Evde, ya da benim tabirimle; sarayda, turlar atıyor, evi inceliyordum.
Garipçe içim piyano hasretiyle yanıyordu. Evimi özlüyordum.
Bacaklarım benden bağımsız piyano koltuğuna kadar oturmuş, ellerim benden habersiz havalanmış, parmaklarım benden izinsiz tuşlara basıyordu.
Sırayla 'do' ve 'mi' çalındı kulaklarıma. İnsan evini özlerdi. Özlediği yerin evi olduğuna emin olduğunda, özlerdi.
Tekrar ve tekrar çalıyordu notalar. Kalbim harcanıyordu, ben tarafından. Umursamazdım, böyle şeyleri pek tınlamazdım.
Kalbim insanlar tarafından, bayağı harcanmıştı ki zaten. Daha ne kadar bitecekti?
Parmaklarım tekrar 'do'yu tuşladığında, omzumla boynum arasında bir baskı hissettim. Sebepsizce irkildim ve oturduğum koltuktan sıçradım.
Arkamı dönmeme kalmadı, yüzüme sert bir tokat yedim. Sendeledim ve iki adım geriye çıktım.
"Bir."
Bağıran ses yabancı değildi ama, sanırım yüzüme yediğim tokattan ötürü, kulağım çınlıyordu.
Önüme düşen saçlarımı, can havliyle arkaya attım.
Bana bunu niye yapmıştı?
"N'oldu ya? Niye vurdun?"
Ağlamamak için dirensemde, sesim boğuk çıkmıştı. Bir nevi başaramamıştım.
"Hayatta yaptığımız herşeyin, verdiğimiz her kararın bir bedeli olmalı değil mi? İyi ya da kötü..."
Şaşkınca, tabiri caizse avel avel, bakıyordum.
Ne yapmıştım ben?
"İyide kafanda mı var senin? Şizofren misin mesela? N'aptım ben sana?"
Gözlerine tekrar yağmur inmişti. Kalbi kararmıştı belki bi' an? olamaz mıydı?
Arkasını dönüp, ilerleyince; "Ya nereye? Bana tokat attın farkında mısın? Bari niye olduğunu söyle de, kendimi avuturum."
Dinlemedi.
(...)
Buradaki dokuzuncu saatimde, akşam yemeğini hazırlamak için evdeki diğer insanlara yardım ettim.
Masayı dizerken, aşağı doğru adım sesleri geldi.
Arkamı dönmemle, göz göze gelmemiz bir oldu. Gözlerimi kaçırdım, çünkü psikopat manyağın tekiydi.
Yanıma kadar gelip, beni süzdü.
Cidden manyaktı. Ya da psikolojik sorunları vardı. Olsun, ikisi de onu şizofren yapmaya yetecek sebeplerdi.
Masanın başına oturdu, servisini çevirdi ve bekledi.
Sırayla evdeki, -henüz tanışmadığım- üç kişi de gelince, servis yapmaya başladım.
Yemekler yaklaşık kırk dakika sonra bitti, herkes odalarına çekildi ama, masanın baş konuğu altı kadeh şarap içtiği halde, hâlâ içmeye devam ediyor, kalkmak bilmiyordu.
"Pinot noir, en nazlı şaraplardan biridir. Yapımı zahmetli ama tadı güzeldir. Hiç denedin mi?"
Başımı olumsuz anlamda salladım, onunla sohbete girmek istemiyordum.
Kadehinin boşaldığını farketmem için, bardağın altını sertçe masaya vurdu. Elime aldığım şarap şişesinden, bir kadeh daha doldurdum. Arkamı dönmek için haraketlendiğimde bileğimden sertçe tuttu.
Sabah yediğim tokat aklıma gelince irkildim. Belki ağlayabilirdim ama yapmadım, istemedim. Ona güçsüzmüş gibi, kendini korumayı bilmiyormuş gibi görünmek istemedim.
Engel olamadım. Bir damla gözyaşı, süzüldü yüzümden. Devamı elbet gelecekti ama, sonu olup olmadığını bilmiyordum.
"Dudağına ne oldu?" Dedi şefkat akan bir ses tonuyla.
Sanki bilmiyormuş gibiydi ama, aynı olayın özneleri yine bizdik, biz yaşamıştık.
"Ciddi misin? Yani gerçekten bilmiyor musun? Yoksa alay mı ediyorsun?" Dediğimdeki yüz ifadesinin donuklaştığını gördüm.
Belki de hatırlamıyordu?
Belki.
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Ciddi olabilir miydi ki? Kafası dumanlı mıydı?
"Ben mi yaptım bunu, sana?"
Hatırlamıyordu.
"Şey, aslında boşver. Çok önemli değil zaten küçük bir sıyrık sadece."
Geçiştirmeliydim, geçiştirmeliydim. Sakin, sakin olmalıydık. En azından birimiz.
"Ben mi yaptım bunu sana?" Dedi tekrar. Bu sefer her kelimenin üstüne basa basa.
"Bilmiyorum n'oldu. Akşam üzeri uyumuştum, uyandığımda böyleydi. Heralde yatarken oldu. Dişim falan değmiştir."
Sessizce masadan uzaklaştı. Anlamıştı işte. Ben anlatmıştım ona, açık ve netçe. Belki, kalbini de kırmıştım üstelik.
Yaralamıştım onu.
Bile isteye.
Ne yapacağımın, farkında değilken, yarım bıraktığı 'Pinot noir' şarabını elime aldım. Bir yudum aldım.
Tadı çok güzeldi. Farklı aromaların birleşimiydi ama uyumluydu da. Her tada ayrı ayrı erişiyordun, ama her bir tadın uyumuyla beraberdi.
Çok garipti.
Belkide dudaklarının tadıydı, bardaktaki uyum? Belki şarap aslında berbattı, acıydı da, dudaklarıydı onu mayhoş eden?
Garipti.
Aşk kadar garip, ev kadar güzel. Ceza kadar acı, özgürlük kadar tatlıydı.
Garip ama güzeldi.