İçeriğe geç

Kırk kırbaç yarası

Bölüm 4 · 3 dk okuma

Kırk kırbaç yarası

Bölüm 4

4

"Ta-mam! İstediğin gibi olsun. Anlaşalım."

"Öyleyse anlaştık."

Yarım saattir yoldaydık. Anlaşmanın üzerinden ise bir saatten biraz az bir süre geçti.

"Ee? Seni tanımaya hakkım var değil mi?"

Köle ne istiyordu?

"Hayır yok. Ama yanlış hatırlamıyorsam, bi teşekkür borcun var."

Kalbim bi'parça kırıktı. Sare uyanmamıştı ve ona veda edememiştim. Ama bir daha geleceğimize dair söz vermişti.

"Haklısın. Teşekkürler. Ama adınızı lûtfederseniz majesteleri, size seslenmek için garip tabirler, kullanmayacağım."

"Benim adım yok,"

"Nasıl?"

"Niye bu kadar şaşırdın ki? Adım yok işte."

"Ama neden?"

"İhtiyaç duymadım da ondan."

"Sana nasıl seslenirler öyleyse?"

"İki sağlıklı insanın, birbiriyle anlaşabilmesi için sıfatlara, ya da kişilere verilen lâkaplara ihtiyaçları yoktur. Hem, ne çok konuştun sen? Sussana biraz lütfen!"

Sadece önüne dönmüştü. Bozulmuştu ama belli etmemeye çalışıyordu. Bir faytonda iki kişiydik ve yerimiz oldukça rahattı.

Küçük, kırmızı tül parçalarıyla süslenen fayton, bana kölenin ne kadar önemli birisi olduğunu göstermeye çalışıyordu lakin, ben anlamamaya çalışıyordum.

Ne de olsa 40 kırk kırbaç yemişti. Öyle değil mi?

"Sana? Sana nasıl sesleneyim?"

Gözleri beni buldu. Buzdan kalpleri bile yumuşatacak bir edayla bakıyordu yüzüme ama, benim kalbim gümüşten di ki, bana bakışları işlemiyordu.

"Ha?"

Saftı. Ve saf olması oldukça gülünçtü.

"Diyorum ki bay fışkıran zeka (!) Sana ne diyeyim? Senin adın ne?"

"Ha! Pardon. Bugün biraz dalgınım da, bana şimdilik istediğini söyle. Zaten bende fazla kalmayacaksın."

"Nasıl?"

"Şehire göndereceğim seni, abimlerin yanına. Orada temizlik falan yaparsın."

"Kendisi yetmiyor sanki, bi de abisi çıktı!" Dedim sesli sessizce.

Duyduğuna eminim ama sadece başını 'sen iflah olmassın' der gibi sallayıp, aptal gibi sırıttı.

Yol boyu sessizlik yaşanmıştı. Evine vardığımızda bana nazikçe arabadan inmem için yardım etti.

"Oha! Ev değil ki bura? Saray." Kahkahasını işittim. Ne güzel gülüyordu...

Bazen insan, bir kuş olup uçmak isterdi. Kanatlanıp başka diyarlara dalmak mesela..

Bazense, bir korkuluk olmak ister, ömrü boyunca manzaranın tadını çıkarmak isterdi.

Ben ikisi de olmak istemezdim.

Kuş, görebilmek istediği her yeri görecek ve yeni yerlere gitme, gezme hevesini zamanla yitirecekti.

Korkuluk ise, sürekli bir yerlere gitme arzusu ile, yanıp tutuşacaktı.

Ben? Ben hep, insan kalmak istemişimdir. Bazen, kanat takar kuş olursun; bazense, korkuluk olur, manzaranın tadını çıkarırsın.

"Orada, daha çok bekleyecek misin?"

"Oh! Hayır. Geliyorum.."

Koşar adım yanına ulaştım. Kalbimin atış sesleri kulağımı doldururken, bir piyano melodisi eşlik etti.

Pencerenin köşesine yaslanmış, eski ama iş görür bir piyano. Yanına yaklaşınca farkettiğim, kırık birkaç taşına dokundum.

Bir notaya bastım, İstanbul oldu. Başka bir notaya bastım, Paris oldu. Bir başka notaya bastım, New York oldu. Bambaşka bir notaya bastım, Ev oldu.

İnce do'ydu. Evim, ince do olmuştu.

Notaya tekrar tekrar bastım. Sanki yeni bir oyuncak almış çocuk gibi. Farklı bir ses duyan bebek gibi...

Notaya tekrar elim değdiğinde ses faklı çıkmıştı. Çünkü artık, sadece ben dokunmuyordum. Bir başka parmak, evimi dağıtıyor, saraya davet ediyordu.

Mi.

Do ve Mi.

Ev.

Kalbim huzuru yeniden bulduğunda, omzumda iki el hissettim.

Beni nazikçe piyano koltuğuna oturttu, sonrada nazikçe yanıma oturdu.

Hiç birşey bilmeyen bir bebeğe, birşeyler öğretmeye, hayatına birşeyler katmaya çalışırcasına anlattı.

"Do, insanın evi gibidir." İnce ve damarlı parmakları, do'yu çaldı.

"Mi ise, yabancıdır, uzak gelir başta," elleri bu sefer mi'yi çaldı.

"Ama do ve mi, ev yada yabancılık yerine; aşk ve huzur verir. Kimse alıkoyamaz onların huzuruna, mutluluğuna."

Parmakları, iki notayı döngüyle çalıyordu, elleri ellerimi do ve mi'nin üzerine yerleştirdi, ve bastırdı.

Uyumu seviyordum. Güzel hissttiriyordu.

Sonra, ellerimden elleri gitti, kolları yanına düştü, ayağa kalktı ve uzaklaştı.

Benim için de bitmişti bugünkü, notalar. Ev sahibinin izni, yanlızca bu kadarına yetmişti.

Ya da izin çoktu fakat, ben onsuz çalmak istememiştim.

Bazen, bazı hataları yapmak iyi gelebilirdi. Mesela; o kırk birinci kırbacı durdurmasaydım, ne annemin yüzüğü, ne babamın kolyesi, ne de evim dediğim 'do' bana ulaşacaktı.

"İyiki." Dedim içimden.

"İyiki tanıştık bay fışkıran zeka."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.