Alparslan’ın şakaklarından süzülüp beyaz mermere yayılan kan, holdingin otuz ikinci katındaki o devasa Yönetim Kurulu Salonu’nu adeta vakumlu bir sessizliğe gömmüştü.
Cansız bedeninin mermer zemindeki soğuk patırtısı kesildikten sonra, odadaki havanın yoğunluğu değişmişti. Hissedarların, güvenlik müdürlerinin, masanın kenarına pusmuş avukatların gözlerinde gördüğüm şey sadece bir cinayetin dehşeti değildi; karşılarında insani sınırları, merhamet kırıntılarını çoktan aşmış bir güç abidesinin yükselişini izlemenin çaresizliğiydi.
Babam Kenan Alturan, mermerin üzerindeki koyu kırmızı havuzun kenarından ağır adımlarla geçti. Ceketinin önünü ilikledi. Yanıma geldiğinde elini sırtıma koydu; parmaklarının sert baskısı, göğsüme yerleşen o ağır, sarsılmaz hiyerarşiyi bir kez daha onaylıyordu.
"Götürün bunu," dedi babam, sesi salondaki avizeleri bile titretecek kadar duygusuzdu. Güvenlik görevlilerine doğru bir baş işareti yaptı. "Adnan, karını al ve bu binayı terk et. Bir daha holdingin kapısından içeri adım attığını görürsem, oğlunun yanına gömerim seni."
Adnan Alturan, yerdeki kan birikintisine basarak baygın karısını kucağına aldı. Gözlerinde bana karşı devasa bir nefret vardı; ancak o nefretin hemen arkasında, iliklerine kadar işlemiş amansız bir korku yatıyordu. Bana doğru tek bir kelime edemedi. Oğlunun cesedi görevlilerce sürüklenerek çıkarılırken, Adnan da karısını kucaklayıp arkasına bile bakmadan salondan kaçtı.
Babam masanın başına, Holding Yönetim Kurulu Başkanı koltuğuna geçti. Şok içindeki hissedarlara kısa bir bakış fırlattı.
"Şimdi," dedi, parmaklarını masanın üzerinde kenetleyerek. "Bütçe revizyonunu ve Enstitü Merkez Laboratuvarı’nın tüm yetkilerinin Celal Alturan’a devredilmesini oyluyoruz. İtirazı olan?"
Salondaki sekiz hissedarın sekizi de aynı anda, ellerini titreterek havaya kaldırdı. Tek bir çatlak ses, tek bir karşı duruş yoktu. Kanla çizilen sınırlar, prosedürlerin ve kanunların çok ötesinde bir sadakat üretiyordu.
___
Holdingdeki kanlı hesaplaşmanın ve Alparslan’ın ölümünün ardından, yeraltı dünyası ve Alturan Holding’in koridorları ölümcül bir sessizliğe bürünmüştü. Artık kimse babam Kenan Alturan’ın arkasında duran o "sakat evlatlığı" küçümsemeye cüret edemiyordu. İki mermiyle, kendi öz kuzenimin alnının ortasına çizdiğim o kanlı sınır; Alturan isminin yeni sahibini herkese ilan etmişti.
Ben Celal Alturan’dım. Acımasız, kaskatı, duygusuz ve bir makine gibi kusursuz işleyen bir güç...
Holdingin dizginlerini elime aldıktan sonra gün gün, gece gece çalıştım. Babamın bana devrettiği o devasa medikal ve biyoteknoloji imparatorluğunun her bir çarkını kendi zihnime göre yeniden ayarladım. Zekam, o ağır kazadan ve kaybettiğim hafızamdan sonra adeta intikam alırcasına keskinleşmişti. Yüzlerce sayfalık bilançoları, karmaşık araştırma projelerini, fon aktarımlarını saatler içinde tarıyor, en ufak bir açığı anında yakalıyordum.
Ve bu yeni dönem vizyonunun ilk büyük hamlesi olarak, holdingin en stratejik yatırımlarından birini hayata geçirmeye karar verdik: Levent’teki devasa Biyoteknoloji ve Medikal Araştırma Enstitüsü.
Geliştirilen yeni nesil araştırma projeleri, laboratuvar altyapısı ve biyoteknolojik patentler tamamen bizim kontrolümüze geçecekti. Günlerdir enstitünün üst yönetimiyle iletişim halindeydik. Pazartesi günü için devasa bir denetim, tesis incelemesi ve akşamında da tüm personelin katılacağı geniş kapsamlı bir vizyon sunumu planlamıştık.
Pazartesi sabahı Levent’teki devasa enstitü binasına girdiğimde, yanımda babamın bana tahsis ettiği özel koruma ordusu ve enstitü müdürleri vardı. Siyah takım elbisemin içinde, omuzlarımdaki o ağır yükle koridorlarda yürürken etrafımdaki herkesin fısıltıyla geri çekildiğini görebiliyordum.
*"Adam medya önüne hiç çıkmıyormuş..."*
*"Çok sert ve soğuk biriymiş..."*
*"Holdingi tek elden yöneten oymuş..."*
Kulaklarıma çalınan bu fısıltılar yüzümde en ufak bir jest yaratmıyordu. Bırakın benden korksunlardı. Bırakın benden çekinsinlerdi. Bu dünyada ayakta kalmanın tek yolu, arkanda dehşet bir gölge bırakmaktı.
Öğleden sonra saatlerinde, enstitü müdürü yanımda adım atıyor, hevesle laboratuvarın teknik kapasitesini anlatıyordu. Korumalarım önümde ve arkamda bir barikat gibi ilerliyordu. Kafam, biraz sonra üst kattaki kriz merkezinde inceleyeceğim analiz raporlarındaydı.
Tam steril koridorun geniş dirsek yaptığı köşeyi döndüğümüz an...
Karşı taraftan elinde kalın klasörler ve tüp kutularıyla hızla gelen bir kız belirdi.
Kızın sağ ayağı aniden kaydı!
Elim refleksle belimdeki silaha gidecekti ki... Durdum.
Kızın dengesi tamamen bozulmuştu. Normal bir insanın panikleyip çığlık atacağı, çaresizce yere kapaklanacağı an... Kız inanılmaz bir reaksiyon verdi.
Tek bir dosya bile yere düşmedi.
Soluk soluğa kalmıştı ama saniyeler içinde, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi duruşunu dimdik bir konuma getirdi.
Adımlarımı bıçak gibi kestim.
Arkamdaki korumalar ve enstitü müdürü, benim aniden durmamla birlikte zımbalanmış gibi kalakaldılar.
Gözlerimiz birleşti.
Aramızda sadece iki üç adımlık bir mesafe vardı.
Önümde duran kıza baktım. Simsiyah, kömür gibi derin ve büyük gözleri vardı. O gözlerin üzerinde, omuzlarına dökülen simsiyah, kabarık ve dalgalı saçları gece gibi parlıyordu. Bembeyaz teni, o simsiyah saçları ve gözleriyle muazzam bir tezat oluşturuyordu.
Ama beni asıl çarpan şey onun güzelliği değildi.
O kömür karası gözlerde bana bakan o dik duruş... O kimseden medet ummayan, dünyayı karşısına alabilecekmiş gibi duran o katı gurur...
Göğsümün tam ortasında en derininde... Devasa, amansız bir sızı çaktı.
Şakaklarıma sanki bir balyoz vuruldu. Zihnimdeki o karanlık, kapkaranlık amnezi duvarı sallandı. Bir anlığına... zihnimin derinliklerinden bir ses, bir görüntü, bir duygu fırlamak istedi ama kafamda bir çıktı yoktu.
Gözlerimi ondan alamıyordum. Bedenim kaskatı kesilmişti. Yüzümdeki o pürüzsüz, soğuk maske bir anlığına çatlayacak gibi oldu.
Yanımda duran iri yarı korumam ile düşüncelerimden uzaklaştım. "Efendim, bir sorun mu var? Yaklaşmasın—" diye müdahale etmeye yeltendi.
Sağ elimi hafifçe havaya kaldırdım. "Gerek yok," dedim.
Kızı süzdüm. O simsiyah dalgalı saçlarını, çenesindeki o mağrur eğimi...
"Dikkat edin," dedim, doğrudan onun gözlerinin içine bakarak. Sesime en sert, en mesafeli tonumu vermeye çalıştım çünkü içimdeki o anlamsız sarsıntıyı gizlemem gerekiyordu.
Kız çenesini bir santim daha yukarı kaldırdı. O kömür gözlerini bir an olsun kırpmadan bakışlarıma karşılık verdi.
"Dikkatsizlik değil, zemin ıslak," dedi.
Sesi... Pürüzsüz, buz gibi ve inanılmaz bir gururla doluydu. Karşısında Alturan Holding’in en korkulan adamı duruyordu ama o tek bir santim bile geri adım atmıyordu.
Dudaklarımın kenarı belirsiz bir şekilde seğirdi. Bu kız... Bu dik duruş... Neden beni garip bir şekilde etkiliyordu? Neden içimdeki o karanlık adamı bu kadar derinden sarsıyordu?
Başımı hafifçe öne eğip yanımdaki heyetle yürümeye devam ettim. Koridorun sonundaki kapıdan çıkarken, arkamda bıraktığım o kömür gözlü kız zihnime kazınmıştı bile.
---
Bütün öğleden sonra boyunca enstitünün kriz merkezinde, laboratuvarlarda incelemelerde bulundum. Ama aklım... Zihnim bir an olsun o koridordaki karşılaşmadan sıyrılamadı. Masadaki raporlara bakıyordum ama gözlerimin önüne sürekli o simsiyah dalgalı saçlar, o kömür gibi gözler ve "Dikkatsizlik değil, zemin ıslak" diyen o gururlu ses geliyordu.
Kendi kendime öfkeleniyordum. Ben Celal Alturan’dım. Amcasının oğlunu gözünü kırpmadan alnının ortasından vurmuş, kanla tahta oturmuş bir adamdım. Bir laboratuvar çalışanının tek bir bakışıyla nasıl böylesine bocalayabilirdim?
Akşam mesai bitimine doğru enstitünün Ana Konferans Salonu’nda tüm personelin katıldığı o büyük vizyon sunumuna geçtik.
Kürsüye davet edildiğimde salonda devasa bir alkış koptu. Sahneye adım attım. Simsiyah takım elbisemin içinde, etrafımdaki her şeyi domine eden o soğuk varlığımla kürsünün arkasına geçtim. Ellerimi ahşap yüzeye dayadım.
Mikrofonu kavradım. Konuşmaya başladım.
"Değerli araştırmacılar, bilim insanları ve enstitü çalışanları..." diye başlayarak net bir şekilde tüm salona otoriter bir etkiyle konuştum.
Konuşmam bittiğinde salonda fırtına gibi bir alkış koptu. Başımı hafifçe eğip sahneden indim.
---
Toplantı bittikten sonra binadan çıktık. VIP otoparkından siyah, filmli camlara sahip lüks makam aracım yola koyuldu.
Arabanın deri koltuğunda otururken, zihnim hâlâ o kızla meşguldü. Şoföre enstitünün ana nizamiye kapısına doğru sürmesini söyledim.
Araba palmiyeli, geniş yolda ilerlerken... Kaldırımda tek başına yürüyen o silüeti fark ettim.
Öğleden sonraki o kız. Çantasını omzuna takmış, havanın karardığı o sapa yolda, tek başına, dimdik adımlarla yürüyordu.
İçimde anlatamadığım, kontrol edemediğim bir koruma içgüdüsü şahlandı. Bir anda şoföre seslendim: "Yavaşla."
Makam aracı kaldırımın kenarında, kızın adımlarıyla aynı hizada yavaşladı. Düğmeye bastım. Arka cam otomatik bir sessizlikle aşağıya doğru süzüldü.
Yüzümdeki o soğuk, ulaşılmaz ifadeyi korumaya çalışarak dışarıya baktım. Sesimi emredici ama sert bir korumacılıkla ayarladım:
"Geceleri bu yollar sapa olur. Taksi durağı ileride. Yalnız yürümeyin."
Kız adımlarını hiç bozmadı. Başını hafifçe kaldırıp gözlerimin içine baktı. O kömür karası gözleri karanlıkta bile ışıl ışıldı.
"Kendi başımın çaresine bakmayı uzun zaman önce öğrendim Sayın Alturan. Düşünmeniz gerekmez," dedi.
O kelimeler... O ses tonu...
O an... Tam o an, beynimin içinde devasa bir şimşek çaktı! Gözlerimdeki o buz tabakası anlık bir sarsıntıyla darmadağın oldu. Göğsüme saplanan o sızı o kadar şiddetliydi ki, nefesim boğazımda tıkandı.
Şokla çenemi sıktım. Cevap veremedim. Bocaladığımı görmesini istemiyordum.
Sağ elimi kaldırıp şoföre bir işaret verdim. Cam yukarı doğru kapandı. Araç gaza basıp gecenin karanlığına gömülürken, ben arka koltukta nefes nefese kalmış gibi öne doğru eğildim.
Elimle şakaklarımı sıktım. Başım çatlayacak gibi zonkluyordu.
"Efendim?" dedi öndeki koruma endişeyle bana bakarak. "Bir sorun mu var?"
"Suskunluğunu koru!" diye gürledim, sesim arabanın içinde bir kırbaç gibi patladı. Koruma anında önüne döndü.
Makam aracı Levent’ten ayrılıp devasa konutumuza doğru ilerlerken ben cebimden hemen ilaç tüpünü çıkardım. İki tane hapı susuz yuttum.
Ama bu defa... Bu defa o haplar zihnimdeki o fırtınayı dindirmeye yetmedi.
---
Eve geldiğimde saat gece yarısını geçiyordu.
Babam Kenan Alturan salonda, şöminenin karşısındaki berjerde oturmuş purosunu tüttürüyordu. Beni gördüğünde gülümsedi.
"Geldin mi Celal?" dedi mağrur bir sesle. "Bugün enstitüdeki sunumun haberi geldi. Herkes senin o karizmana, otoritene hayran kalmış. Holdingin dizginleri artık tamamen senin ellerinde oğlum."
Ona bakmadım bile. Doğrudan çalışma odama doğru yürüdüm.
"Celal?" dedi babam, sesindeki o hafif değişikle arkamdan gelerek. "Bir şey mi oldu? Yüzün sirke satıyor."
Çalışma odasının kapısında durdum. Babama döndüm. Gözlerimdeki o karanlık fırtınayı gizlemeye gerek duymadım.
"Bugün enstitüde bir kız gördüm," dedim. Sesim pürüzsüz ama bıçak gibi keskindi.
Babamın elindeki puro anlık bir duraksamayla havada kaldı. Göz bebekleri belirsiz bir şekilde daraldı. "Kız mı? Nasıl bir kız?"
"Simsiyah, kömür gibi gözleri var," dedim adım adım ona yaklaşarak. "Simsiyah, kabarık dalgalı saçları var. Adını henüz bilmiyorum. Ama ona baktığımda... Ona baktığımda göğsüme bir kılıç saplanıyor baba. Zihnimdeki o karanlık yırtık zonkluyor."
Babam Kenan Alturan’ın yüzündeki o mağrur ifade bir anda dondu. Yanaklarındaki kaslar gerildi. Yüzünde adeta buzdan bir maske belirdi, bakışları tehlikeli bir ciddiyetle kilitlendi.
"Saçmalama Celal," dedi hızlıca, sesine suni bir sertlik vererek. "İlaçlarını aksattın herhalde. Ya da çok çalıştın, zihnin sana oyunlar oynuyor. Sen benim oğlumsun. Hafızan geçirdiğin ağır işkenceler yüzünden kayboldu, bunu bin defa konuştuk!"
"Bana oyun oynamıyor baba!" diye bağırdım ilk defa ona karşı sesimi yükselterek. Devasa cüssemle üzerine doğru yürüdüm. "O kız bana baktığında... İçimde bir şeyler yıkıldı! Kim o kız?!"
Babam geri adım atmadı. Gözlerimin içine baktı; yüzünde o korkutucu ve otoriter ifade iyice derinleşti. Bakışlarında en ufak bir geri çekilme yoktu. Bir adım öne atılıp devasa ellerini omuzlarıma bastırdı.
"Kendine gel Celal!" diye gürledi babam. Sesi taş duvarlarda yankılandı. "Sen Alturan Holding’in başındaki adamsın! Bir kuzenini tek kurşunla yere sermiş, imparatorluğu sırtlamış bir devsin! Şimdi sıradan bir kızın , bir personelin seni etkilemesine nasıl izin verirsin?!"
Soluk soluğa ona baktım. Çenem kaskatı kesilmişti.
"Anlamıyorsun..." diye fısıldadım. "Zihnimdeki o boşluk..."
"Asıl sen anlamıyorsun oğlum!" dedi babam, sesini daha da alçaltıp adeta zihnime kazımak istercesine. "Düşmanlarımızı unuttun mu? Amcan Adnan’ın, Alparslan’ın arkasındaki o karanlık odakları unuttun mu? Karşı taraftaki o şerefsizler SERHAT KARTAL senin hafızanı kaybettiğini biliyor olabilir! Seni içten çökertmek, zihnini karıştırmak için tam da senin zaafın olabilecek birini karşına çıkarmış olabilirler. O kız bir ajan olabilir Celal! Özel olarak yetiştirilmiş, senin o boşlukta kalan zihnine oynamak için yollanmış bir yem!"
Gözlerim irileşti. Babamın kurduğu bu cümle, zihnimdeki o karmaşanın ortasında şok dalgası yarattı.
"Ajan mı...?"
"Evet!" dedi babam sertçe başını sallayarak. "Senin gibi kaskatı, mermer gibi bir adamı durduk yere etkilemesinin başka ne sebebi olabilir? Sana kurulmuş bir tuzak bu! Seni o kızla, o saçma sapan zihin oyunlarıyla oyalayıp holdingdeki tahtından indirmek istiyorlar. Benim kendi ellerimle yonttuğum, öz oğlum gibi büyüttüğüm dev Celal Alturan, bir ajanın oyununa gelecek kadar zayıf mı?!"
Babamın o kararlı, şüphe götürmez sesi zihnimdeki fırtınayı dindirmeye başladı. Haklıydı...
"O kızdan uzak duracaksın," diye emretti babam, işaret parmağını göğsüme vurarak. "Kafanı böyle saçma sapan şeylerle doldurmayacaksın. Sen benim oğlumsun. Bu imparatorluğun tek varisisin. Sana kurulan bu basit tuzaklara düşmeyeceksin."
Derin bir nefes aldım. Göğsümdeki o ağır sızı hâlâ oradaydı ama zihnimdeki mantık çarkları yeniden yerli yerine oturdu.
"Haklısın baba," dedim, sesim yeniden o buz gibi, pürüzsüz tonuna dönerken. "Haklısın Baba. Rahat ol... O tuzağa düşmeyeceğim."
Babam omzumu sıvazladı, dudaklarında zafer kazanmış bir tebessüm belirdi. Ben ise arkamı dönüp pencereden dışarıya, gecenin karanlığına baktım. İçimdeki o kuşkuyu babamın sözleriyle bastırmıştım; ancak zihnimdeki o amansız yırtık, o kömür karası gözlerin gölgesiyle sızlamaya devam ediyordu.