Akif Soykan... Maktulün adı buydu. Bugün cesedini bir çocuk parkındaki kum havuzunda bulduğumuz şu tacizci... Tanıdığımda çok daha gençti, yakışıklıydı ama saçları daha o zamandan dökülmüştü. Adamın yüzü gözlerimin önünde hala. Ya şadıklarımı en ince ayrıntısına kadar kaydetmişim zihnime. Hafızam güçlü diye iddia etmiyorum, aksine son zamanlarda pek unutkan olmuştum. Akşam çıkardığım saatimi sabah nereye koyduğumu bile bulamıyordum. Ama bu olay o kadar etkilemiş ki beni, Akif Soykan'ı bütün ayrıntılarıyla hatırlıyordum. Temiz bir yüzü vardı; onu görenler çocuklara mu sallat olan hastalıklı biri olduğunu asla düşünmezdi. Düzgün bir Türkçeyle konuşuyordu, son derece kibardı, hatta fazla kibar... Onu ilk gördüğümde benim de aklımın ucundan geçmemişti sapık olabileceği. Aysun'un okulunun karşısındaki kı rtasiyecide çalışıyordu...
Aysun ilkokul üçüncü sınıfa giderken başımıza gelmişti bu iğrenç olay. Durumu fark eden rahmetli karım Güzide ol-mu ştu. Aysun'un okuldan, pembe giysili Barbie bir bebekle geldiğini görünce işkillenmiş, kızımıza bu oyuncağı nereden aldığını sormuştu. Aysun da, "Akif Abi verdi," deyince kuşkuları iyice artmış, olayı o akşam bana anlatmıştı. İlk duyduğumda çok önemsememiştim, Aysun cana yakın bir kızdı, kendisiyle konuşmak isteyenleri asla kırmazdı. Annesi defa-
larca uyarmasına rağmen, herkese hoş görünme huyundan hiç vazgeçmemişti. Bu halini çok iyi bildiğim için, belki de şu "Akif Abi", onu kız kardeşi gibi sevmiş, bir hediye vermek istemiştir diye düşünmüştüm. Ama Güzide o şaşmaz önsezisiyle işin içinde bir bit yeniği olduğunu anlamıştı.
"Niye canım, niye o adam, hiç tanımadığı bir kız çocuğuna hediye veriyormuş?" diye söylenmişti öfkeyle. "Olur mu öyle şey! Benim kızıma hediye vermek, onun ne haddine!"
Öfkesini biraz abartılı bulsam da itiraz etmemiştim kanma. Güzide bu kadarla da kalmamış, otoriter bir sesle emri vermişti.
"Yarın bu adama gitmelisin Nevzat... Ona gi tmeli ve bu oyuncağı iade etmelisin."
Karım böyle söyleyince Aysun'un gözleri dolmuştu, belli ki bebeği sevmişti, belli ki kendinde kalmasını istiyordu. Güzide de fark etmişti kızımızın halini ve o pratik zekasıyla anında bulmuştu orta yolu.
"O zaman, parasını veririz ... Bebek de bizde kalır. Ama şu adamı uyar Nevzat, bir daha oyuncak filan hediye etmesin kimseye." Sonra da Aysun'un karşısına geçmiş "Biz alırız kızım sana ne istiyorsan. Başkalarından hediye kabul etmemelisin. Doğru değil..."
Aysun önce sessizce başını öne eğmiş, ardından her zaman yaptığı gibi gözlerini bana dikerek yardım istemişti. Ama bu kez olmazdı. Yumuşayan yüreğime taş basıp, "Annen haklı kızım," demiştim. "Tanımadığımız insanlardan hediye kabul etmemelisin. Biz alırız sana ne istiyorsan..."
İşin önemini kavrayan Aysun sarkan dudağını toplamış, nemli gözlerini kurulamış, daha fazla uzatmadan geçip oturmuştu ödevinin başına. Kızıma böyle söylememe rağmen bu hediye meselesinin altından bir çapanoğlu çıkacağını zannetmiyordum. Yine de ertesi sabah Güzide'nin isteğine uyarak kızımı ben götürmüştüm okula. Önce kırtasiye dükkanına uğramıştık, Aysun tezgahın arkasındaki temiz yüzlü, iyi giyimli genci göstererek, "İşte Akif Abi bu," demişti.
Aysun'un yanında beni gören gencin beti benzi atmış ama bozuntuya vermemeye çalışmıştı. Oyuncağı tezgahın üzerine koyarak, "Bu bebeği sen mi verdin kızıma?" diye sormuştum.
Masum bir gülümseme bürümüştü, etli kırmızı dudaklarını. Ardı ardına birkaç kez yutkunduktan sonra, "Ku... Ku...
Kusura bakmayın" diye kekelemişti. "Kızınız o kadar çok istiyordu ki bebeği, içimden geldi. .. Çocukları sevindirmek sevaptır diye düşündüm."
Samimi görünüyordu ama aldırmamıştım.
"Bak Akif," diyerek ikaz etmiştim. "Ailesi yanında yokken, çocuklara hediye veremezsin..."
"Ama efendim," diyecek olmuştu, "Aması maması yok," diye lafı ağzına tıkamıştım. "Başın belaya girer. Anladın mı?"
Boynunu bükmüştü .
"Anladım efendim, anladım..." Teslim olmuş gibiydi, yine de içindekini dökmeden duramamıştı. "Ama inanın bana, kötü bir niyetim yoktu ..."
"Bunun niyetle alakası yok Akif," diye kestirip atmıştım. "Seni tanımıyoruz, ne ben, ne de kızım. Sen de bizi tanımıyorsun. İyi niyetle yapmış olabilirsin ama yine de münasebetsiz bir davranış. Şimdi bu oyuncağın parasını alacaksın ve sadece benim kızıma değil, tanımadığın hiçbir çocuğa hediye filan vermeyeceksin!"
"Tamam efendim, nasıl isterseniz," diye mırıldanmıştı. O kadar ezik, o kadar üzgün bir hali vardı ki, pişman bile olmuştum çok sert davrandım diye. Belki de bu yüzden, oyuncağın parasını verdikten sonra elini sıkmıştım. Narin elleri kaybolmuştu avu cumun içinde. Ne kadar soğuk diye geçirmiştim içimden, sanki bir ölünün eli. Korkmuştu delikanlı, hem de çok korkmuştu. Belki de özür niyetine birkaç lakırdı etmeliyim diye düşünürken bir bakışını yakalamıştım. Nefret dolu ışıltı, güneşte parlayıp sönen bir bıçak gibi yüzümü yalayıp geçmişti. Bir anlıktı, sonra kaybolmuştu... O kadar kısaydı ki, emin olamamış, belki de yanlış gördüm diye yorumlamıştım. Ama nedense o bakışı unutmamıştım, merkeze döner dönmez Asayiş Şube'den bizim Şaşı Münir'i aramış, Akif Soykan'ı araştırmasını istemiştim. Çok sürmeden birkaç saat sonra çıkmıştı gerçek ortaya. Henüz 25 yaşında olmasına rağmen, çocuklara taciz suçundan tam dört kez gözaltına alınmıştı. Hemen kırtasiye dükkanını basıp onu gö zaltına almak geçmişti içimden. Ama neyle suçlayacaktım ki, kızıma bebek hediye etti diye onu içeri atamazdım. Yeniden Münir'i aramıştım. Olanı biteni anlatmış, bu sapığı izlemesini söylemiştim. Cevval polislerdendi Münir.
"Hiç merak etmeyin Nevzat Başkomserim, en kısa zamanda kıstırırız o alçağı."
Söylediği gibi de yapmıştı, iki haftaya kalmadan, başka bir kız çocuğunu kırtasiye dükkanında elle taciz ederken suçüstü yakaladılar Akif Soykan'ı.
Hepi topu bir kez görmüştüm bu çocuk tacizcisini, bir daha da karşılaşmamıştık. Ama bu olaydan üç yıl sonra gazetede onunla ilgili bir haber okumuştum. Sekiz yaşındaki bir kıza tacizden tutuklanmış, gönderildiği Tokat Hapishanesi'nde mahkG.mların linç girişiminden ağır yaralı olarak kurtulmuştu. Cezasını tek kişilik hücrede çekeceği yazıyordu haberde. Cezasını çekmiş, yeniden insanların arasına katılmıştı demek. Ama birileri onu affetmemiş olmalıydı ki, ensesine tek kurşun sıkarak son vermişlerdi sefil hayatına. Buraya kadar hepsi normaldi. Su testisi su yolunda kırılır deyip geçebilirdik ama aklım pembe kıyafetli Barbie'ye takılmıştı. Hakikaten bir rastlantı mıydı bu, yoksa işin içine beni çekmek isteyen birile-ri mi vardı? Eğer öyleyse yakında çıkardı kokusu...
Masamda oturmuş bunları düşünürken, iki yardımcım apar topar odama daldı. Daha onları ilk gö rdüğümde, önemli bir bilgiye ulaştıklarını anlamıştım. Ali gergindi, Zeynep sakin görünüyordu ama kestane rengi gözlerindeki ışıltı ele veriyordu heyecanını. Kucağında tuttuğu mavi kaplı dosyayı masamın üzerine koyarken daha fazla kendini tutamadı.
"Körebe..." diyerek çıkardı ağzıdaki baklayı. "Körebe uyanmış Başkomserim..."
"Körebe de kim? Ne uyanması Zeynep?"
"Seri katil. .. Nadir Bey haklıymış, bu bir seri katil vakası." Ali de katıldı bu enteresan muhabbete.
"Evet Başkomserim, acayip bir katille karşı karşıyayız."
Korku yoktu sesinde, aksine sonunda dişine uygun rakip bulmuş bir savaşçının merakıyla konuşuyordu ama söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştım.
"Yahu çocuklar, şu ko nuyu başından anlatsanıza. Niye böyle bölük pörçük konuşuyorsunuz!"
"Seri katil, Başko mserim," diye tekrarladı Zeynep gözlerini iyice açarak. "Körebe acımasız bir seri katil."
Ali, kızın ağzından kaptı lafı.
"Ama farklı bir seri katil Başkomserim... Çocuk tacizcilerini öldürüyor..." Caniye hayranlık duyuyor gibiydi. "Körebe denmesinin nedeni de, kurbanlarının gözlerini bağlaması. Sanki 'Bu alçakları öldüren ben değilim, taciz ettikleri çocukların ruhu,' demek istiyor. Kendini bir tür adalet dağıtıcısı gibi görüyor. E, pek haksız da sayılmaz."
Henüz katilin kimliğini bile tespit edememişken, yardımcım yorum yapmaya başlamıştı.
"Ne o Ali, adamın işlediği cinayeti onaylıyor gibisin?"
Duraksadı, çok iyi tanıdığım o kurnaz ışıkla aydınlandı gözleri.
"Yok Başkomserim, cinayeti filan onaylamıyorum da ... Bu Körebe tuhaf bir adam. Belli ki, kötüleri ortadan kaldırmaya adamış kendini. .. Yani yakaladığımız katillere pek benzemiyor."
Belleğimde bir şeyler kıpırdadı. Gazeteler üst üste manşetler atıyor, televizyonlar bağırıyordu, "Artık Bir Seri Katilimiz Var!" diye. O sıralar Antalya'da bir zincirleme cinayet vakasına bakıyordum. O yüzden ayrıntıları bilmiyorum ama katile Körebe lakabını taktıklarını çok iyi hatırlıyordum. Bu cinayeti işleyen o seri katil miydi, işte ondan emin değildim.
"Nereden biliyorsun Al icim?" diyerek hevesini kursağında bıraktım. "Daha adamımızın, Körebe olduğundan bile emin değiliz. Akif Soykan'ın gözleri bağlı diye, katil adayını şıp diye bulduk mu sanıyorsunuz?"
Merakımı Zeynep giderdi.
"Sadece göz bağı değil Başkomserim, cinayetin işleniş tarzı da aynı. Kurbanlarını tek el ateş ederek ensesinden vuruyor, gözlerini kırmızı bir kumaşla bağlıyor, sağ kulaklarını kesiyor ve yanlarına bir oyuncak bırakıyor. "
Ye rinde duramayan Ali yine girdi araya.
"Üstelik, kurbanlarını ya okul bahçesine ya oyun parkına ya da lunapark gibi çocuklar için yapılmış mekanlara bırakıyor. Bu kadar benzerlik olur mu? Aha şuraya yazıyorum, katilimiz kesinlikle Körebe..."
Mümkündü ama çabuk karar vermemek gerekiyordu.
"Bu Körebe en son cinayetini ne zaman işlemiş?"
Koltuğa çöken Zeynep, masanın üzerine bıraktığı mavi dosyayı açtı.
"Hemen söylüyorum Başkomserim." İnce uzun parmakları bir kağıdın üzerinde kaymaya başlamıştı. "İşte burada... 2012 yılının Haziran ayı. Evet, son cinayetini 2012 yılının 6 Haziran'ında işlemiş. Kaportacılık yapan Nuri Karlıdağ adında birini öldürmüş... Kurban tescilli çocuk tacizcisi... Üç erkek çocuğa tecavüz ettiği saptanmış. Bu suçları yüzünden ceza almış, hapis yatmış. Cesedi 6 Haziran'da Altunizade'de bir ilkokulun bahçesinde bulunmuş... Kurbanın yanında mor bir oyuncak kamyonet varmış. Kurban ensesinden vurularak öldürülmüş. Kırmızı kadifeden bir göz bağı varmış, sağ kulağının yarısı da kesikmiş. Cinayet mahallinde ne bir kovan bulunmuş, ne de mermi çekirdeği."
Bu kadar benzerlik şaşırtıcıydı. Ne yalan söylemeli, Köre-be benim de ilgimi çekmeye başlamıştı.
"O tarihten sonra bir vukuatı yok mu?"
Dosyaya yeniden göz attı Zeynep.
"Hayır Başkomserim, ondan sonra sessizliğe gömülmüş. Mesleki tabirle uykuya yatmış. Ama yıllar sonra artık ne olduysa yeniden başlamış öldürmeye..."
"Ne olacak?" diye söylendi yardımcım dikildiği yerden. "Memlekette o kadar çok sapık türedi ki, adamcağız durumdan vazife çıkarmış..."
Bizim delibozuk sonunda katilleri savunacak noktaya kadar gelmişti ama şimdi onunla adalet üzerine tartışmaya girecek halim yoktu.
"Peki, bu Körebe, kaç kişiyi öldürmüş bugüne kadar? Biliyor muyuz kurbanlarının sayısını?"
Öteki önemli bilgiler gibi bunu da ezberlemişti Zeynep.
"12 kişi Başkomserim... Üstelik cinayetlerin hepsi 2012 yılında işlenmiş. Bu 12 sayısı önemli..."
Sustu, sözlerinin etkisini görmek ister gibi beni süzüyordu. "Ne anlamı varmış bu 12 sayısının? Ne anlatıyormuş?" Gizemli bir ışık geçti gözlerinden.
"Orasını tam olarak bilmiyoruz, yakında öğreniriz."
Evet, Körebe adında kocaman bir muamma duruyordu önümüzde. Kendini adalet savaşçısı zanneden bir manyak. Belki de yaralanmış ruhunu öldürerek iyileştirmeye çalışan bir çaresiz. Karanlık bir nokta kalmasın diye sordum.
"Ve 2012 yılı boyunca öldürdüğü 12 kişinin hepsi de çocuk tacizcisi öyle mi?".
Gözlerinin önüne dökülen saçlarını eliyle geriye attı Zeynep.
"Kesinlikle Başkomserim, hepsi çocuk tacizcisi. Hepsi bu suçtan tutuklanmış kişiler. Bir kısmı suçunu itiraf etmiş, ötekiler ise tacize uğrayan çocuklar tarafından teşhis edilmiş. Hepsi bu iğrenç suçu işledikleri için en az iki kez ceza almış."
"Ve Körebe, cinayetlerin hepsinde aynı rutini uygulamış." Kesin bir ifadeyle başını öne doğru salladı.
"Aynen öyle. Enseden tek kurşunla gelen ölüm, kırmızı kadifeden göz bağı, sağ kulağı kesildikten sonra çocukların bulunduğu mekana bırakılan ceset ve bir oyuncak..."
"Ve 2012 senesinde öldürülen 12 tacizci," diye ekledi iştahla Ali. "Tabii bulamadığımız başka kurbanları yoksa. Belki başkalarını da..."
"Bence yoktur Alicim," diye kesti Zeynep sözünü. "Katil cinayetlerini saklamıyor ki, aksine kurbanlarını görmemizi istiyor, çocuk tacizcilerini cezalandırdığını bilmemizi istiyor. Adaleti yerine getirdiğine inanıyor. Ama daha da önemlisi, küçükken uğradığı bir tacizin ya da tecavüzün intikamını almaya çalışıyor. Sadece bedenini değil, ruhunu da paramparça eden bir tacizin intikamını... Belki şu 12 sayısı da bununla ilgilidir... 12 kere taciz edilmiş olabilir..."
"Yahut 12 kişi tarafından..." diye tahminde bulundum. Bu kadarını kaldıramadı kriminoloğumuz.
"Yok artık Başkomserim, 12 kişi, küçük bir çocuğa..."
Daha fenalarını görmüş, duymuştum ama bu tartışma bizi bir yere götürmeyecekti.
"Başka bir malumat yok mu adam hakkında? Körebe'nin kimliğine dair... Bir delil, bir görgü tanığı, bir iz..."
Umutsuzca söylendi Zeynep.
"Yok Başkomserim, adam hakikaten çok becerikli. 12 kişiyi tereyağından kıl çeker gibi öldürmüş. En küçük bir açık vermemiş, ne bir iz, ne bir tanık, ne de bir kanıt bırakmış geride. Bizim çalışma tarzımızı çok iyi biliyor. Belki de bizden biridir..."
Küçük bir kahkaha koyuverdi Ali.
"Bizim Şefik olmasın? Ne de olsa Olay Yeri İnceleme'nin komiseri adam."
Ne Zeynep, ne de ben güldük. Şaka yollu da olsa birlikte çalıştığımız insanları töhmet altında bırakacak konuşmalardan hiç hazzetmem.
"Kim ilgilenmiş bu dosyayla Zeynep?" diyerek mavi kaplı dosyaya yöneldim. "Beş yıl önce Körebe davasına bakan kimmiş?"
Dosyanın sayfalarını açtı Zeynep.
"Evet, burada... Başkomiser Zekai. .. Başkomiser Zekai Ovacık..."
Başkomiserin adını duyunca gülümsedim.
"Haa, bizim Tazı Zekai mi?"
İkisinin de yüzünde aynı yadırgayan ifade oluşmuştu.Benim suçum yok arkadaşlar, adamın lakabı bu. Çok iyi polisti, gerçekten çok iyiydi. Aldığı bütün cinayet dosyalarını çözerdi. Onun için Tazı diyorlardı ona. İyi avcı olduğu için." Duraksadım, bir kez daha mavi dosyaya baktım. "Ama bu vakada başarılı olamamış anlaşılan."