Seyrek gölgeli söğüt ağacının altında otunıyordum. Başucumda dikilen Ali, mahalleliyle sohbetinden eli boş dönmüştü. Kimse garip bir olayla karşılaşmamış, kimse şüpheli birini görmemişti. Zeynep'in söylediği gibi katil ya da katiller profesyonelce hareket etmişlerdi. Ama mutlaka bir açık verecekler, bizi onlara götürecek bir iz bırakacaklardı. Hep öyle olmuştu, bu davada da öyle olacaktı ... Fakat az ötemizde malzemelerini toparlayan Olay Yeri İnceleme ekibi hiçbir ipucu-na ulaşamamıştı. En azından ilk etapta bir delil bulamamıştı. Kolay kolay teslim olmayan Zeynep, hala kum havuzunda kovanla mermi çekirdeğini aramayı sürdürüyordu. Bana gelince, güya Ali'nin anlattıklarını dinliyordum ama aklım, bu cinayetin kızımla bir alakası olabilir mi sonısuna takılıp kalmıştı. Aysun'u taciz eden bu adam, pembe giysili Barbie bebeğin cinayet mahallinde bırakılması bir rastlantı mıydı, yoksa bana verilmiş bir mesaj mı? Zihnim bu sonılarla meşgulken gelmişti Savcı Nadir cinayet mahalline.
"Günaydın arkadaşlar," dedi otoriter bir sesle ama beni görünce gevşedi. "Oo Başkomserim, demek siz bakıyorsunuz bu dosyaya. Güzel, birlikte çalışacağız desenize."
Tıpkı bizim Ali gibi sıcaktan hiç etkilenmemiş görünüyordu; bir güreşçiyi andıran iri bedeni çevik, sesi dinçti. Uyuşukluğumdan sıyrılarak ayağa kalktım.
"Günaydın, günaydın sayın Savcım," diyerek elini sıktım. Amir, memur gibi değil, iki dost gibi ağır adımlarla, kuşluk vakti gü neşinin cayır cayır yaktığı kum havuzuna yaklaştık. "Evet, kurban orada."
Nadir, sözlerimin devamını beklemeden, cesedi incelemek için havuza inmişti bile. Kenardaki çıkıntının üzerine tüneyerek anlatmayı sürdürdüm.
"Gördüğünüz gibi ensesinden tek kurşunla vurulmuş... Katil, maktulün sağ kulağının yarısını da almış. Bu, katilimizin parayla tutulan bir tetikçi olma ihtimalini güçlendiriyor. Cinayeti işlediğini kanıtlamak için de ku rb andan bir parçayı, kiralayan kişiye götürmüş olabilir. Kurbanın başka bir yerden buraya taşınması kuvvetle muhtemel. Bayıltılarak getirilmiş olmalı. Nasıl bayıltıldığını otopsiden sonra anlarız. Katiller muhtemelen iki kişiydi, kim bilir belki de tek kişi. Kesin konuşmak için erken..."
Bunları anlatırken ikircime düştüğüm bir konu vardı; cinayetin kızımla ilgili olabileceğini Nadir'e söylemeli miydim, yoksa kendime mi saklamalıydım? Dürüst davranmak gerekirse, bu davaya bakmak istiyordum. Tatavla'da olayı ilk duyduğumda içimi saran isteksizlik çoktan kaybolmuştu. Tuhaf bir şekilde ilgimi çekiyordu bu cinayet. Belki kızımla bağlantısı bulunabileceğini düşündüğümden, ama başka bir nedeni daha vardı: Görkemli bir suçtu bu. Kurbanın profesyonelce öldürülmesi, olay yerinde oluşturulan mizansen... Mesleki bir önseziyle bu cinayeti bir tür meydan okuma olarak görüyor, bu kanlı, bu cüretkar adeta küstahça davranışın bedelini ödetmek istiyordum. Öte yandan, bu olay gerçekten de benimle alakalıysa, ilgilenmem doğru değildi. O yüzden maktulün kızıma hediye ettiği bebekten söz etmem gerekirdi. Etik olan buydu fakat dosyanın elimden alınma ihtimali bu açıklamayı yapmaktan alıkoyuyordu beni. İşin tuhafı, bu konudan Şefik'in ve Zeynep'in de söz etmemesiy-di. Ki Zeynep, yakışıklı savcıya cinayetle ilgili düşüncelerini ayrıntılarıyla açıklamakta hiçbir sakınca görmüyordu. Şefik de Zeynep'ten farklı değildi, kurbanın öldürülme şeklinden tutun da, cesedin nasıl taşınmış olacağına dair her ihtimali bir kez daha sayıp dökmüştü. Ama hiçbiri ne cesedin yanına bırakılan bebekle kızım arasındaki bağlantıdan, ne de benim maktulü tanıdığımdan bahsetmişti. Aramızda bu konuyu hiç konuşmasak da kararı bana bırakmışlardı.
Zihnimdeki bu sessiz fırtınadan habersiz olan genç savcı bir yandan anlatılanları dinliyor, bir yandan da ilgiyle kum havuzunu incelemeyi sürdürüyordu. Nadir'i tanırdım, birkaç davada birlikte çalışmıştık: İşine sıkı sıkıya bağlı, son zamanlarda pek rastlanmayan kanun adamlarından biriydi. Ama ne yalan söyleyeyim, bu boğucu sıcağın altında, cinayet yerini böyle özenle incelemesini ben bile biraz aşırı buluyordum. Belli ki aklından önemli bir şeyler geçiriyordu ama suskunluğu uzadıkça can sıkıcı bir sessizlik oluşmuştu.
"Adam, çocuk tacizcisiydi," diyerek ayağa kalktım. "Hüküm giymiş, ceza almış bir tacizci."
Hayretle söylendi.
"Öyle miymiş? Çocuk tacizcisi mi?"
"Öyle," dedim içimi çekerek. "Benim kızıma da tacizde bulunmuştu."
Sonunda itiraf etmiştim. Zaten nereye kadar saklayabilirdim ki bu bilgiyi? İyi de oldu, rahatladım ama Nadir'in bir kadınınki kadar güzel gözleri yerinden fırlayacakmış gibi şaşkınlıkla açıldı.
"Ne diyorsunuz Başkomserim! Sizin kızınıza mı?"
Usulca başımı salladım.
"Evet, benim ölen kızıma, yıllar önce... Aysun'umu kaybetmeden önce... Dahası da var, maktul şu pembe bebeğin benzerini hediye etmişti kızıma."
Şaşkınlığı büyüdü ama kendini çabuk toparladı. Önemli bir sorunun cevabını arıyormuş gibi bir süre daha süzdü artık sıcakta yavaştan şişmeye başlayan cesedi. Fakat aradığı yanıtı bulamamış olacak ki, yeniden bana çevirdi gözlerini.
"Ne diyorsunuz bu işe? Bütün bunların manası ne?"
Aslında hiç sakin değildim ama soğukkanlı görünmeye çalışarak kollarımı göğsümde kavuşturup, tahmin yürütmeye başladım.
"Muhtemelen kızı ya da yakını taciz edilen biri yapmıştır bu işi. O duyguyu ben de yaşadım çünkü. Allah kimsenin başına vermesin, insan çıldıracak gibi oluyor. Gözünüz hiçbir şey görmüyor. O kör öfkeyle, tacizciyi öldürebilirsiniz." Elimle kurbanı işaret ettim. "Fakat işin ilginç tarafı, bu olayda öfke yok. Tutku yok, kimse çılgınca hareket etmemiş. Ceset delik deşik değil, tek kurşunla bitirmişler adamın işini. Sakin, akıllıca ve büyük bir maharetle..." Yeniden savcıya döndüm. "Hatta mesaj da bırakmışlar. Evet, kurbanın bu parka bırakılması, gözlerinin kırmızı bir kumaşla bağlanması, enseye tek kurşun, kesilen sağ kulak, pembe giysili bebek. Şüphesiz, hepsinin bir anlamı var. Henüz manasını bilemesek de katil bir mesaj veriyor bize..."
"Ne olduğu belli değil mi Başkomserim?" Ali'ydi sözümü ke sen. "Siz devlet olarak tacizcileri engelleyemiyorsunuz, o yüzden bu işi biz yaptık diyor adamlar."
Nadir, göz ucuyla şöyle bir süzdü yardımcımı, ama pek umursamadı.
"Bu olayın sizinle alakası ne Başkomserim?" diye sordu alnında boncuk boncuk biriken ter damlalarını cebinden çıkardığı gece mavisi bir mendille silerken. "Neden sizi karıştırıyorlar bu işe?"
Önemsenmeyen Ali 'nin canı sıkılmıştı, benim yerime o cevap verecekti ki, Zeynep ikimizden de erken davrandı.
"Belki de alakası yoktur. Belki de sadece rastlantıdır. Tacizci, aynı bebeği başka bir kıza da hediye etmiş olabilir. Belki de adamın takı ntısı pembe giysili Barbie bebeklerdir. Tacize uğrayan kızın babası adamı öldürmüş ve bebeği de yanına bırakmıştır. "
Nadir'in gözlerindeki soru işaretleri kaybolmuyordu bir türlü; o da bizim gibi resmin tümünü görmeye çalışıyor ama parçaları yerine oturtamıyordu.
"Olabilir," diye söylendi nihayet. "Olabilir Zeynep Hanım, anlarız yakında." Bakışları yeniden kum havuzuna kaydı. "Enseden sıkılan tek kurşun, kırmızı kadifeden göz bağı, cinayet mahalli olarak seçilen bir çocuk parkı, pembe giysili bir bebek..." diye tekrarladı sözlerimi. "Hakl ısınız Başkomse-rim, bütün bunlar bize bir hikaye anlatıyor... Henüz tümünü bilmediğimiz bir hikaye. Umarım bir ayin değildir..."
