İçeriğe geç

KIRIK PUSULA

Bölüm 26 · 4 dk okuma

KIRIK PUSULA

Bölüm 26

BÖLÜM 26: İKİ YABANCI VE İLK KAÇINILMAZ KARŞILAŞMA

Babamın zihnime ektiği o şüphe tohumu; enstitüdeki o kömür gözlü kızın bana kurulmuş bir tuzak, profesyonelce yetiştirilmiş bir ajan olabileceği düşüncesi, içimdeki buzdan duvarları daha da kalınlaştırmıştı. Haklıydı. Benim gibi acımasız, mekanik bir adamın bir anda bocalamasının, göğsüne saplanan o amansız sızının başka bir mantıklı açıklaması olamazdı.

Ertesi sabah enstitüye adım attığımda, önümde eğilen idarecilere ve etrafımdaki koruma kalkanına en ufak bir duygu emaresi göstermedim. Tıbbi sekreterlik birimine doğru adımlarken zihnim tamamen kilitliydi.

O birimin açık çalışma alanına girdiğimizde, gözlerim ister istemez o masaya kaydı.

Ordaki kız... Masasının başındaydı. Başını kaldırıp bana bakmadı bile. Sol el anatomisiyle klavyede inanılmaz bir seriyle veri giriyor, karşısındaki ekrana odaklanıyordu. Yüzündeki o sarsılmaz, gururlu ifade en ufak bir fire vermiyordu.

"Sistem veri giriş hızı nedir?" diye sordum, sesime en ulaşılmaz, en kaskatı tonumu vererek.

Enstitü Müdürü panikle araya girmeye çalışınca tek bir kelimemle onu susturdum. Kız yavaşça başını kaldırdı. Gözlerimiz gündüzün acımasız ışığı altında yeniden çakıştı. Yüzünde ne dünkü karşılaşmamızdan bir iz ne de önümde ezilip büzülen diğer çalışanların o korkak ifadesi vardı.

"Günlük ortalama bin beş yüz ile bin sekiz yüz arasında veri girişi yapılıyor," dedi. Sesi son derece profesyonel ve netti.

Aramızdaki ahşap bankoya doğru bir adım attım. Amacım onu tartmak, bakışlarındaki o gizli ajanı, arkasındaki o kurguyu yakalamaktı. "Anlık girişlerde hata payı nedir?"

"Sıfıra yakın," dedi, gözlerini gözlerimden bir milim bile kaçırmadan. "Çünkü üç aşamalı kontrolü yapmadan onay butonuna basmam."

Dudaklarımın kenarı belirsiz bir şekilde seğirdi. Karşımda Alturan Holding’in en korkulan adamı duruyordu ama o tek bir geri adım bile atmıyordu. "Güzel," dedim sadece. "Hata payı istemiyorum."

Arkamı dönüp yürümeye devam ettim. İçimdeki o kuşkuyu profesyonel bir soğuklukla maskelemeyi başarmıştım.

Öğleden sonra, alt kattaki toplantı odasında idari koordinatörlerle patlayan krizde, babamın izinsiz yaptırdığı sevkiyatı öğrendiğimde öfkem kontrolümden çıktı. Ceketimi çıkarıp gömleğimin kollarını yukarı sıvadım, masaya hırsla vurdum. O an camın ardındaki bir gölgenin varlığını hissettim ama üzerinde durmadım.

Akşam mesai bittiğinde, zihnimdeki o ağır, zonklayıcı baskı yeniden nüksetti. VIP salonuna geçip kilitli kutudan çıkardığım o sade ilaç tüpünden iki hapı susuz yuttum. Şakaklarımdaki acı şiddetlenirken gözlerimi kapattım.

Ve kapı aralandı.

Gözlerimi açtığımda, elindeki kırmızı dosyayla kapının eşiğinde duran o kızı gördüm. Bana, baştan aşağı bir yabancıya bakar gibi, içimi sızlatan garip bir hüzünle bakıyordu. O an, zihnimdeki o şüphe zırhı hemen devreye girdi. Bana böyle bakması, bu hassas anımda salona girmesi tesadüf olamazdı.

"Bırak ve çık," dedim. Sesi pürüzsüz, buz gibi ve kestirip atan bir emirdi.

"İyi akşamlar Sayın Alturan," dedi pürüzsüz bir sesle ve arkasını dönüp gitti.

---

O günden sonra günler, haftalar tam bir disiplin ve mekanik bir rutin içinde aktı. Enstitüdeki denetimler tamamlandı, holdingdeki işler kusursuz bir tıkırında ilerlemeye başladı.

Enstitüye her gittiğimde o kızı gördüm. Ama ona karşı tamamen buzdan bir kalkan ördüm. Yanından geçerken yüzüne bakmadım, birimdeki masasına uğramadım, varlığını tamamen yok saydım. İçimde çakan o ilk sızı, düzenli kullandığım o ambalajsız hapların etkisiyle yavaş yavaş silindi, uyuştu ve karanlığa gömüldü. Babam haklıydı; o kız sadece zihnimin bana oynadığı küçük bir oyundu ve ben o oyunu bozmuştum.

Aradan geçen bir kaç haftanın ardından, bir salı günü öğleye doğru Alturan Holding’deki makam odamdan ayrıldım. Şehrin güneyindeki liman sevkiyatlarını bizzat kontrol etmek için siyah VIP aracımla yola çıktık. Önde iki koruma aracı, arkada ben, İstanbul’un otobanında ilerliyorduk.

Şile sapağı yakınlarında, trafiğin tenhalaştığı o uzun viyadük üzerinde önümüzdeki koruma aracı aniden fren yaptı.

"Efendim, yol kesilmiş!" dedi öndeki koruma müdürü, elini belindeki silaha atarak.

İki siyah arazi aracı yolu çaprazlamasına kapatmıştı. Araçlarımdan inen korumalarım anında silahlarını çekip pozisyon aldılar. Ben ise sakinliğimi bir milim bile bozmadan, ceketimin önünü ilikleyip arabadan indim. Devasa cüssemle kapının yanında durdum.

Arazinin ortasındaki arabadan, omzuna attığı taba rengi deri ceketi, açık bağrından görünen altın zincirleri ve yüzündeki o Alaycı sırıtışla biri indi.

Serhat Kartal. Yeraltı dünyasında babamın en amansız rakibi, Kartal aşiretinin gözü kararmış, kuralsız lideri. Onu dosyalardan, istihbarat raporlarından en ince ayrıntısına kadar tanıyordum ama ilk kez yüz yüze geliyorduk.

Serhat, tespihini parmağında dolayarak, adeta bir tiyatro sahnesindeymiş gibi adımlarını aheste aheste attı. Adana şivesiyle harmanlanmış o yayvan, muzip sesiyle çınlattı otobanı:

"Vay, vay, vay... Celal’e gel! Ulan Celal, noldu sana böyle kirve? Anaki biraz fazla mı değişmişsin sen, ha?"

Ağzını yayarak kahkaha attı. Yanındaki adamlar da onunla birlikte sırıttı.

"Duyduk ki felç kalmışsın, zihnini yitirmişsin," dedi Serhat, adımlarını bana doğru atarak. "Amcanın oğlunun beynini dağıtırken hiç de zihnini yitirmiş gibi durmuyordun ama! Ağanın oğlu küllerinden doğmuş maşallah! Büyümüş de aleme racon keser olmuş!"

Yüzümde en ufak bir jest, gözümde tek bir kırpma bile olmadı. Ağır, mermer kadar kaskatı adımlarla ona doğru yürüdüm. İki tarafın korumaları da tetikte bekliyordu.

Serhat’ın tam karşısında, iki metreye yakın boyumla bir anıt gibi dikildim. Bakışlarımdaki o ölümcül soğukluk, onun dudaklarındaki muzip sırıtışı bir anlığına dondurdu.

"Laf kalabalığını sevmem Serhat," dedim, sesim doğrudan onun yüzüne bir balyoz gibi indi. "Karşıma çıkacak cesaretin var ama o çeneni kapatacak aklın yok. Alparslan’ın sonunu gördün. Eğer benim yoluma taş koymaya kalkarsan, o süslü zincirlerini kendi boğazına dolayacak adam benim."

Serhat’ın göz bebekleri küçüldü. Ağzındaki o alaycı tavır hafifçe kırıldı ama geri adım atmayarak kibirine sığındı. Tespihini cebine attı, ellerini iki yana açtı.

"Şimdilik bu kadarlık olsun Celal Efendi," dedi Serhat, muzip edasını yeniden takınmaya çalışarak. "Bu ilk karşılaşmamız için küçük bir hoş geldin ziyaretiydi diyelim. Kendini ikinci karşılaşmamıza hazırlamanı tavsiye ederim kankiiii! Hahahahaha!"

Arkasını dönüp kahkahalarla arabasına doğru yürüdü.

Gözlerimi onun arkasından çekmedim. Silahımın emniyetini kapatma gereği bile duymadan takım elbisemin önünü düzelttim.

Gelecek olan fırtınayı biliyordum. Ama bilmiyorlardı ki... Ben zaten fırtınanın kendisiydim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.