İnsan, kendini bilmeye, başlayınca, artık aklı birşeylere erince, anlıyordu kimsesizliği.
Kapıya, cezalı bir çocuk misali yaslanmış, piyanoya bakıyordum.
Bir yanım, o kadar çok hasret duyuyordu ki ona... Bir yanımsa, oranın 'yasak' olduğunu bastırarak hatırlatırken, yanağımdaki acıyı tekrar hissettiriyordu.
Ben mi? Ben de 'yasak' olarak bakıyordum oraya. Orası 'yasak'tı. Dokunursam yanardım, dokunmasam yine yanardım.
Araf beni bekliyordu. Bütün güzelliği ile..
Evimden uzaktaydım ama evim, hâlâ görüş açımdaydı.
Acaba gitsem, görür müydü?
Saçmalamanın ne yeri ne de zamanıydı. Uyumak için bana verilen, geldiğim yerden kat ve kat güzel olan, yatağa gitmeliydim.
Arkamı döndüğüm gibi birşeye çarpmam bir oldu. Sendelyip düşeceğim sırada, belime yapışan kuvvetli el beni tutup, tekrar doğrulttu.
Gözlerim, yağmurda ıslanmış, ateş külüne bakıyordu.
Şarabını içtiğim ve hâlâ adını öğrenme gereği duymadığım adama, ev sahibine.
"Çalmak istiyorsan eğer, çal. Kimseden izin almana gerek yok, benden bile. Ayrıca; saat, yer, mekan hiç farketmeksizin çal, ses salondan dışarı çıkmıyor."
Ne diyeyim şimdi? Sabah bana öyle bir tokat atmıştı ki, ona inanasım gelmiyordu.
Ama pişman da olmuştu.
Bir saniye? Daha büyük bir sorun vardı; şuan onunla yapışmış gibiydik. Göğsüm, neredeyse kalbine geliyordu. Kalp atışlarını kalbimde hissediyordum.
Şapşal kız! Kalk artık adamın üstünden!
Bir an, afallayıp geri çekildim. Hâlâ gözlerimiz temastaydı, sanki bir tek böyle anlaşabiliyorduk. Bana böyle, şefkatle bakması, bana acıdığı anlamına gelmiyor olabiirdi ama, bana böyle bakınca, bana acıyomuş gibi geliyordu.
İstemiyordum. Kimse acımasındı bana.
Tekrar odaya gitmek istediğimde, bileğimden tutmuştu.
"Özür dilerim, yani, allah kahretsin ne yaptığımı bilmiyorum ama, özür dilerim."
Gözlerine baktım. Çok güzel bakıyordu. Belki de halam haklıydı, aşık olmuştum?
Saçmalamayı kendime huy etmiştim galiba. Eğer öyleyse farkederdim, değil mi?
"Bir şey söyle lütfen. Susma karşımda, kendime kızıyorum."
Gözlerimi gözlerinden, zorla alıp yere çevirdim.
"Söylenecek birşey yok, yani dedim ya; uyurken olmuştu. Ben gideyim, iyi geceler..."
Bu sefer ne o engel olmuştu, ne de ben kalmıştım.
Odama çıkıp, kapımı kapattım. Yatağa girdim, olanları düşündüm.
Şarabın tadı, tekrar damağıma geldi. Gözleri, kokusu, pişman çıkan sesi...
Ben galiba aşık olmuştum.
Güzel de değildi, iyi de değildi.
(...)
Odamdan tekrar ayrılmıştım. Uyku tutmamıştı ve saat neredeyse sabah oluyordu.
Balkona doğru gelmiştim. Hava yavaş yavaş aydınlanırken, gökyüzü çok daha güzeldi.
Hava alacayken, burnuma tanıdık bir koku değindi.
İğde.
Ağaçlardan gelen kokular, burnuma doldu.
Aklıma sare gelmişti. Onu o kadar özlemiştim ki, uyanıp uyanmadığını bile bilmiyordum. Gitmek, yanına yatıp sarılmak istiyordum.
Her ne kadar mümkün olmasa da
Az sonra başka bir koku değindi burnuma; bu da tanıdıktı ama, belliki doğal değildi.
Ev sahibi.
Arkamı dönmedim. Bir süredir beni izlediğini biliyordum. Pişmandı, belki de vicdan azabı çekiyordu.
İnsanların en çok şu huyunu sevmiyordum. Vicdan azabına karşın, ağır basabilecek başka duyguları benimsemiyorduk.
Aşk gibi, nefret gibi...
Omzuma bırakılan, ya da bıraktığı -ki zaten ev sahibini hala arkamda hissediyorum- battaniyenin sıcaklığını hissedince, üşüdüğümü anladım.
Kolları, tüm bedenimi kaplayan battaniyenin üzerinden, bedenimi sardı.
Korkmadım irkilmedim ya da sinirlenmedim. Öylece beni sarmasına izin verdim.
"Esrar mı aldın?" Çok normal birşey söylüyormuşçasına çıkan sesime ben bile hayret ettim.
"Özür dilerim." Aldığına mı, yoksa almadığına mı işaretti bu özrü.
"Aldın yani," suçlu bir çocuğu azarlarcasına çıktı bu kez sesim.
"Gerçekten çok özür dilerim."
Arkamı döndüysem de kolları beni sarmaktan vazgeçmedi.
"Biliyor musun? Artık insan sarrafı olduğumu düşünüyorum." Alaycı edam onu güldürmüştü. Ufak bir kahkahanın ardından;
"Biliyor musun? Seni buraya getirmekle hayatıma çok güzel bir dokunuş yapmışım."
Taklidimi yapması, hoşuma gitmedi. Yüzümü buruşturdum.
"Taklidimi yapma!" O da güldü.
"Tamam, taklidini yapmam. Ama sana birşey söylemek isterim;"
Yüzümde merak, gözlerimde; 'hadi söyle' edası vardı.
"Sare, onu buraya getirmek istiyorum. Yani sağlık durumu malûm."
Sare? İyi degil miydi.
'Sağlık durumu malûm' ne demekti.
Kollarını belimden, bir çırpıda ayırdım.
"Sağlık durumu mâlum derken?"
Sesimdeki kaygı, gözlerine bulaşmıştı.
Cevap vermedi.
Biz, gecenin simsiyah kağıdının, bembeyaz noktalarıydık. İçi kan kırmızısı, dışı bembeyazdık.
Kalplerimizin sesi, aynı kulaklara farklı melodilerle duyuluyordu. Do ve re gibi değil ama...
La ve fa gibi mesela, ölüm gibi, son gibi, yoklukta varlık gibi mesela, kırıkken tammış gibi ya da...
Bizler bu masalın hem başrolü, hem figüranıydık.