Adana’ya ayak basalı tam bir hafta oldu. Yedi gün, yedi asır gibi. İstanbul’un o serin, deniz kokan rüzgârını geride bırakıp buraya, bu açık hava fırınna adım attığım an anlamıştım: Burası sadece başka bir şehir değil, burası insanı çiğnemeden yutan başka bir gezegen.
Sıcaklık geceleri bile kırk derecenin altına düşmüyor. Hava o kadar ağdalı ve ağır ki, solumak için göğüs kafesinizi zorlamanız gerekiyor. Adliye lojmanındaki eski klimanın motoru, sanki şehrin kaotik temposuna ayak uydurmaya çalışırmış gibi yorgun ve hırıltılı bir sesle dönüyor. Duvarlar rutubet, çiğ köfte baharatı ve eski beton kokuyor. İstanbul’daki o düzenli, steril hayatımı, o konforlu adliye odasını neden bıraktım? Sırf bir canavarın geçmişiyle yüzleşmek için mi?
Asım Karaca.
Benim babam. Bu şehirde herkesin ismini duyduğunda önünü iliklediği, "adaletin bükülmez kılıcı" dedikleri o efsanevi Ağır Ceza Reisi. Şimdi ise İstanbul’daki o sessiz odasında, alzheimer hastalığının karanlığında geçmişini unutarak sessizce ölümü bekleyen yaşlı bir adam. Beni bile tanımıyor artık. Ama ben onu yeni yeni tanıyorum.
Ben çocukken babamı adaletin yeryüzündeki gölgesi sanırdım. Cübbesini giydiğinde heybetinden korkulan o koca adamın, eve geldiğinde bana şefkatle sarılan o babanın kusursuz olduğuna inanmıştım. Adana’ya tayinimi isteyip adliyenin tozlu arşivlerine girdiğimden beri, o kusursuz mermer heykel parça parça dökülüyor. Babam adil bir hâkim değilmiş. O, arkasına aldığı karanlık güçlerle bu şehirde kendi feodal adalet imparatorluğunu kurmuş, acımasız, kibirli ve güç zehirlenmesi yaşayan kötü bir adammış. Koltuk uğruna, kariyer uğruna kaç masumun hayatını yaktığını, kaç dosyayı hasıraltı ettiğini buraya gelince anladım.
11 Temmuz - Sabaha Karşı 03.40
Telefonum gece yarısı acı acı çaldı. Arayan Cinayet Büro Amirliği’ydi.
"Savcı Hanım, baraj kapaklarının orada bir olay var. Çok büyük. Bizzat gelmeniz gerekiyor."
Üzerime alelacele siyah bir keten ceket geçirip çıktım. Şehir gece yarısı bile uyumuyordu. Sokak aralarında taburelerde oturan, şalgam içen, hararetle tartışan insanlar... Adana’nın o tekinsiz, agresif ama bir o kadar da büyüleyici enerjisi yüzüme çarptı. Makam aracı Seyhan Baraj Gölü’nün kıyısına doğru ilerlerken, havada asılı duran o ağır, tatlı portakal çiçeği kokusu genzimi yaktı.
Olay yeri tam bir mahşer alanıydı. Mavi ve kırmızı çakarlar, gölün zifiri karanlık sularında uğursuzca parıldıyordu. Sarı olay yeri şeritleri rüzgarda dalgalanıyordu. Kurbağa sesleri, polis telsizlerinin cızırtılarına karışıyordu. Kıyıya yanaştığımda, Cinayet Büro Amiri yalınayak yere basan, buraların sıcağına alışkın, yüzü güneşte kavrulmuş eski bir kurt olan Yalçın Amir karşıladı beni. Gözlerinde ilk defa gördüğüm bir endişe vardı.
"Manzara fena Savcı Hanım," dedi sigarasından derin bir nefes çekerek. "Maktul lüks bir yatta. Göğsü delik deşik. Ama asıl mesele kim olduğu."
Yatın gövdesine yaklaştığımda spot ışıklarının aydınlattığı o ismi gördüm: KOZAN.
İşte oradaydı. Babamın o gizli günlüklerinde, saklanan eski dosyalarında geçen o uğursuz soyadı. Kozan Holding. Şehrin yarısına sahip olan o devasa, zengin imparatorluk. Kamaraya girdiğimde burnuma gelen ilk şey kan, barut ve pahalı viski kokusuydu. Klima sonuna kadar açıktı, içerisi buz gibiydi ama cesedin etrafındaki o ölüm havası insanı terletiyordu. Koltukta yığılmış adam, Kozan Holding’in finans müdürü Erhan Soydan’dı. Yani bu şehrin gayriresmi hükümdarı olan Demir Kozan’ın sağ kolu, sır küpü.
Ama beni asıl sarsan, cesedin hemen önündeki abanoz sehpanın üzerinde duran şey oldu. Kan gölünün tam ortasına, bilerek bırakılmış pirinçten, küçük bir adalet terazisi. Sol kefesi kırılmış, kanın içine batmıştı.
Nefesim kesildi. Gözlerimi kapatıp açtım. O terazi, babam Asım Karaca’nın Adana’da görev yaparken masasında duran, üzerindeki o küçük mürekkep lekesini bile ezbere bildiğim antika terazinin ta kendisiydi. Katil, cesedin yanına babamın kirli imzasını bırakmıştı. Bu sıradan bir cinayet değil, babamın yirmi yıl önce işlediği bir günahın, attığı bir iftiranın kanlı hesabıydı.
"Yalçın Amir," dedim, sesimin titremesini gizlemek için dişlerimi sıkarak. "Bu terazi... Mühürlü torbaya girsin. Kimse görmeyecek, basına tek bir kelime sızmayacak. Doğrudan benim odama getirilecek."
Yalçın Amir teraziyi tanımış gibi bana baktı. Eski Adanalıydı o da. Babamı bilirdi. Gözlerinde beliren o tekinsiz anlayış ifadesi, adliye koridorlarında yalnız kalacağımın ilk kanıtıydı. "Emredersiniz Savcım," dedi yavaşça.
11 Temmuz - Sabaha Karşı 04.15
Tam kamaradan çıkıp güverteye adım atacakken dışarıda bir araba fren sesi koptu. Lastiklerin asfalta sürtünürken çıkardığı o çığlık, gecenin tüm dinginliğini parçaladı. Kapılar büyük bir gürültüyle kapandı. Polislerin itişme sesleri, bağrışmalar kamaraya kadar ulaştı.
Merdivenlerden yukarı çıktığımda, jeneratörlerin beslediği devasa spot ışıklarının tam altında onu gördüm.
Siyah, lüks bir jipten inmişti. Üzerinde kusursuz kesim siyah bir gömlek vardı, kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı. Dağınık siyah saçları, keskin çene hattı ve ışığın altında birer obsidyen taşı gibi parlayan koyu, soğuk gözleri... Demir Kozan. Babamın yirmi yıl önce sahte delillerle hapse tıktığı ve o hücrede intihar eden ünlü iş insanı Vedat Kozan’ın tek oğlu. Babamın mahvettiği bir ailenin veliahdı.
Etrafını saran polis barikatını umursamadan, adeta tek bir kelime etmeden sadece bakışlarındaki o korkunç, çiğ güçle insanları yararak yata doğru yürüdü. Polisler silah kılıflarına el attı ama onun aurası karşısında kimse hamle yapamadı. Merdivenleri tek tek çıkıp tam karşımda durduğunda, aramızda sadece bir nefeslik mesafe kalmıştı. Ondan yayılan o pahalı tütün, kehribar ve odunsu parfüm kokusu, kamaranın o ekşi ölüm kokusunu bir anlığına sildi.
"Savcı Ilgaz Karaca," dedi. Sesi o kadar derin, pürüzsüz ve tehlikeliydi ki, içimdeki tüm profesyonel savunma mekanizmalarını felç etti. "Karaca" derken sesindeki o saf nefret ve meydan okuma gizlenemeyecek kadar netti. "Adana’ya hoş geldiniz."
"Burası benim olay yerim, Demir Bey," dedim, gözlerimi bir milim bile kaçırmayarak. Göğsüm hızla inip kalkıyordu ama dik duruşumu bozmadım. "Şu an en büyük şüpheli konumundasınız. Ortaklar ölü bulunur ve yollar hep geride kalanlara çıkar. Burayı derhal terk edin."
Hafifçe gülümsedi ama gözleri buz gibiydi. Çukurova’nın güneşi bile o gözleri ısıtamazdı. Bana doğru bir adım daha yaklaştı, öyle ki ayakkabılarımızın uçları birbirine değdi. Eğildi, sadece benim duyabileceğim, fısıltıyla karışık karanlık bir sesle konuştu:
"Bu şehirde adalet, yirmi yıl önce babanız o kirli cübbeyi bırakıp kaçtığında bitti Savcı Hanım. Şimdi burada sadece kurallar var. Ve kuralları ben koyarım. Erhan’ı öldüren her kimse, bunu bana bir mesaj vermek için yaptı. Ama görüyorum ki, mesajın diğer ucu sizin masanıza, babanızın geçmişine çoktan ulaşmış."
Sözleri göğsüme bir bıçak gibi saplandı. Teraziyi biliyordu. İçeride ne olduğunu görmeden bilmesi imkansızdı. Ya katil oydu ya da babamın geçmişte ezdiği bu adam, şimdi benim üzerimden babamdan intikam alıyordu. Arkasını dönüp gecenin karanlığında kaybolurken, arkasında sadece o hipnotize edici gözlerini ve kalbimin ritmini altüst eden o tehlikeli, günahkar çekimi bıraktı.
12 Temmuz - Gece Yarısı
O geceden sonra iki gün boyunca adliyeden çıkmadım. Odamdaki o kırık teraziyi defalarca inceledim. Gizli bir bölme, bir not aradım. Katil Ilgaz Karaca’ya doğrudan bir mektup bırakmamıştı. Çünkü asıl mektup, babamın arşivdeki tozlu dosyalarındaydı.
Bugün kimseye haber vermeden, adliyenin en alt katındaki, nemden tavanları çökmüş eski arşiv odasına indim. Yirmi yıl öncesinin ağır ceza dosyalarını bulmak kolay olmadı. Dosya numarası: 2006/142. Sanık: Vedat Kozan. Suçlama: Vatana ihanet ve yasadışı organizasyon kurmak.
Dosyanın kapağını açtığımda karşıma çıkan ilk şey, babam Asım Karaca’nın o dik, köşeli ve kibirli imzası oldu. Sayfaları çevirdikçe içimdeki adalet duygusunun nasıl bir bataklığa gömüldüğünü hissettim. Deliller o kadar zorlama, tanık ifadeleri o kadar birbirine zıttı ki, sıradan bir hukuk öğrencisi bile bu dosyada bir bit yeniği olduğunu anlardı. Ama babam, tek bir celsede Vedat Kozan’a müebbet hapis cezası yapıştırmıştı. Adam hapse girdikten tam üç ay sonra hücresinde asılı bulunmuştu. Otopsi raporunun altındaki imza da tanıdıktı: Babamın çok yakın dostu, dönemin adli tıp uzmanı.
Şimdi anlıyorum. Demir Kozan bana o gece nefretle bakarken sonuna kadar haklıydı. Benim kahramanım, babam, bu adamın çocukluğunu çalmış, babasını öldürmüş ve koca bir aileyi lekelemişti.
Peki Erhan Soydan’ı kim, neden öldürdü? Demir, babasının intikamını almak için yirmi yıl bekleyip tam ben bu şehre geldiğimde mi düğmeye basmıştı? Yoksa geçmişin hayaletleri ikimizi de aynı ateşin içine çekmek için mi uyanmıştı?
Kapım çalındı. İçeri giren müstahdem elinde büyük bir paket tutuyordu. "Savcı Hanım, bunu adliye kapısına bir kurye bıraktı. Adınıza."
Paketi açtım. İçinden siyah, kadife bir kutu çıktı. Kutunun kapağını açtığımda nefesim yine boğazımda düğümlendi. Kutunun içinde, taze koparılmış, buram buram kokan bir Adana portakalı duruyordu. Ve portakalın tam ortasına, saplanmış küçük, antika bir gümüş iğne vardı. İğnenin ucunda bir damla kurumuş kan lekesi parlıyordu.
Altındaki küçük notta sadece şu yazıyordu:
"Güneşin altında saklanamazsın Ilgaz. Babanın gölgesi seni korumaya yetmeyecek. Yarın akşam saat sekizde, Seyhan Barajı'nın eski hidrolik santralinde ol. Yalnız gel. Yoksa geçmişin bir kurbanı daha olur."
Yazı Demir’e mi aitti, yoksa bizi izleyen o üçüncü gölgeye mi? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, Adana’daki ilk haftam biterken artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimdi. Ben buraya bir davayı çözmeye değil, babamın pisliklerinde boğulmaya ve belki de o karanlık adama, Demir Kozan’a teslim olmaya gelmiştim.
☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆
Herkese merhaba caniskolarr.
Bu sefer mafyatik bir hikayeyle karsinizdayimm.
Beğenip yorum yapmayi unutmayiinnn.
Sizi sebiom😘



