Alisa, pencerenin önünde duruyordu. Gözleri uzaklara dalmıştı. Sabahın sessizliğinde bile içinde fırtınalar kopuyordu. Yiğit salondan seslendi ama Alisa cevap vermedi. Bu sessizlik, Yiğit’i endişelendirdi. Yanına gelip omzuna dokundu. > “Alisa… yine sessizsin. Ne oldu?” Alisa yavaşça döndü, gözleri doluydu ama kararlıydı. > “İstanbul’a gitmek istiyorum,” dedi yavaş ama net bir şekilde. Yiğit’in yüzü bir anda ciddileşti. Kaşlarını çattı, sesi sertleşti ama bağırmadı. > “Yine mi bu mevzu? Alisa, o şehir tehlikeli. Seni bir daha o tehlikenin içine sokamam, anladın mı beni?!” Alisa, gözlerini Yiğit’ten kaçırmadan cevap verdi. > “Ama benim ailemin mezarları orada! Annemden kalan son şeyler, hatıralar… hepsi o evdeydi. Yandı, biliyorum. Ama en azından kalanları alsaydım, kendimi bu kadar eksik hissetmezdim.” Yiğit sinirle bir adım geriye çekildi. Elleri yumruk olmuştu. > “Kapat şu mevzuyu artık, Alisa! Yok İstanbul, yok hatıra! Sana tehlikeli diyorum! Neyini anlamıyorsun?! Sana bir şey olacak diye korkuyorum işte!” Alisa'nin gözleri doldu ama geri adım atmadı. > “Ben sadece kendimden kalanları toplamak istiyorum. O evin içinde kayboldum Yiğit… ben o evin içinde kaldım...” Yiğit bir an gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı, sonra sinirle kapıyı açtı. > “Ben... biraz hava alacağım,” dedi ve kapıyı sertçe kapatarak dışarı çıktı, merdivenlere yöneldi. Alisa arkasından fırladı. > “Yiğit! Bekle! Lütfen…” Tam merdivene adım atarken, Alisa'nın yüzü bir anda acıyla buruştu. Karnına ani bir kramp girdi. İki büklüm oldu. > “Yiğit!!” Yiğit anında döndü. > “Alisa? Ne oldu Alisa?!” Alisa, bir elini duvara dayadı, diğeri hâlâ karnındaydı. > “Ah… karnım… fena kramp giriyor… midem...” Bir anda ağzını kapatarak tuvalete koştu. Yiğit panikle peşinden gitti. > “Alisa?! Dur! Ne oluyor sana?!” Alisa tuvalete girerken Yiğit kapının önünde dondu kaldı, gözleri korkuyla doluydu. ---
Tuvalet kapısı kapanmıştı. Alisa içeride dizlerinin üstüne çökmüş, bir eli lavaboya, diğeri midesine dayalı şekilde kusuyordu. Bedeni titriyordu. Gözlerinden yaşlar süzülürken, ağzından çıkan her nefes kırık, zorlayıcıydı. Yiğit, kapının arkasında bekliyordu. Yumruklarını sıkmıştı. İçeri girmeye cesareti yoktu. Alisa'nın o halini duymak onu mahvediyordu ama ne yapacağını bilemiyordu. Bir süre sonra Alisa içeriği yavaşça temizledi, ellerini yıkadı. Aynaya baktı. Gözleri kırmızıydı. Dudaklarını ısırdı, kendini tutmaya çalıştı ama gözyaşları yeniden süzüldü. Yavaşça çıktı. Yiğit kapının önünden çekilmişti. Salon boştu. Odaya girdi. Yatağa oturdu. Başını ellerinin arasına aldı ve... ağladı. Sessiz, boğuk bir ağlamaydı. İçinde biriken her şey tek tek dökülüyordu. Yalnızlığı, çaresizliği ve Yiğit’in uzaklığı... Saatler geçti. Alisa hiçbir şey yemedi. Ne su içti, ne televizyon açtı. Sadece pencerenin önünde oturdu. Sonra tekrar yatağa uzandı. Battaniyeye sarıldı. Küçük bir çocuk gibi kıvrıldı. Sessizce ağladı. Gözleri kapanırken yastığına dökülen birkaç damla gözyaşı vardı. Gece olmuştu. Oda sessizdi. Kapı hafifçe aralandı. Yiğit içeri girdi. Üzerinde hâlâ dışarı çıkarken giydiği mont vardı. Adımları sessizdi. Yavaşça Alisa'nın yanına yaklaştı. Alisa uyuyordu. Yüzü hâlâ üzgündü. Uykusunda bile kırılgan görünüyordu. Yiğit yavaşça eğildi, parmaklarını onun saçlarına daldırdı. Usulca saçlarını okşadı. > “Ah be güzelim…” dedi fısıltıyla. “Sana nasıl anlatayım ki? İstanbul… orası tehlikenin göbeği. Seni orada arıyorlar, senin kanını istiyorlar. Nasıl diyeyim bunu ha karıcım? Nasıl anlatayım da vazgeç seni kaybetmekten?” Alisa’nın battaniyesini düzeltip omuzlarına kadar örttü. Elini çekmedi, bir süre öylece saçlarını okşayarak baktı. Sonra sessizce mırıldandı: > “Karımın yanında yatmazsam, neden karım… Yatarım yanında. Çünkü başka hiçbir yer güvenli değil benim için senin yanından başka...” Yavaşça montunu çıkardı. Yatağın diğer tarafına geçti, dikkatlice uzandı. Alisa’nın arkasından sarıldı. Yüzünü onun saçlarına gömdü. Gözlerini kapatırken, kalbi onun kalbine bir kez daha dokundu.