İçeriğe geç

KIRIK TERAZİ

Bölüm 2 · 5 dk okuma

KIRIK TERAZİ

Bölüm 2

HİDROLİK SANTRALDAKİ GÖLGE

13 Temmuz

Kutudan çıkan o kanlı gümüş iğne, adliye masamın üzerinde duran lambanın soluk ışığında parıldıyor. Yanındaki notu defalarca okudum. Yazı karakteri dik, köşeli, soğuk. Demir Kozan’ın o kibirli duruşuna benziyor ama bir şeyler uymuyor. Demir, birine tehdit savuracak olsa bunu adliyenin arkasından gizli paketler göndererek yapmazdı. O, nefretini insanın yüzüne açıkça, gözlerinin içine bakarak kusacak kadar cüretkar bir adam. Bu not, bizi birbirimize kırdırmak isteyen başka bir elin ürünü.

Saat ; 19.40.

Adana’da güneş, gökyüzünü kana bulayarak Seyhan Baraj Gölü’nün ardına çekiliyor. Şehrin üzerine çöken o meşhur akşamüstü karanlığı, sıcağı azaltmıyor; aksine, esmeyen rüzgarla birlikte insanı daha da boğuyor. Çekmecemi açıp babamdan kalan eski, emektar toplu tabancayı çantama atıyorum. Bir savcı olarak adaleti adliye sarayında aramalıyım, biliyorum. Ama babamın geçmişi bu binanın koridorlarını çoktan kirletmişken, burada temiz bir ipucu bulmam imkansız.

13 Temmuz - Gece Yarısı

Eski hidrolik santral, Seyhan Barajı’nın terk edilmiş, paslı demir yığınlarından oluşan kör bir noktasında yer alıyor. 1950’lerden kalma devasa beton bloklar, nehrin gürültüyle akan sularının kıyısında birer mezar taşı gibi dikiliyor. Arabamı birkaç yüz metre geride bırakıp yürüyerek geldim. Etrafta ne bir sokak lambası var ne de bir yaşam belirtisi. Sadece cırcır böceklerinin çıldırtıcı uğultusu ve ayaklarımın altında ezilen kuru çalıların sesi.

Fenerimin ışığını beton duvarlarda gezdiriyorum. Duvarlar rutubetten kararmış, yosun tutmuş. Girişteki paslı demir kapı ardına kadar açık. İçeriye adım attığım an, o tanıdık, ekşi ve ağır koku burnuma çarpıyor. Portakal çiçeği değil bu. Rutubetle karışmış saf barut kokusu.

"Yalnız gelmeni söylemiştim Savcı."

Ses, arkamdaki devasa jeneratör dairesinin gölgesinden yükseldi. Saniyeler içinde elim çantama gitti, babamın tabancasını çekip sesin geldiği karanlığa doğrulttum. Kalbim göğüs kafesimi dövüyor ama namluyu tutan elim milim titremiyor.

Karanlığın içinden ağır adımlarla bir figür ayrıldı. Gölgelerin arasındaki o siluet. Demir Kozan.

Üzerinde bu kez gri, keten bir gömlek var. Kolları yine dirseklerine kadar katlanmış. Gözleri, fenerimin ışığı yüzüne vurduğunda bile kırpılmadı. Sadece elindeki sigaranın koru, karanlıkta küçük, kırmızı bir nokta gibi parlıyor. Bakışlarında en ufak bir şaşkınlık yoktu. Silahın namlusuna baktı, sonra gözlerini benimkilere dikti.

"Bana silah doğrultan ilk Savcı değilsin," dedi yavaşça. Sesi, nehrin uğultusunu bastıracak kadar derindi. "Baban da yirmi yıl önce o masada bana aynı namluyu göstermişti. Karaca ailesinin adalet anlayışı hep demir parçalarından mı ibaret?"

"Mektubu sen mi gönderdin Demir?" diye sordum, silahı indirmeden. "Masanın üzerindeki o kanlı iğneyi, o tehdidi sen mi tasarladın?"

Demir sigarasından derin bir nefes çekti, dumanı aramızdaki mesafeye doğru üfledi. "Ben mektup yazmam Ilgaz. Birini tehdit edeceksem, onun nefesini yüzümde hissederken yaparım bunu. Tıpkı şu an yaptığım gibi."

Bana doğru iki adım attı. Silahın namlusu tam göğsünün ortasına denk geliyordu. Durmadı. Aramızdaki mesafe kapandığında, sol eliyle tabancanın namlusunu yavaşça ama karşı koyulamaz bir güçle aşağıya doğru itti. Gözlerindeki o amansız ciddiyet içimi ürpertti. Bu adamda aşka ya da yumuşaklığa dair hiçbir iz yoktu. Sadece geçmişin intikamıyla bilenmiş, sert bir çelik vardı karşımda.

"Buraya seni çağıran ben değilim," dedi Demir, sesini iyice alçaltarak. "Ama seni buraya çağıranın kim olduğunu biliyorum. Erhan’ı benim yatımda öldüren, babanın o eski terazisini oraya bırakan güçle aynı kişi bu. Bizi bu viranede karşı karşıya getirip, birbirimizi yok etmemizi izlemek istiyorlar."

"Kim?" diye sordum, nefesimi tutarak. "Babanın dosyasındaki o isimler mi?"

Demir arkasını döndü, santralin nehre bakan kırık penceresine doğru yürüdü. Karanlık sular aşağıda büyük bir gürültüyle köpürüyordu. "Baban Asım Karaca, bu şehirde sadece bir hâkim değildi Ilgaz. O, Çukurova’nın en büyük kaçakçılık ve toprak mafyasının adliyedeki kalemiydi. Benim babam Vedat Kozan, onların bu limandaki sevkiyat ağını çözdüğü için kurban edildi. Baban, sahte delillerle onu içeri tıktı. Ve o çetenin başında bugün hâlâ adliyede, senin çok yakınında oturan biri var."

Sözleri beynimde şimşekler çaktırdı. Adliye... Başsavcı? Ya da komisyon başkanı?

Tam o sırada, santralin üst katındaki demir platformdan metalik bir ses yükseldi. Bir zincir şıkırtısı ve ardından beton zemine düşen ağır bir nesnenin gürültüsü.

İkimiz de aynı anda o yöne döndük. Demir, ceketinin içinden siyah bir Glock çıkardı. Beni tek bir hamleyle arkasına, duvarın korunaklı gölgesine doğru itti. Bu bir koruma içgüdüsü değildi; profesyonel bir hamleydi, sahadaki iki askerin birbirini kollaması gibi. Aralarındaki o tekinsiz bağ, bir aşkın değil, aynı düşmana karşı durmanın mecburiyetiydi.

"Yukarıda biri var," diye fısıldadım.

"Burada kal," dedi Demir, gözlerini karanlık merdivenlere dikerek. "Ve sakın o silahı ateşleme. Ses burayı yıkar."

Demir merdivenlere doğru fırlarken, ben de onun arkasından, adımlarımın sesini gizlemeye çalışarak ilerledim. Üst kata çıktığımızda karşılaştığımız manzara, baraj gölündeki cinayetten çok daha organize bir vahşetin habercisiydi.

Demir platformun ortasında, tavandan sarkan paslı bir kancaya zincirlenmiş bir adam duruyordu. Başında siyah bir çuval vardı. Adamın göğsündeki gömlek yırtılmıştı ve tıpkı Erhan Soydan cinayetindeki gibi, derisinin üzerine bıçakla kazınmış o antik Hitit sembolü parlıyordu. Adam hâlâ nefes alıyordu ama bilinci kapalıydı.

Demir adamın başındaki çuvalı hızla çekip çıkardı.

Işığı adamın yüzüne tuttuğumda dizlerimin bağı çözüldü. Bu adam, adliyenin arşivinde çalışan, dün bana babam hakkında fısıldayarak konuşan o yaşlı müstahdemdi.

Adamın kurumuş dudakları hafifçe kıpırdadı. Gözlerini zorlukla açıp bana baktı. Ses, boğazındaki kan yüzünden hırıltılıydı:

"Reis... Reis'in kızı... Dosya... 2 numaralı oda... Hepsi yalan..."

Adam son nefesini verirken, santralin dışından kulakları sağır eden bir patlama sesi yükseldi. Benim arabam. Dışarıda bıraktığım araç, alevler içinde gecenin karanlığını aydınlatıyordu. Tuzak kurulmuştu. Katil bizi buraya kilitlemişti ve şimdi geçmişin tanıklarını tek tek yok ediyordu.

Demir bana döndü. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir korku vardı. Sadece vahşi bir kararlılık. "Oyun bitti Savcı," dedi, silahının şarjörünü kontrol ederek. "Artık sadece babanın geçmişi değil, senin de hayatın bu namlunun ucunda. Şimdi benimle geliyorsun. Adliye artık senin için güvenli değil."

Büyük sır derinleşirken aralarındaki kedi-fare oyunu artık bir hayatta kalma savaşına dönüştü.

____________________________________________

Bölümü okuduğunuz için teşekkür ederimm.

Artık her pazartesi bölüm atmaya çalışacağım.

Sizi sebiom😘
Bölüm sonu

2 yorum