İçeriğe geç

KIRIK TERAZİ

Bölüm 4 · 5 dk okuma

KIRIK TERAZİ

Bölüm 4

NAKKAŞIN İĞNESİ

14 Temmuz – Saat 11.50

Havalandırma ızgarasından içeri sızan gaz, genzimi yakmaya başladığında odadaki oksijen seviyesinin hızla düştüğünü hissettim. Havada badem kokusuna benzer, tatlı ama akciğerleri parçalayan bir koku vardı. Siyanür türevi bir gazdı bu. Soluduğumuz her saniye, kanımızdaki oksijeni sıfırlıyordu.

"Nefes almayı yavaşlat," dedi Demir. Sesi her zamanki gibi buz gibiydi ama gözlerindeki o statik hesaplama anında devreye girmişti.

Glock’un namlusunu paslı demir kapının kilit mekanizmasına dayadı. Üst üste üç el ateş etti.

GÜM. GÜM. GÜM.

Kapının içindeki döküm mekanizma parçalandı, pirinç tozları havaya uçtu ama dışarıdan vurulan o kalın sürgü milim kıpırdamadı. Demir, omuzlarıyla kapıya yüklendi. Devasa gövdesiyle kapıyı sarsmasına rağmen, dışarıdaki ağır metal barikat açılmıyordu.

"Kapı arkadan sürgülü, namluyla açılmaz," dedim. Öksürmeye başlamıştım, gözlerim kan çanağına dönmüştü. Duvara yaslanarak yere çöktüm. Ciğerlerimde yangın vardı. "Buradan çıkış yok, Demir. Bizi buraya gömecekler."

Demir silahını beline taktı, dizlerinin üzerine çöküp tam karşıma oturdu. Aramızda ne bir panik vardı ne de o klişe dramatik anlar. Gözlerini gözlerime dikti, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, zehirli havanın içinde onun temiz soluğunu hissedebiliyordum.

"Bana bak Ilgaz," dedi, çenemi sertçe kavrayarak. Parmakları çeliktendi ama canımı yakmıyordu. "Babanın pisliklerini temizlemeden, o adliye koridorundaki şerefsizlerin maskesini düşürmeden burada ölmene izin vermem. Şimdi ayağa kalk. O tozlu rafların arkasında ne var? İyi bak!"

"Bırak çenemi," dedim hırıltılı bir sesle. Çenemi elinden kurtarıp feneri rafların arkasına, duvarın dibine tuttum. "Bu adliye binası eski bir Fransız hastanesinin temelleri üzerine kurulmuş. Babamın eski notlarında geçiyordu... Adliyenin alt katlarından Seyhan Nehri’nin eski yataklarına açılan dehlizler olmalı."

Demir, feneri elimden kapıp rafların arkasındaki beton duvarı inceledi. Klasörleri hızla yere fırlatmaya başladı. Toz bulutu gazla birleşince içerisi nefes alınmaz bir hal aldı. Klasörlerin arkasında, harçları tamamen çürümüş, nemden dökülleyen eski tuğla bir örgü duruyordu.

"Çekil arkama," diye emretti Demir.

Odanın köşesinde duran ağır, demir bir arşiv basamağını kavradı. Tüm gücüyle tuğla duvara vurmaya başladı.

ÇAT. GÜM.

"Demir, çabuk ol, nefes alamıyorum!" diye öksürdüm.

"Dişini sık, Savcı! Bitti kaprisin, dayan!" diye bağırdı Demir, hırsla vurmaya devam ederken. Her darbede Adana’nın o eski, kırmızı killi tuğlaları un ufak oluyordu. Üçüncü darbede duvar büyük bir gürültüyle delindi. İçeriden, gazın o tatlı kokusunu bastıran, nehrin o ağır, yosunlu ve serin hava akımı yüzümüze çarptı.

"Gir içeri!" dedi Demir, beni belimden tutup delikten içeri doğru iterek.

Dehlizin karanlığına kendimizi attık. Arkamızda kalan 2 numaralı oda, tamamen zehirli gazla dolmuştu.

14 Temmuz – Saat 12.30

Karanlık, dar ve tavanından çamurlu sular damlayan dehlizde sessizce ilerliyorduk. Tek ışık kaynağımız Demir'in elindeki fenerdi. Ayaklarımız bileğimize kadar balçığa batıyordu.

"Beni dinle Demir," dedim, duvarlara tutunarak yürürken. "O odada gördüğüm rapor... Babamın el yazısıydı. Net bir şekilde 'Vedat Kozan'ın tasfiyesi tamamlanmıştır' yazıyordu. Şoktayım. Ben hayatımı o adamın adaletine öykünerek geçirdim."

Demir durdu. Fenerin ışığını kendi yüzüne doğru tuttuğunda, gözlerindeki o kırk yıllık öfkenin gölgesini gördüm. "Sen bir hayalete tapmışsın Ilgaz. Asım Karaca adil bir adam değildi. O, Çukurova’nın en büyük kaçakçılık ve toprak mafyasının adliyedeki kalemiydi. Benim babam Vedat Kozan, onların bu limandaki sevkiyat ağını çözdüğü için kurban edildi. Baban, sahte delillerle onu içeri tıktı."

"Peki Erhan?" diye sordum. "Erhan Soydan neden öldü o zaman? O senin sağ kolundu."

"Erhan holdingin finans geçmişindeki o eski hesapları temizlemeyi reddetti," dedi Demir, tekrar yürümeye başlayarak. Sesi dehlizin duvarlarında yankılanıyordu. "Vedat Ural... Şimdiki Adana Başsavcısı. Erhan'ı o susturdu. Çünkü senin buraya tayin olman Ural’ı panikletti. Babanın geçmişteki o kirli ortaklığının ortaya çıkacağını anladı."

"Vedat Ural mı?" Dehşet içinde kaldım. "Başsavcı benim babamın eski kurmayıdır. Buraya geldiğimde beni makamında ağırlayıp gözleri dolarak babamı anlatmıştı."

"Seni avlamak için ağını örmüş işte," dedi Demir alaycı bir sesle. "Adana'ya hoş geldin demiştik, hatırlarsan."

14 Temmuz – Saat 13.15

Dehlizin ucu, Seyhan Nehri’nin eski regülatör köprü kapaklarının altındaki balçıklı bir menfeze çıktı. Üstümüz başımız çamur, küf ve barut içindeydi. Nehrin kenarındaki sazlıkların arasına çıktığımızda, Adana'nın öğlen sıcağı tepemize bir balyoz gibi indi. Kırk beş dereceye vuran o kuru sıcak, dehlizin nemli soğukluğundan sonra bizi adeta sersemletti.

Demir, cebinden çıkardığı tamamen su geçirmez, şifreli bir telsiz telefonla adamlarına koordinat verdi. "Baraj yolu, eski regülatör altı. Aracı getirin. Temiz olsun."

On dakika sonra, nehir kıyısındaki stabilize yolda plakasız, siyah bir pikap belirdi. Sürücü koltuğundaki adam inip kapıyı açtı, Demir’e hafifçe baş selamı verdi.

Pikaba bindiğimizde Demir bana torpidodan çıkardığı bir şişe suyu fırlattı. Kendisi de gömleğinin düğmelerini göğsüne kadar açmış, direksiyonu sıkıyordu. Yüzündeki hatlar gergindi.

"Şimdi ne olacak?" diye sordum, suyu bir dikişte bitirirken. "Öldüğümüzü sanıyorlar."

"Bırak öyle sansınlar," dedi Demir, arabayı Adana’nın varoş mahallelerinden biri olan Kiremithane’nin ara sokaklarına doğru hızla sürerken. "Vedat Ural bu akşam şehri terk edecek. Büyük bir sevkiyatın parasını aklayıp yurtdışına kaçma hazırlığında."

"Onu tutuklamam lazım, resmi kanallardan delil toplamalıyız," dedim panikle. "Böyle çete gibi hareket edemeyiz."

Demir arabayı ani bir frenle eski, terk edilmiş bir narenciye deposunun içine soktu. Kepenkler arkamızdan gürültüyle kapandı. İçerisi gölgeydi ama sıcaktı. Arabadan indi, benim kapımı açtı ve kolumdan tutup beni dışarı çıkardı. Gözleri tehlikeli bir şekilde parlıyordu.

"Hangi kanalla yapacaksın bunu Savcı?" diye kükredi Demir. "Adam o adliyenin kralı! Polis onun emrinde, jandarma onun emrinde! Senin arabanı adliyenin dibinde patlattılar, seni o odaya kilitlediler! Hâlâ hukuk mu diyorsun bana?"

"Ben bir kanun adamıyım Demir!" diye bağırdım ben de. "Beni kendi karanlığına çekmene izin vermeyeceğim!"

"Benim karanlığım zaten senin babanın eseri Ilgaz!" dedi Demir, yüzünü yüzüme yaklaştırarak. Sesi tıpkı bir aslanın kükremesi gibiydi ama içinde hiçbir yumuşaklık yoktu. "Bu akşam saat dokuzda, Taşköprü’nün oradaki tarihi konakta, şehrin diğer baronlarıyla son bir toplantı yapacak. Parayı bölüşüp gidecekler. Eğer benimle gelmezsen, o konaktan tek başına çıkamazsın."

Sustu. Gözlerindeki amansız kararlılık karşısında söyleyecek söz bulamadım. Haklıydı. Benim dünyam başıma yıkılmıştı ve şu an elimdeki tek gerçek, babamın hayatını mahvettiği bu adamın öfkesiydi.

"Tamam," dedim sessizce. "Konakta ne yapacağız?"

Demir belindeki Glock'u çıkarıp masanın üzerine bıraktı. "Oraya baskın yapmayacağız Ilgaz. Oraya geçmişin hayaletleri olarak gireceğiz. Vedat Ural, yirmi yıl önce babanın imzaladığı o infaz emrinin son canlı şahidini karşısında görecek. Yani seni."

________________________________________

Okuduğunuz için teşekkür ederiimmm beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayiiiinn.

Sizisebiom😘
Bölüm sonu

1 yorum