İçeriğe geç

Kırlangıç çığlığı

Bölüm 8 · 6 dk okuma

Kırlangıç çığlığı

Bölüm 8

Kabuk baglayan yarayı tekrar kanatmanin anlamı yok

Emektarı evin önüne park ederken koptu kıyamet! Başımı camdan dışarı uzattım ki ne göreyim, Bahtiyar, mahalleye dışarıdan gelen üç köpeği önüne katmış kovalıyor. Köpeklerden uzun, sarı tüylüsü bir an diklenecek oldu, anında altına aldı bizim sokak kabadayısı. Hiç şakası yok, geçirmiş dişlerini boğazına öldürecek zavallı hayvanı. Apar topar indim arabadan.

"Dur! Dur Bahtiyar! Ya pma!" diye yetiştim.

Kimin seslendiğini anlayamadığı için dönüp bana da dişlerini gösterdi.

"Bahtiyar!" diye bağırdım. "Ne yapıyorsun Bahtiyar! Seni serseri!"

Beni tanıyınca duraksadı ama o kadar öfkelenmişti ki hemen sakinleşemedi, hırlamayı sürdürdü.

"Terbiyesiz seni," diye azarlamayı sürdürdüm. "Bana da mı dişlerini gösteriyorsun!"

Hırıltıları ağır ağır mırıltıya dönüştü, bunu fırsat bilen sarı tüylü köpekçik, kendini Bahtiyar'ın pençelerinden kurtarıp tabana kuvvet kaçmaya başladı. Bahtiyar da peşinden gidecek oldu. Ellerimi kaldırarak önüne geçtim.

"Bahtiyar hayır! Hayır, kal orada."

Ne yapacağını bilemedi, kararsızlıkla bir beni bir sıvışan rakibini süzdü ama sonunda emrime uydu; kuyruğunu kıstırıp sinirli adımlarla yürüdü.

"Hah işte böyle, yakışıyor mu sana öteki köpeklere saldırmak."

Sanki konuşacakmış gibi bakıyordu, sonra bunun boşa çabalamak olacağını anlamış olacak ki, vazgeçti, kaldırımdaki yemek kabında onu bekleyen iri kemiklere yöneldi.

"Haksızlık ediyorsunuz Başkomserim."

Başımı çevirince Arif Usta'nın kınayan gözleriyle karşılaştım.

"Bahtiyar'ın suçu yok. Öteki köpekler bulaştılar ona... Gözlerimle gördüm, o kendini savundu..."

"Öyle mi?" diyebildim sadece. "Ben de zannettim ki ..."

Bakışlarım haksızlık ettiğim Bahtiyar'a kaydı, beni unutmuş gibiydi, iri bir kemiği ağzına almış dişlerinin arasında geveliyordu. Arif Usta'ya açıklama gereği hissettim.

"Ama bıraksam öldürecekti hayvanı. .."

Hakkaniyetli adamdı Arif Usta, her zaman doğruları söylerdi.

"Asıl o üç köpek öldürecekti Bahtiyar'ı. .. Zavallım dükkandan getirdiğim kemikleri yiyordu. Üçü birden saldırdılar üzerine... Aniden, gözümün önünde... Kudurmuş gibiydiler..." Sokağın sonunda kaybolmakta olan köpeklere baktı. "Yine de günahlarını almayayım, belki onlar da acıkmıştı, belki başka çareleri yoktu, ama kavgayı onlar başlattılar. Bizimki kendini savundu sadece... Savunmasa parçalardı o köpekler Bahtiyar'ı... Siz benden daha iyi bilirsiniz Başkomserim, bu dünya acımasız bir yer, insanlar için de köpekler için de, sesinizi çıkarmadınız mı alırlar ekmeğinizi elinizden."

Ne diyeceğimi bilemedim, Arif Usta da uzatmadı zaten.

"Neyse ben gideyim artık, hadi iyi akşamlar. "

İyi akşamlar babında bir şeyler mırıldanacaktım ki birden durdu, döndü. "Ha Başkomserim, türlü pişirmiştim seversiniz. Hafif acılı... Sizin evde yemek yoktur şimdi, buyurun birlikte yiyelim. Ya nına bir de soğuk cacık yaparız."

Hayır, lokantasına müşteri toplamıyordu, bir dostunu yemeğe davet ediyordu.

"Sağ ol Arif Usta, biraz bamyam var. Buyur gel, birlikte yiyelim, ikimize de yeter. Kavun da var, beyaz peynir filan, bir iki kadeh de parlatırız belki."

Sigaradan sararmış dişlerini göstererek gülümsedi.

"Başka zaman diyelim Başkomserim, yarınki yemeklerin hazırlıklarını yapmam lazım... Hadi size afiyet olsun."

Cömert lokantacımız uzaklaşırken, ben de mahallemizin vefakar köpeğine yaklaştım.

"Kusura bakma Bahtiyar," dedim yumuşak bir sesle. "Kusura bakma oğlum, yanlış anlamışım. Ama yine de o köpeği öldürmene müsaade edemezdim."

Tarçın rengi gözlerinde ne bir dargınlık, ne de sitem vardı. Sanki "O kadar da mühim bir konu değil," der gibiydi.

Bahtiyar'ı sıcak Arnavut kaldırımının üzerindeki yemeğiyle haşhaşa bırakıp evimden içeri girdiğimde o çok iyi bildiğim serinlik karşıladı beni. Akşam çökmesine rağmen hala cayır cayır yanan sokaktan sonra kapının ardındaki bu serinliğin beni mutlu etmesi gerekirdi, ama aksine yoğun bir hüzün çöktü içime. Çok iyi bildiğim o serinlikten sonra, çok iyi bildiğim o hüzün... Bitmek bilmeyen bir yoksunluk, dinmek bilmeyen bir hasret, aradan geçen onca yıla rağmen arada bir kanayan o derin yara...

Her zaman kapılmıyordum bu duyguya elbette, acı ne kadar büyük olursa olsun, insan bir şekilde kanıksıyor, unutuyor. Kendime şaşarak ben de yaptım bunu. Hiç unutmam, unutamam dememe rağmen ağır ağır silindi bazı hatıralar, renkler soldu, sesler sönükleşti, kokular kaybolmaya başladı. Bazen karımla kızımın yüzünü gözümün önünde canlandırmaya çalışıyorum, olmuyor, ne yapsam bir türlü belirmiyorlar gözlerimin önünde. Tekrar tekrar fotoğraflarına bakmak zorunda kalıyorum. Neden böyle diye kendime kızıyorum, kendimi suçluyorum fakat hiçbir yararı olmuyor, ağır ağır siliniyor görüntüleri belleğimden...

Ama bugün Kasımpaşa'daki o parkta Aysun'un bebeğine benzeyen o oyuncağı gördükten, öldürülen adamın kim olduğunu anladıktan sonra her köşesi karımın kızımın anılarıyla dolu bu eve elimi kolumu sallayarak giremezdim. Ev-genia'nın da defalarca uyardığı gibi, kabuk bağlayan yarayı kanatmanın manası yoktu ama, bugün o cinayet mahallinde gördüklerimden sonra emin olmam gereken konular vardı. Aradan geçen saatler şüphelerimi gidermemişti, aksine içimdeki endişe giderek artmıştı. Öldürülen o çocuk tacizcisinin, o ustalıkla işlenen cinayetin benimle bir alakası olabilir miydi? Kararlı adımlarla bodrum katına inen merdivenlere yöneldim. O kadar çok zaman olmuştu ki alt kata inmeyeli, her adım attığımda basamaklar acı çekiyormuş gibi inliyordu ayaklarımın altında.

Ahşap kapının kenarında, kendi ellerimle yaptığım küçük kutunun içindeydi anahtar. Kim bilir ne zamandır dokunulmamıştı... Tozlanmış, yer yer paslanmıştı. Takılmamasını umarak kilide soktum, çevirdim, bir kez daha, bir kez daha... Açıldı, yavaşça ittim kapının kanadını. Ağır, nemli bir koku çarptı burnuma. Işığın düğmesine dokundum, pırpır ettikten sonra yandı lamba. Hazin bir görüntüsü vardı bodrumun. Üst üste konulmuş kutular, kocaman ceviz sandığın üzerinde toz içinde bir gramofon, havalandırmanın orada eski abajurlar, güvelerin paramparça ettiği kocaman bir halı... Şu mukavva kutuların birinde olmalıydı Aysun'un oyuncakl arı. Evet, tek bir eşyasını bile atmaya gönlüm razı olmamıştı. Giysileri, kitapları, oyuncakları, kolyeleri, yüzükleri, saati, hepsi bu kutuların içindeydi. Hemen yanında da Güzide'nin eşyaları. Hiçbirine kıyamamıştım. Hiç kimseye verememiştim. Burası onların eviydi, bedenleri aramızdan ayrılsa bile eşyaları bu evde kalmalıydı.n kenarına üç sıra halinde dizdiğim kutuların içindeydi Aysun'un eşyaları... Sanki taşınıyormuşuz da gittiğimiz evde kolayca bulabilelim diye kutuların üzerine yazmıştım teker teker içinde neler olduğunu. Bugün olsa yapamam. Güzide'yle Aysun'u kaybettiğim o korkunç günlerde acıyla, öfkeyle, kahırla yapmış olmalıyım... Canım yana yana, belki de bilhassa canım yansın diye... Karımla kızımın katillerini bulamamış olmanın verdiği suçluluk duygusu içinde kendimi cezalandırmak için... Aslında hatırlamıyordum, hiçbir şey hatırlamıyordum, aldığım ilaçlardan değil, hiç beklemediğim bir anda gelen bu kadar sert bir darbenin benliğimi allak bullak etmesinden. Belki de hepsini, her şeyi, her ayrıntıyı unutmak istediğimden.

Kutuları açmadan sanki anıları incitecekmişim gibi duraksadım. Nasıl da özene bezene yazmışım. "Aysun Oyuncaklar" diye. Alt satırında da "Mutfak seti, ev maketleri, !ego-lar" yazıyor. Hayır, bu kutuda değildi Barbie, bir alttakinde olmalı. Alttaki "Aysun Bebekler" yazılı kutuda. Kutu silme bebek doluydu. Bayılırdı kızım bebeklere. Yüzlerce çeşit bebeği olsa yine bıkmazdı. Hepsinin ayrı ayrı adları vardı, ayrı ayrı hikayeleri, hepsiyle ayrı bir ses tonuyla konuşurdu. Sanki canlılarmış gibi onlarla konuşurdu Aysun. Elbette onların ağzıyla da kendisine cevap verirdi. Başlarda Güzide'yle beni rahatsız etmişti bu durum. Ama psikologlar, "Sorun yok, kızınızın geniş bir hayal gücü var sadece," deyince rahatlamıştık. Biraz büyüyünce ilgisi azalmıştı zaten. Yine de odasından kaldırmamıştı bebekleri.

Kutuyu indirdim, kapağını açtım. Bir zamanlar Aysun için gerçek birer hazine olan bebekler, neden bizi burada unuttunuz, der gibi sitemle bakıyorlardı. Boğazımda bir yumruğun düğümlendiğini hissettim. Kendimi bırakmayacaktım. Öyle de yaptım, üstteki bebekleri kaldırarak, pembe giysili Bar-bie'yi bulmaya çalıştım. Ama yoktu, irili ufaklı, siyah saçlı, sarı saçlı, kumral, kızıl saçlı, rengarenk giysili bebeklerin arasında aradığım Barbie yoktu. Yoksa yanılmış mıydım, yoksa cinayet mahallindeki bebek, gerçekten de Ay sun'un Barbie'si miydi? İyi de bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Ne yani, katil evime girmiş, bodrumuma inmiş, bu kutudan bebeği mi almıştı? Hayır, hayır, bu mümkün değildi. Kendi kendimi böyle teskin etmeme rağmen, kalbimin hızla çarpmaya başladığını, terlediğimi hissediyordum. Kendimi kaybedip elime geçen oyuncakları umutsuzca savuruyordum sağa sola. Sonra duraksadım, derin derin nefes aldım. Ama bodrum o kadar nemli, o kadar ağır kokuyordu ki öksürmemek için kendimi zor tuttum. Belki de hemen çıkmalıydım buradan, ama bebeği bulmadan olmazdı. Ye niden daldım kutunun içine... İşte oradaydı, kutunun en altında, iri yarı kel bir bebeğin bacakları arasında. Rahatlayarak pembe giysili Barbie'yi elime aldım. Hemen sağ koluna baktım, şükür, çok şükür, tamir izi de oradaydı. Aysun'unki buydu. Küçük bebeği sevgiyle bağrıma bastırırken, gözyaşlarıma hakim olamadım.Bir rastlantı," dedim burnumu çekerken. "Bir rastlantıymış sadece. "

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.