor. Yok, eminim, adam tek başına hareket ediyor... Elbette bir taşıt kullanıyor. Ama hiç kimse görmedi. Ne rengini biliyoruz, ne markasını... Körebe çok akıllı bir katil, çok da becerikli..."

O kadar umutsuz konuşuyordu ki, canım sıkıldı.

"İyi de ne yapacağız, adamın peşine düşmeyecek miyiz?"

Sahte bir gülümsemeyle oyalamaya çalıştı.

"Olur mu tabii düşeceksin, ama sabretmek lazım. Beklemelisin, biraz bekle bakalım, neler olacak?"

Kendiliğinden yükseldi sesim.

"Yani birini daha öldürmesini mi bekleyeceğiz?"

Omuz silkti.

"Yapman gerekeni yapacaksın. Kreşlerin önünde tertibat alacaksın ve bekleyeceksin." Teslim olmuş gibi kollarını öne sarkıttı. "Biliyorum işin en zor kısmı budur, beklemek. Fakat başka çare yok, Körebe'nin birinin daha canını almasını, kurbanı bir mekana bırakmasını, yani kendi rutinini uygulamasını beklemek gerekiyor. Belki o zaman bir açık verir. Başka bir ihtimal göremiyorum, onca yıl bu davayla uğraşmış ve hiçbir neticeye ulaşamamış biri olarak söylüyorum sana bunu ..."

Neticeye ulaşamamış olabilirdi ama elinde bizden daha fazla bilgi olduğundan emindim. Evet, bunu açıkça hissediyordum. Kötü olan bunu benimle paylaşmak istememesiydi.

Şu anda bile gerçek düşüncelerini samimiyetle anlatmıyordu. Çünkü Zekai, Körebe dosyasını kapatmamıştı. Hala o seri katilin izini sürüyordu. Mevzuata pek uygun değildi, fakat Zekai için polislik sadece bir meslek değil, hayatın ta kendi-siydi. Aklımdan bunlar geçerken, elindeki tepside buğulu iki limonata bardağıyla göründü Celile Hanım. Büyük bir ustalıkla bardakları önümüze koyuverdi.

"Afiyet olsun."

Nane kokulu sarışın sıvı, kurumuş ağzımın içine tatlı bir serinlik vererek boğazımdan aşağıya akarken sordu ev sahibesi.

"Evgenia Hanım ne yapıyor? Sağlık ve afiyettedir inşallah..."

Onları Tatavla'da ağırlamıştık, pek sevmişti Evgenia'yı . Limonata bardağını masanın üzerine koyarken nezaketle yanıtladım sorusunu.

"Teşekkür ederim Celile Hanım, iyidir. " O anda aklıma gelen yalanı söyleyiverdim. "Bir akşam yine Tatavla'ya bekliyor sizi. Buraya geleceğimi duyunca, 'Celile Hanım'la, Zekai Bey'i davet et,' dedi."

Yılların kurt polisi, bu ani davetten hiç memnun olmamıştı, sıkıntıyla süzmeye başladı beni ama Celile Hanım'ın hoşuna gitmişti.

"Aa geliriz tabii, ne güzel olur. Kaç zamandır dışarı çıkmıyorduk zaten." Tepki vermeyen kocasını dirseğiyle dürttü. "Öyle değil mi Zekai? Gideriz değil mi?"

Ne yapsın Zekai, yalandan memnun oldu.Tabii canım," dedi en az gülümsemesi kadar sahte bir samimiyetle. "Evgenia Hanım çağırır da gitmez miyiz?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.