Mihri gözlerini açtığında, ayaklarının altında toprak vardı.
Çok uzun süredir böyle bir sessizlik duymamış gibiydi. Rüzgâr yapraklara çarpıyor, uzaktan bir at arabasının dingilleri gıcırdıyordu. İstanbul’du burası. Ama başka bir İstanbul. 1853.
Üzerinde o döneme ait giysiler vardı. Hatta saçları bile farklı örülmüştü; aynaya bakmadan bile hissediyordu. Gözlerini bir sokağa çevirdiğinde, çocuklar çamur içinde oynuyor, yaşlı bir adam tahta bir taburenin üstünde tespih çekiyordu.
Bu geçmişti. Gerçekti. Ve fazlasıyla güzeldi.
Cebindeki pusulayı çıkardı. İğnesi kendi etrafında dönüyor, sonra bir yöne sabitleniyordu. Takvim yaprağını tuttu, ama tarih yine silikti. Sadece tek kelime vardı:
“Galata.”
“Okey, Galata. Burası neresi bilmiyorum ama yürümek dışında şansım yok,” dedi kendi kendine. Adımları onu yokuşlu taş sokaklardan aşağı sürüklerken, elbisesinin eteğini bastırarak yürümeye çalıştı. Birkaç insan dönüp ona bakıyordu.
"Ne var, hiç zaman yolcusu görmediniz mi?" diye homurdandı ama sonra kendi homurtusuna bile gülümsedi.
Bir anda arkasından bir ses yükseldi:
“Zaman yolcusu musun sen?”
Mihri irkildi. Arkasını döndü. On üç, belki on dört yaşlarında bir çocuk, yırtık mintanı ve ayakkabısız ayaklarıyla ona bakıyordu. Gözleri ışıl ışıldı.
“Şey... Sen kimsin?”
“Adım Cemil. Burada gelenleri ben bulurum.”
“Gelenler?”
Cemil sırıttı. “Zaman düşenleri. Birileri gelip bir şeylerin yolunda olmadığını söyler, ben de seni bulurum. Teyze yolladı seni değil mi?”
“Teyze derken...?”
“Elif Teyze. Hani saçları kısa, sesi buyurgan olan.”
Mihri gözlerini kısıp çocuğa baktı. “Sen Leo’nun 1853 versiyonu olabilir misin?”
“Leo mu? O ne, bir hayvan mı?” dedi Cemil burun kıvırarak. Sonra ellerini cebine soktu. “Bak, fazla vaktin yok. Sana verilen belgeyi çalmak isteyen biri var. Onu bulmalısın. Ama önce biriyle tanışmalısın. O da... seni çoktan tanıyor olabilir.”
Mihri’nin kalbi hızlandı. “Kim?”
Cemil parmağıyla Galata Kulesi’ni işaret etti. “Orada seni bekliyor.”
“Beklemek” kelimesi Mihri’yi hep huzursuz etmişti. Ama şimdi... başka bir anlamı vardı.
Kulenin taş basamaklarını çıkarken içi kıpır kıpırdı. Ellerini duvara sürttü, taşın soğukluğu ellerini titretti. Yukarı çıktığında, küçük bir odada duran biriyle göz göze geldi. Adam gençti, ama gözleri yaşlıydı. Elinde bir harita vardı. Mihri’yi görünce başını kaldırdı. Gülümsedi. Ama o gülümseme garipti. Tanıdık.
“Geç kaldın Mihri.”
Mihri bir adım geriledi. “Sen... beni tanıyor musun?”
“Sen beni daha tanımıyorsun. Ama tanıyacaksın.”
Mihri başını iki yana salladı. “Bu... mümkün değil.”
“Zaman her şeyi mümkün kılar,” dedi adam. “Ama önce, beni dinle. Çünkü bu sefer yanlış kişi belgeyi alırsa... sadece sen değil, hepimiz zaman dışına düşeriz.”
