14 Temmuz – Sabaha Karşı 05.15
Arabamın patlama sesi hâlâ kulaklarımda uğulduyor. Havaya uçan sadece demir yığını değildi; benim bu şehirdeki yasal güvencem, savcılık kimliğimdi. Eski hidrolik santralin arkasındaki sazlıkların arasından, Demir’in bölgeyi iyi bilen adamlarının yardımıyla sıyrıldık. Üzerimde hâlâ o yaşlı müstahdemin ölmeden önceki son nefesinin tekinsiz kokusu var.
"2 numaralı oda... Hepsi yalan..."
Demir’in Seyhan Barajı’na bakan, yüksek duvarlarla çevrili malikanesindeyiz. Burası lüks bir evden çok, her köşesi kameralarla ve korumalarla donatılmış bir karargahı andırıyor. Salonun ortasında, şöminenin loş ışığında karşı karşıya duruyoruz. Aramızda ne bir aşk var ne de bir şefkat fırıltısı. Sadece hayatta kalmak zorunda olan iki düşmanın zoraki iş birliği.
"Burada kalacaksın," dedi Demir. Sesi pürüzsüz, soğuk ve emrediciydi. Glock marka silahını masanın üzerine bıraktı. "Dışarıda arabanı patlatanlar şu an senin öldüğünü sanıyor. Ya da seni suçlu göstermek için bir senaryo yazıyorlar. Gün ağarana kadar hiçbir yere kımıldamak yok."
"Adliyeye gitmem lazım," dedim, ceketimin kollarındaki çamuru silkeleyerek. Gözlerimin içine çöken yorgunluğa rağmen sesimi sert tuttum. "Adam ölmeden önce '2 numaralı oda' dedi. Adliye arşivinin en arkasındaki mühürlü oda. Babamın yirmi yıl önce kilitlediği yer. İpuçları orada."
Demir hafifçe alaycı bir tavırla güldü. Bana doğru bir adım attı. Boy farkından dolayı üzerimde kurduğu o fiziksel baskıyı hissetsem de geri adım atmadım. Bakışlarında en ufak bir duygu kırıntısı yoktu; sadece amansız bir mantık.
"Sende hiç akıl yok mu Savcı?" dedi, gözlerini gözlerime dikerek. "Adliye şu an bir yılan yuvası. Araban patlatılmış, adliyede çalışan bir adam öldürülmüş. Oraya adım attığın an seni koruyacak hiçbir cübbe kalmaz. Müsaade etmiyorum. Benimle kalacaksın."
"Sen bana emir veremezsin Demir Kozan. Ben bu devletin savcısıyım."
"Sen şu an sadece babasının günahları yüzünden hedef tahtasına oturtulmuş bir avsın," dedi sesini yükseltmeden. "O odaya tek başına girersen, oradan cesedin çıkar. Ben babamın katillerini bulmak için yirmi yıl bekledim. Senin iki günde kendini harcatmana izin verip de bu davayı karartmam."
Zeki bir adamdı. Beni korumak istediği için değil, davanın ucu kendi babasına dokunduğu ve beni bir anahtar olarak gördüğü için gitmemi istemiyordu. Ama benim de kendime göre planlarım vardı.
14 Temmuz – Sabah 09.00
Demir’in beni hapsettiği odanın penceresinden dışarıyı izledim. Bahçede en az altı silahlı koruma nöbet tutuyordu. Demir’in beni bu evde tutma kararlılığı nettir ama benim adalet arayışım onun barikatlarından daha güçlüydü.
Çantamdaki yedek telefonu çıkardım. Adliyede babamın döneminden kalan, Demir'in Çete dediği yapının uzağında durduğuna emin olduğum tek bir kişi vardı: Yazı İşleri Müdürü Nalan Abla. Telefonu üç kez çaldırdıktan sonra açtı.
"Nalan Abla, ben Ilgaz. Kimseye renk verme. Arşivdeki 2 numaralı odanın anahtarı kimde?"
Sesi titredi. "Savcı Hanım? Siz... Sizin arabanız..."
"İyiyim Nalan Abla. Soruma cevap ver."
"O oda... O oda yirmi yıldır açılmadı kızım. Anahtarı Başsavcılık makamının arkasındaki özel kasada durur. Ama oraya girmek intihardır."
"Teşekkürler." Telefonu kapattım.
Demir'in beni durdurmasına izin veremezdim. Evin arka tarafındaki mutfak çıkışında, korumaların nöbet değişimi yaptığı o iki dakikalık boşluğu kullandım. Adana'nın o kavurucu, sabah sıcağı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Ana yola çıkıp gelen ilk taksiyi çevirdim. Hedef: Adalet Sarayı.
14 Temmuz – Saat 11.30
Adliye binasına arka kapıdan, tanınmamak için başıma geçirdiğim bir hırkayla girdim. Koridorlar her zamankinden daha gergindi. Başsavcının duruşma salonunda olduğu bir anı kollayarak makam odasına sızdım. Kalbim göğsümde patlayacak gibiydi. Kasayı açmak zor olmadı; babamın eski notlarında başsavcının kullandığı şifre kombinasyonlarının adliyenin kuruluş tarihi olduğunu okumuştum.
Elimde soğuk, eski bir demir anahtarla arşiv katına indim.
En alt kat. Rutubet ve küf kokusu burada insanı nefessiz bırakıyordu. Koridorun en sonundaki paslı demir kapının üzerinde pirinç bir plaka duruyordu: 2.
Anahtarı yuvasına soktum. Mekanizma büyük bir gürültüyle döndü. Kapıyı hafifçe ittim. İçerisi tamamen karanlıktı, sadece küçük bir havalandırma boşluğundan sızan zayıf bir ışık vardı. Raflar dolusu eski klasör...
"Sana evde kalmanı söylemiştim."
Arkamdan gelen o buz gibi sesle irkildim. Hızla arkamı döndüm. Demir Kozan.
Buraya nasıl geldiğini, beni nasıl bulduğunu düşünmeye bile fırsat kalmadan içeri adım attı ve arkasından demir kapıyı sertçe kapattı. Karanlık odada baş başaydık. Gözleri öfkeden deliye dönmüş gibiydi. Beni kollarımdan yakalayıp duvara doğru sertçe itti. Aramızdaki mesafe tamamen kapanmıştı ama bu bir yakınlaşma değil, saf bir hesap sormaydı.
"Beni çiğneyebileceğini mi sandın Savcı?" dedi fısıldayarak. Nefesi yüzüme çarpıyordu, gözlerinde vahşi bir karanlık vardı. "Seni takip ettirdim. Buraya gelerek sadece kendi ölüm fermanını imzalamadın, benim planlarımı da altüst ettin."
"Bırak beni Demir!" dedim, kollarımı ondan kurtarmaya çalışarak. "Bu odayı bulmalıydım. Babamın ne sakladığını görmek zorundayım."
"Bak o zaman," dedi Demir, beni serbest bırakarak ellerini cebine koydu. "Bak ve babanın ne kadar büyük bir canavar olduğunu kendi gözlerinle gör."
Fenerimi raflara doğru çevirdim. Klasörlerin üzerinde tek bir isim yazıyordu: Vedat Kozan - Gizli İzleme Kayıtları.
Dosyalardan birini rastgele açtım. Sayfaların arasından yirmi yıl önce çekilmiş fotoğraflar döküldü yere. Demir'in çocukluk fotoğrafları, annesinin hastane kayıtları... Ve en arkada, babam Asım Karaca'nın el yazısıyla yazılmış bir rapor:
"Vedat Kozan'ın tasfiyesi tamamlanmıştır. Çukurova havzasındaki yeni sevkiyat rotası Başsavcılık ve Ağır Ceza koordinasyonunda yürütülecektir. Kozan'ın mal varlıklarına el konulması için yasal zemin hazırlanmıştır."
Bu bir mahkeme dosyası değildi. Bu bir yağma planıydı. Babam, Demir'in ailesini adalet adına değil, onların servetine ve gücüne çökmek için yok etmişti.
Tam o sırada, 2 numaralı odanın kapısının dışından ağır ayak sesleri duyuldu. Ardından kapının üzerindeki sürgünün dışarıdan kapatılma sesi yankılandı.
Kilitlenmiştik. Ve havalandırma boşluğundan içeriye, Adana'nın o sıcak havasıyla karışık, genzi yakan tatlı bir gaz sızmaya başladı. Kimyasal bir gaz. Katil bizi bu odada, geçmişin günahlarıyla birlikte gömmeye karar vermişti.
Demir silahını çekip kapının kilidine doğrulttu. Göz göze geldik. Panik vardı fakat korku yoktu. Sadece zamana karşı başlayan ölümcül bir yarış vardı.
________________________________
Okuduğunuz için teşekkür ederimmm Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayıınnn.
Sizi sebiom😘