“Burası... ne böyle?”
Mihri, dev gibi bir kapıdan içeri adım atarken dudaklarından döküldü bu cümle. Gözlerinin önünde ışık hüzmeleri arasında dönen bir küre vardı. Kürenin içinde parlayan görüntüler sanki bir film şeridi gibi hızla geçiyordu: savaşlar, doğumlar, sokaklar, kucaklaşmalar... Zaman, burada bir şov gibiydi. Ve o, izleyici değil, sahnedeydi artık.
“Zamanın merkezine hoş geldin,” dedi yanındaki kadın. İsmini hâlâ bilmiyordu. Sadece çok karizmatik olduğunu fark etmişti. Saçları kısa, duruşu dimdikti. Sanki komutan gibiydi.
“Merkez mi? Hani şu... saat gibi çalışan şey?”
Kadın kıkırdadı. “Merkez derken fiziksel bir yerden bahsetmiyoruz. Burası zamanın kavşak noktası. Her şey buradan geçer. Tıpkı senin gibi.”
Mihri etrafına baktı. Gri, pürüzsüz duvarlar, tavandan sarkan holografik paneller, bazıları kendi kendine dönen kitaplar... Yüzlerce soru beyninde dönüp duruyordu ama biri öne geçti:
“Ben... neden buradayım?”
Kadın durdu. Ciddileşti. “Çünkü zaman seni çağırdı. Ve sen cevap verdin.”
Mihri’nin cebindeki takvim yaprağı, hafifçe titreşti. Yine... 1853.
“Ve bu ‘zaman’ dedikleri şey... konuşabiliyor mu?”
“Bazen,” dedi kadın gülerek. “Ama çoğunlukla sadece hissettirir.”
Bir koridora girdiler. Koridorun sonunda yarım ay şeklinde dizilmiş bir masa vardı. Masanın etrafında beş kişi oturuyordu. Her biri garip görünüyordu — biri sanki Orta Çağ’dan fırlamış gibiydi, biri rock yıldızı gibi giyinmişti. Ama ortak bir şeyleri vardı: gözleri. Çok fazla şey görmüş, çok fazla şey saklamış gözler.
Kadın onu ortaya götürdü. “Yalnız Yürüyenler’le tanış.”
“Yalnız... ne?”
“Yalnız Yürüyenler. Zamanın bekçileri. Biz, geçmişi düzeltmek için değil, bozulmasını engellemek için varız.”
Mihri, bir adım geri çekildi. “Dur biraz. Benim geçmişim bile darmadağınken siz geleceği mi koruyorum diyorsunuz?”
Masadakilerden biri, genç görünümlü bir çocuk -muhtemelen on yedisindeydi-, eğlenceli bir şekilde konuştu:
“Evet ya. Ben de ilk geldiğimde ‘bunu bana neden yapıyorsunuz’ diye ağlamıştım. Şimdi eğleniyorum. Zamanla alışıyorsun, kelime oyunu gibi düşün.”
Mihri kaşlarını kaldırdı. “Kelime oyunlarına alerjim var.”
Çocuk kıkırdadı. “Ben de anneme.”
Kadın araya girdi. “Ciddiyet, Leo. Mihri ilk görevine hazırlanıyor.”
“Görev mi? Yani hemen mi?”
“Takvim seni çağırdıysa, zamanı geldi demektir.”
Masanın ortasına bir çanta bırakıldı. Mihri istemsizce elini uzattı. İçinden bir pusula, bir not defteri ve üzerine eski harflerle “Göz görür, kalp saklar” yazılı küçük bir zarf çıktı.
Kadın yavaşça konuştu:
“Bu belge, 1853’te kayboldu. O belge zamanın dokusunu etkileyebilecek kadar önemli. Onu bulan kişi... ya büyük bir felaket başlatacak, ya da hiç olmayacak bir şeyi var edecek.”
“Benim o kişiyi durdurmam mı gerekiyor?”
“Hayır. Sadece doğru kişiye ulaşmasını sağlaman yeterli. Ve kendini kaybetmemelisin. 1853’te seni tanıyan biri olabilir.”
Mihri’nin yutkunduğu duyulacak kadar netti. Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. “Peki... ya ben geçmişte değişirsem? Yani oraya gidince... başka biri olur muyum?”
Leo atıldı. “Zaten biraz öylesin bence. Biz hepimiz iki zaman arasında sıkışmış gibiyiz.”
“Ve bu sıkışmışlıkla mı yaşıyorsunuz?”
Kadın başını salladı. “Hayır. Bununla büyüyoruz.”
Mihri gözlerini kapadı. Aklına konaktaki sessizlik geldi. Annesinin keskin sözleri. Kitapçıdaki toz kokusu. Dedesi. Saatlik. Her şey bir tür bekleyişti aslında.
Gözlerini açtığında hazırdı. Ya da hazır olmadan gitmenin nasıl bir şey olduğunu öğrenmişti.
Takvim yaprağı parlamaya başladı.
Kadın son kez konuştu:
“Unutma: Sen geçmişe ait değilsin. Ama geçmiş seni bekliyor olabilir.”
Zaman sanki bir nefes aldı. Mihri, çantayı omzuna taktı, pusulayı avucuna aldı.
Ve yürüdü.
